Gösterilen sonuçlar: 1 ile 2 Toplam: 2
  1. #1
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647

    Bir Aykırı Bilinç

    MERHABA

    Kendisine uyumsuz sıfatını yakıştırmıştı. Aykırı da diyebilirdi. Ya da kışkırtıcı. Ya da başkaldıran. Bu sözcüklerin her biri anlamdaş görülse de, aralarında, her Türkçe bilenin, ânında sezebileceği ayrımlar vardır. Tomris Uyar, kendisi için Uyumsuz’u seçtiyse, gündökümlerine “Bir Uyumsuzun Notları” altbaşlığını verdiyse, bizim başka yakıştırmalarda bulunmamızın hiçbir gerekçesi olamaz. Doğru. Ama onu yakından tanıdığını sanan ben, ona yakışanın uyumsuzdan çok, aykırı sözcüğü olduğunu düşünüyorum.
    Bir nüans sorunu, denecek.
    Sanırım, nüanstan öte bir şey.
    Tomris, kendine uyumsuz sözcüğünü yakıştırırken, içinde yaşadığı toplumla arasındaki uyumsuzluğun altını çizmek istemiş olmalı. Zaten, tüm gündökümleri baştan sona bu altını çizmelerle dolu.
    İçinde yaşadığı toplum, 1950 sonrasının İstanbul’u. Bizler gibi o da 27 Mayıs’ı ilk gençlik yıllarında (1941 doğumlu olduğunu anımsayalım) yaşamış. Zaman geçtikçe, Menderes’in son döneminde başlayıp 27 Mayıs’tan sonra da devam eden, 1970’lerden sonra ise şirazesinden çıkan toplumsal/siyasal yozlaşmanın tanığı olmuş. Böylesi bir toplumun bireylerinin mutlu olamayacağını biliyor ve daha ilk yazılarından başlayarak bunu dile getiriyordu.
    Karamsar mıydı?
    Evet.
    Umutsuz muydu?
    Çoğu zaman.
    Yitik cennetin peşinde değildi. Üzerinde yaşadığımız bu dünyanın hiçbir zaman cennet olmadığını, hiçbir zaman da olmayacağını bilecek zekâya sahipti. “Mutlu yarınlar”ın hiçbir zaman gelmeyeceğini de biliyor, ama gene de toplumcu bir dünya görüşünü benimsiyordu. Bir aydın etiği olarak.
    Tomris Uyar, bir yanıyla bu: Gerçekçi bir kötümser.
    İçinde yaşadığı toplumdan; giderek dünyadaki oluşumlardan kaynaklanıyordu kötümserliği. Ama ben, onun hangi toplumda huzurlu, uyumlu olabileceğini, doğrusu pek kestiremiyorum.
    Sanırım, hiçbir toplumda.
    Sovyet toplumunda ya da halk demokrasilerinden birinde yaşasaydı, yazgısı, birçok aykırı/muhalif benzerleri gibi çok dramatik olurdu, kuşkusuz.
    Batı toplumlarından birinde, örneğin, Fransa’da, Almanya’da, İtalya’da ya da dilini ve kültürünü çok iyi bildiği İngiltere’de yaşasaydı da, uyumsuzluğu, hiç kuşkum yok, uyumluluğa dönüşmezdi.
    Doğuştan muhalif olanlar sınıfındandı.
    Doğuştan muhalif. Ve her şeye muhalif.
    Bu nedenle uyumsuz sıfatının, Tomris söz konusu olduğunda hafif kaçtığı kanısındayım. Çünkü bu sözcüğün olumlusu “uyum” ve “uyumlu” Firenkçe harmonie sözcüğünü getiriyor akla. Bu sözcüğün karşıtı ise kakafoni. Oysa, benim ona yakıştırdığım “aykırı” sözcüğünün karşıtı yok. Bir de aykırılık bilinci var ki, Tomris’e yakışan tam da bu.
    Peki ya yalnızlık?
    Bu sözcüğü öykülerinde, Sait Faik gibi çok kullanmasa da, yalnızlık olgusunu derinden yaşadığı açıkça ortada. Ama bu yalnızlık Sait Faik’inki ya da Kafka’nınki (iki karşıt yalnızlık) gibi bir yalnızlık değil. Sait Faik’in yalnızlığı, tüm okurları bilir, insanlarla doludur. En derin yalnızlığını, insanların içindeyken duyumsar. Yalnızlık, bu kendini lüzumsuz (bir) adam olarak duyan yazarın kaçınılmaz yazgısı gibidir.
    Tomris, yalnızlık sözcüğünü anmadan yalnızlığını duyurur bizlere. Okuyan, düşünen, sorular soran tüm insanlar (bu ülkede) yalnızdır. Bu nedenle sürekli benzerlerini arar Tomris.
    Yaşamının sonuna değin sürekli ve hırçın bir kavganın içinde olduğu doğrudur.
    Hem başkalarıyla, hem de (özellikle) kendi kendiyle.
    Tüm dünyası, kitaplar, kalemler, defterler olsaydı; yani içine dönük, yarı şizofren bir dünyası olsaydı, kendi ördüğü kozası içinde sürdürseydi yaşamını kendi kendiyle çekişmekten, başkalarına zaman bulamayacaktı. Oysa, tümüyle içe dönük bir kişilik yapısı yoktur onun. Okur olarak, yazar olarak; dolmuşta, vapurda, motelde, plajda, barda, meyhanede. İllâ da sevmek ya da sevilmek; anlamak ya da anlaşılmak için değil, bir iletişim kurmak için. Dalaşmak, tartışmak, kışkırtmak bu iletişimin olmazsa olmazları gibidir.
    Çoğu kez, ölü ya da diri, yerli ya da yabancı yazarlarla gerçekleştirir bunu.
    Onu özgün kılan da, hiç kuşkusuz, bu kışkırtıcılığı, hayatla hesaplaşmasına başkalarını da dahil edişidir.
    Tomris Uyar’ın tüm yazdıklarını, birçok kez okumuş bir dostu olarak söyleyeyim ki, 1960 sonrası yazın dünyamızın en önemli yazarlarından biriydi. Tüm yazdıkları, gerek kurgu, gerek dil açısından genç yazarlara örnek olabilecek niteliktedir.
    Ne yazık ki, artık böylesi genç yazar pek yok.
    Ve tabii her gerçek yazar gibi, öykülerinde kendince bir dünya kurdu. Kendisinin ve başkalarının dünyasını aynı potada eritmeyi başardı.
    Bu uyumsuz, söz konusu öykü olduğunda, günlük yaşamında (Gündökümleri’nde) sürekli çekiştiği kişilerden farklı olarak yaklaşıyordu insanlara. Öylesine ki Otuzların Kadını’nı yazdıktan sonra, yavaş yavaş öyküsünün kahramanına benzemeye başlamıştı.
    Öykülerinde, bir Çehov yalınlığıyla, simgelere, mecazlara, alegorilere başvurmadan bir dünya kurmayı başardı. Gizlemeye çalıştığı duyarlılığının zekâ ile dengelendiği, dört dörtlük öykülerdir bunlar. Tüm has yazarlar gibi kendine özgü bir dünya.
    Kadın-yazar, erkek-yazar arasındaki ayrım, iyi-yazar, kötü-yazar ayrımı gibi değildir. Dünyaya bir kadın olarak bakmakla, erkek olarak bakmak arasındaki ayrımdır.
    Kadın yazar olarak anılmasından hoşlanmazdı. Oysa, hiçbir erkek yazarın yazamayacağı bir günlük ve doyumsuz öyküler bıraktı ardında.
    Tomris, kadın/erkek yazar ayrımıyla ilgilenmedi. Onu yok saydı. Ama gene de, Gündökümleri’nden birinde (I. Kitap, s. 124) Erica Jong’dan söz ederken, kadın yazarlara duyulan ilgi üzerinde durur ve şöyle der: “Kadın yazarlar, epey hazırlıklı başlıyorlar yazmaya. İyi kitaplar okumuş oluyorlar ve yazmaya karar verene kadar bir hesaplaşma yaşıyorlar kendileriyle, bu yüzden de yazdıkları daha açık sözlü oluyor…”
    Tabii bu, o günlerin kadın yazarları için geçerliydi. Bugününkiler için değil.

    Tomris, günümüzün boyun eğen, gökyüzüne el açan, dinle dili birbirine karıştıran, kendi gençlik düşlerine sövüp sayan, benden büyüğü yok kasıntılarıyla dolu bir sanat/yazın dünyasında yaşamak istemezdi.
    Bunu öngörmüşçesine erkenden çekip gitti aramızdan.

    Ve son bir anı:
    Hastanedeki son ziyaretimi anımsıyorum.
    Bir deri bir kemik kalmıştı. Gözlerinin parıltısı yorgun, ama gene de ışık saçan bir parıltıydı.
    “Bir koku duyuyor musun?” diye sordu bana.
    “Evet” dedim.
    “Benden geliyor bu koku, dedi. Doktorların dediğine göre, tedavi cevap vermeye başlamış.”
    Gülümsemeye çalıştı.
    Sonra elini battaniyenin üzerine çıkarıp, “Elimi tutar mısın?” dedi.
    Uzanıp elini tuttum. Buz gibiydi.
    “Elin buz gibi,” dedi. “Dışarıda hava çok mu soğuk?”
    Hafifçe sıktım elini.
    “Evet,” dedim. “Çok soğuk.”
    Bir sessizlik oldu.
    İki gün sonra son soluğunu vereceği bu hastane odasında bir Çehov öyküsünü yaşar gibiydik.

    Kandilli, 7 Mayıs ’09-Tomris Uyar

    Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık A.Ş

  2. #2
    Süper Aktif Üye kirmizigül - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2008
    Nerden
    Istanbul, Turkey, Turkey
    Mesaj
    3.148
    Blog Mesajları
    22
    Rep Gücü
    18820
    paylasim icin tesekküler emegine saglik.

Benzer Konular

  1. bilinc
    mopsy Tarafından Süper Sözlük Foruma
    Yorum: 4
    Son mesaj: 15-04-2010, 11:50 PM
  2. Bilinç ve Sırları
    kaanansay Tarafından Felsefe Forum'u Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 30-06-2009, 03:43 PM
  3. Mantığa aykırı olan ne ?
    egemenQ Tarafından Öykü ve Hikayeler Foruma
    Yorum: 4
    Son mesaj: 18-02-2009, 02:50 AM
  4. Bilinc Nedir?
    evrensel-insan Tarafından Felsefe Forum'u Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 15-12-2008, 09:00 PM
  5. Dünya'nın en aykırı tipleri
    YukseLL Tarafından ilginç konular Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 06-11-2007, 11:35 AM
Yukarı Çık