Çocukluğumdan Sokak Manzaraları..

Ömrümün ilk çeyrek zamanları. Çocukların olabildiğince şen, özgür, doğal olduğu ve buram buram toprak koktuğu zamanlar.
Sokaklarda araba gürültülerinin olmadığı, her bir sokaktan şen şakrak çocuk seslerinin duyulduğu zamanlar.
Rengarenk boyalarla çiçek böcek motifleri resmedilmiş ahşap at arabalarının arkasından koşarak takılan ve arabacının fark edip bağırmasıyla yere düşen çocukların dizlerinin ve dirseklerinin kan revan içinde kaldığı ama ne hikmetse bu çocukların hiç ama hiç ağlamadığı zamanlar.
Daha sokaklara topların, bisikletlerin, evlere atarilerin, bilgisayarların girmediği; baharatlı, ketçaplı ve daha birçok çeşidi olan cipslerin satıldığı marketlerin olmadığı, bisküvi arası lokum, leblebi tozu ve akide şekeri satılan bakkalların olduğu zamanlar.
Komşunun bahçesindeki otları toplayıp, evinin damında inekleri olan bir başka komşuya götürmenin bedeli olarak verilen ya da eve kışlık konserve yapmak, kurutmak için alınan patlıcanları bir sandığa doldurup sokağın başında “patlıcaaan, taze patlıcaaan” diye bağırarak kazanılan birkaç demir bozuk para ile asmaların gölgelendirdiği kahvelerde gazoz içilen; akşam eve gelince patlıcanların akıbetini öğrenen büyüklerin, adeta takdir edercesine kulakları çektiği ama yapılan ticaretin verdiği keyifle acısının hissedilmediği zamanlar.
Sokakta yaşayan herkesin evinin kapısının herkese açık olduğu ve her çocuğun istediği zaman istediği kapıdan girip ekmek, soğan, elma, ceviz, şeker, artık ne bulursa yiyebildiği zamanlar.
Akşamları sığırtmacın güttüğü, sokağa ait olan ineklerin, o sokağın çocukları tarafından kasabanın girişinde karşılanarak getirildiği ve damlarına yine çocuklar tarafından bağlandığı; karşılığında da sabah sütünün kaymağının, sokağın fırınında pişirilmiş taze pide ya da ekmek üzerine sürülerek çocuklara ikram edildiği zamanlar.
Komşunun horozunun gagalamadığı ve kafasında o horozun açtığı yara bulunmayan çocuğun olmadığı zamanlar.
Her çocuğun boynunda sallanan bir kuş lastiğinin olduğu ve bu kuş lastikleri ile bahçelerdeki cevizlere dadanan sincapların ya da kayısılara zarar veren dalkakanların kovalandığı zamanlar.
Sokakta kıran kırana çelikçomak oynandığı ve en iyi vuruşçu, en iyi atışçı, en uzun mesafeye atlayışçı olabilmek için çocukların içten içe bir rekabet yaşadığı ama oyundaki en iyilerin kıskanılmadığı, aksine takdir edilip gurur duyulduğu zamanlar.
Tüm çocukların kafasındaki çelikçomak deliklerinin, dizlerindeki ve dirseklerindeki yara izlerinin her birinin ayrı bir hikayesinin olduğu zamanlar.
Sokağın tek siyah beyaz televizyonunun bulunduğu evde akşamları sokağın tüm çocuklarının toplandığı ve mezarlıktan çıkagelen zombileri görünce korkarak hep beraber ağladıkları zamanlar.
Transistörlü radyolarda babaların ve dedelerin acans dinledikleri; genç kızların türkü isteklerini bekledikleri; Ocakbaşı ve Tarla Dönüşü adlı radyo tiyatrolarında neler olacağının merakla beklendiği ve bu esnada çocukların yorgunluktan bir köşede öylece uyuyakaldıkları zamanlar.
Evin kedisinin gece gelerek çocukların yanına yattığı ve sabahları, mırıldayarak çocukları uyandırdığı zamanlar.
Sokaktaki her çocuğun başının, evdeki dedenin tıraş makinesi ile üç numara tıraş edildiği; sadece bayramlarda berbere giderek alabros tıraş yapıldığı zamanlar.
Okul çocuklarının adına “karalık” denilen siyah önlük giydiği ve elde örülmüş, nakış nakış işlenmiş, annelerin ya da ablaların el emeği göz nuru beyaz yakalık taktıları zamanlar.
Sokağın başındaki caddeden kalabalık cemaatin omuzları üzerinde götürülen cenazeler görüldüğünde, tüm çocukların caddenin kenarına koştuğu ve ellerini önlerinde bağlayıp boyunlarını bükerek dualar mırıldandıkları, sonsuz bir teslimiyet ve samimiyetle Hakk’a teslim oldukları zamanlar.
Oruç Ayı’nda sokağın tüm çocuklarının iftar yaklaşırken sokağın başında toplanarak ramazan topunu bekledikleri; top patlar patlamaz hep bir ağızdan “Top patladı!..” diye bağırdıkları ve çil yavrusu gibi evlerine dağılıp iftar sofralarındaki yerlerini aldıkları; iftar sofralarındaki büyüklerin iftar vaktini çocukların bu bağrışmalarından öğrendikleri; çocukların öğle ile ikindi arası oruçlarını bir dilim tereyağlı ekmekle destekledikleri ve mübarek güne hürmeten iftar zamanına kadar başka hiçbir şey yiyip içmedikleri zamanlar.
Sokağın çocuklarının arada bir kasabanın deresine kaçak olarak gittikleri, suda yüzüp, oynayıp, serinledikten sonra ıslak kilotların üzerine giyilen pantolonların, kiloda denk gelen yerlerinin de ıslandığı ve eve gelince bu ıslaklığın kaçak gidilen dere gezmelerini ele verdiği ve tabii ki sonunda çocukların hafiften köteklendiği zamanlar.
Sokağın başındaki çeşmede yarım yamalak alınan abdestlerle ilahi çağrıya kulak vererek cemaate yetişilen ve namazın tesbihat bölümünde camideki tesbihsiz cemaate tesbih yetiştirmek için yarışların yapıldığı zamanlar.
Dedelerle ikindi sonraları kasabanın ihtiyarlar kahvesine gidildiği ve burada tıpkı dedelerin yaptığı gibi herkesle “Merhabayın!” şeklinde hasbihal edildikten sonra çocuklara mahsus paşa çayı ya da kakao içildiği zamanlar.
Sokağın toprak zeminine açılan kuyularda kıran kırana bilye oynandığı, kazananın kaybedenden bilyeleri aldığı ama oyun sonunda yine herkesin kendi bilyelerini almasıyla sonuçlanan oyunların oynandığı zamanlar.
İşte öyle zamanlardı o zamanlar; çocukluğumun ilk çeyrek zamanları.
Olabildiğince şen… Olabildiğince özgür… Olabildiğince çocuk… Olabildiğince saf… Olabildiğince masum… Olabildiğince yaramaz… Olabildiğince mutlu…
Geçtiii gitti...

Murat Sali