Bedevi ve Peri Kızı

Derler ki bir peri kızını uyurken seyredersen ömrün iki kat uzarmış ama sessiz olmalıymışsın ve ona dokunmamalı. Eğer uyandırırsan gözleriyle seni ölene kadar orada hapsedermiş.

Uyudu...

İşte böyle bir hikayede bir adam aç ve susuz bir çölde gezerken, birbakmış karşısında kocaman bir vaha. Önce serap gördüğünü zanneden bu adam koşarak yaklaşır. Ve görür ki vahanın ortasında üzeri nergislerle dolu bir göl var. Susuzluktan ölmek üzere olan adam son bir hamleyle gölün yanına gelir, hasretle sudan bir yudum içmek üzereyken gölün tam ortasında bir adacık olduğunu görür. Zaten kafası iyice karışmış olan bedevinin gönlü iyice merakla dolar. Dikkatlice baktığında görür ki adacık rengarenk çiceklerle doludur. O kadar güzelmiş ki çicekler ve renkleri o kadar canlı ki... Bir an tüm susuzluğunun kaybolduğunu ve gönlünün bir arzuyla dolduğunu hissetmiş. Ve adaya doğru yüzmeye başlamış. Neyse bizim bedevi bata çıka, zar zor güç bela adacığa ulaşır.

Bedevi dediysek de hani gerçekten de bedevi, elleri nasırlaşmış kabalaşmış, gece gündüz yol almaktan saçları birbirine girmiş, bir oraya bir buraya rüzgar nereye gönderirse onu savrulmuş hayatı boyunca. Ama gönlü bedevi değilmiş bu adamın. Gönlü İran Şahı kadar zengin, Hayyam’ın ki kadar zarif, Sadi kadar bilge imiş... Ama ne gam kader onu çöllere göndermiş işte, yıldızlarla arkadaş etmiş. Neyse efendim bizim bu bedevi o adacıkta bulunan envai çeşit çicekleri görünce kendinden geçmiş. Koklamaya bile kıyamamış onları, o çicekten bu çiceğe menekşeden leylaklara gözü gönlü dolaşmış durmuş o bahçede. Tam şaşkınlığı, berhevalığı, serhoşluğu geçmek üzereyken ne görsün. O envai çeşit çiceklerin arasında güzeller güzeli bir peri kızı yatmakta. Saçları menekşelerden bile daha narin, yanakları gelincikler gibi al al, boynu bir lale gibi zarif ve gururlu, gözleri gölün üzerindeki nergisler gibi, zülüfleri perçem perçem gözlerini perdelemekte.
Bütün şaşkınlığıyla bu güzel kızı seyre dalan, şu kızgın çölde birden hayal denizinin ortasına düşen bedevinin gönlü yangın yeri olur. O kadar tatlı uyuyordur ki nefes almaya dahi korkar. Yine de merakına yenilir ve hemen yanıbaşındaki papatyalardan birine yaklaşıverir. Der ki:

- Söyleyin bana bu güzel kız kimdir? Bu gönlümü yakan, beni benden alan, nasırlaşmış ellerimden utanmama sebep olan bu zarif kız kim?

Papatya bedevinin gönlündeki sızıyı görüp dile gelir:

- Ey ordan oraya göçüp giden yolcu, ey gönlü yanmış ruhu tutuşmuş bedevi. Görüyorum ki bilge ruhun, zarif gönlün bu gülün visaliyle yanıp tutuşmakta. Ama boşunadır bu yanışın. O periler şahının kızıdır, O şu gördüğün seni serhoş eden bahçenin en güzel çiceğidir. Bizler hepimiz onun hizmetkarıyız, O ’nun güzelliğinin bir parçasıyız. Sen bu boş hayelden vazgeç. Nice bülbüller onun aşkıyla tutuştular ama visale eremediler. O bu bahçenin gülü, adı da Gülfem Hatundur. Sakın ola onu uyandırma yoksa gözlerinin esiri olursun. Ve misal aleminde kaybolursun. Visal ümitlerin büsbütün kaybolur.

Bedevinin gönlüne düşen ateş harlanır iyice bu sözlerden sonra. Bir ümitsizlik çöker yüreğine. Bir ümit bir yol bulmak için ayrılır o adadan. Ülkeden ülkeye, bilgeden bilgeye dolaşır durur. Kendisine bir yol gösterecek birini arar. Artık ne yıldızlar ne boş çöller ne de dağlar sığmaz olur gönlüne. Bir gün yolu bir şehre düşer. Gece daha çökmeden şehre girer ve ahaliden birine bu şehrin en bilgesi kimdir diye sorar. Derler ki bir âmâ kadın vardır, şehrin sultanı hep ona danışır sen de onun yanına git. Gözlerinde bir ümitsizlik, yüreğinde bir ateş var belli. Umarız o senin derdine derman olur.
Ve o kadının yanına doğru yol alır. İçeri girer selam verir.
- Ey padişahların sultanların fikir danıştığı bilge benim bu derdime sen çare olursun ancak. Gözlerin cismaniyet alemine kapalı olsa da kalp gözün açıktır. Ve bilirim ki derdimi sana anlatmama da gerek yoktur. Söyle benim bu derdimin bir çaresi var mıdır? Visal için yanan bu ruhum huzura kavuşacak mıdır?
- Bilirim çok yollar katettin, dağları çölleri aştın, yabanilerle arkadaşlık ettin, güneşi takip ettin bu sualin cevabı için. Ve görürüm ki gönlün bir bedevinin gönlünden daha zarif. Ömrün boyunca aradığın hazineyi buldun ama ona ulaşmak için daha çok yolları aşman gerekmekte. Periler şahı amansız bir hastalığa yakalandı. Kızını ancak Kaf Dağının zirvesinde yaşayan Zümrüd-ü Anka kuşunun gözyaşından bir damla getirene verecek. Çünkü onun gözyaşı şifalıdır. Senin derdinin çaresi budur.
- Peki oraya gitmemin yolu nedir onu da söyle ey bilge hatun.
- Şimdiye kadar oraya hiçkimse ulaşamadı. Birçok tehlikelerle doludur. Fakat bir kısa yol bulunmakta. Kafdağının eteklerinde bir çeşme bulunmakta. Oradan akan sudan içen kimse zamanının en büyük bilgesi olur. Ve bütün sihir bilgisine sahip olur. Fakat orayı koruyan bir kartal var. Eğer onu geçebilirsen kaf dağına da ulaşabilirsin.

Ve böylece âmâ kadının yanından ayrılır. Şehrin limanından bir gemiye biner. Ve yolculuğu başlar. Yolda bin türlü belayla karşılaşır, yabani hayvanlarla boğuşur. Fırtınalar atlatır. Haramilerle arkadaşlık eder. En sonunda kafdağının eteklerine ulaşır. Çeşmenin başına geldiğinde kartal da koca kanatlarını açarak onun yanına gelir. Gözleri delercesine kalbine işler. Ve orada dona kalır. Sonra kartal konuşmaya başlar:
- Ey fırtınalar atlatan, haramilerle yol arkadaşlığı yapan, bir nergis göz uğruna dünyaları dolaşan yolcu görürüm ki sen iyi bir insana benziyorsun. Vazgeç bu sevdadan, benim vazifem burayı korumaktır.
- Bilirim fakat benim işim seninle değildir. Gönlüm bu derde düşeli huzur benim için bu dünyadan silinip gitti. Öyle ya da böyle emelime ulaşmak için yoluma devam edeceğim.
Kartal bedevinin perişan haline acır ve ona bir şans tanımak ister.
- Peki öyleyse sana bir sual soracğım eğer doğru cevabı verirsen emeline ulaşırsın. Eğer yanlış cevaplarsan artık ruhun huzura kavuşur. Söyle bana şu toprağın altında ve bu yerin üstünde en çok ne vardır?
Bedevi düşünmeye başlar, nasıl cevap vereceğine bir türlü karar veremez.
- Ey hamiyetli kartal zor bir sual ettin, fakat ben sana söyleyeyim; şu toprağın altında en çok olan "pişmanlıktır" ve üstünde de en çok insanoğlunun "hırsı" bulunmaktadır.
- Senin bu bu bilgelik çeşmesinden içmene gerek yok. Sırtıma atla ve seni Kafdağının zirvesine götüreyim.

Ve böylece dağın zirvesine çıkarlar. Zümrüd-ü Anka bedevinin perişan halini görünce gözünden bir damla yaş düşer. O bir damlayı alıp hemen periler şahının yanına gelirler. Şah iyileşir ve bedeviyi huzuruna çağırır.
- Söyle bakalım benden dileğin nedir?
Utana sıkıla padişahın gözlerine bakan bedevi en sonunda arzusunu söyler. Padişah kızına döner:
- Bahçemin en güzel çiceği sen de söyle düşünceni, gönlün ne ister?
- Benim de gönlüm bu bedevidedir. Beni ilk gördüğünde içindeki ateş benim gönlüme de düştü. Fakat sizin rahatsızlığınız yüzünden gönlümün arzusuna cevap vermedim. Fakat o vazgeçmedi hiç, izin verirseniz muradımdır.
Bunun üzerine periler ülkesinin şahı dört bir yana habercilerini çağırır ve kırk gün kırk gece bir düğün yaparlar. Bir ömür mutlu bir şekilde yaşarlar. Bu hikaye de burada biter.


alıntı