Ömrü hayatım boyunca göçebe oldum. Bavullarda yaşaya yaşaya. Aynı şehirde uzun süre geçirmeye göreyim, bir sıkıntı, bir daralma yüreğimde, hop yeniden yollara, bir başka şehre doğru yolculuk, hatta çoğu zaman bir başka memlekete.

Hiçbir yere gidemediğim durumlarda ise, en azından ev değiştirdim, gene kutu kutu eşya, gene bir taşınma telaşı, hayat hep hareket halinde. Göçebeliğin insana kattıklarının yanı sıra, ondan alıp götürdükleri de var şüphesiz. Göçebelik her yerde durmadan yeniden sıfırdan başlamak demek. Bu bir yanıyla hudutsuz sonsuz bir özgürlük hissi, bir yanıyla da alabildiğine yıpratıcı. ‘Sürekli yeniden başlayanlar’ ile ‘yerlerinde kök salanlar’ arasında çok temel bir fark var. Dünyayı aynı şekilde görmemiz mümkün değil.

Göçebeliğin beraberinde getirdiği yan etkiler var. Mesela; hiçbir şey biriktirememek! Ne eşya, ne hatıra. İnşa edememek! Her şeyin ne kadar geçici olduğunu düşünmekten, uzun vadeli düşünemez olmak. Ve göçebeliğin en önemli yan etkisi: Bir kütüphaneyi bir arada tutamamak! Bakıyorum kitaplarıma, hâlâ bugün kimi Ankara’da, kimi Michigan’da, kimi İstanbul’da bir depoda, kimi yanımda, kimi Arizona’da. Bazen bir kitap gerekiyor yazarken, aranıyorum, derken hatırlıyorum, “filanca şehirde kaldı”. Çarnaçar, gidip o kitabı yeniden satın alıyorum. Ben ne kadar dağınık ve savruk isem, ne denli göçebe ve hareket halinde, en yakın dostlarımdan biri de o denli yerleşik, kök salmış ve sabitkadem. Haliyle devasa bir kütüphanesi var, üzerine titrediği. Kitaplarının tam sayısını biliyor (5788), her biri kaydedilmiş bir deftere, arşivi tutulmuş kütüphanenin. Bir kitabın özel baskısı olmaya görsün, gidip alıyor, sahaflarla ahbap olmuş artık, yurtdışından kitaplar getirtiyor. Kütüphane değil müze onunkisi. Karşısına geçip hayran olmak için. Evinde çalışan temizlikçi kadın her gün uzun uzun kitapların tozlarını alıyor, kadıncağız en çok bundan yakınıyor. Camekanlı bir kitaplıkta bekleyen, senebesene çoğalan kitapları gördükçe, benim oraya buraya dağılmış kitaplarımı düşünmeden edemiyorum. Bazen bana öyle geliyor ki insanlar ikiye ayrılır (ya da en azından kitap okurları ikiye ayrılır): Kitaplarını mücevher saklar gibi saklayanlar ile, kitaplarına kitap gibi davrananlar. Daha somut bir ifadeyle: Kitaplarını titiz, temiz tutanlar ile kitaplarını çizerek okuyanlar.

Haliyle ben ikinci gruptanım. Tüm kitaplarımın satır araları, yan marjin boşlukları notlarla dolu, çizilmiş, kıvrılmış, o kitabı o satırı o an okurken neler düşünmüşsem, neler hissetmişsem, semboller ya da notlar aracılığıyla kenarlara yazılmış. Üstelik hem kitap okuyup hem bir şeyler atıştırmak adetine sahip olduğumdan, sayfalarda bol bol yemek ya da kahve lekesi! Kitaplarına mücevher gibi davrananlar için tüm bunlar korkunç bir suç olduğundan ben de arkadaşıma söylememeye çalışıyorum.

Günlerden bir gün uzun zamandır okumak istediğim bir kitaba rastlıyorum arkadaşımın kitaplığında. Walter Benjamin-Pasajlar’ın eski mi eski bir baskısı. Nasıl güzel! Ödünç veriyor, veriyor vermesine de bende bir huzursuzluk. Neredeyse eldiven takıp çevireceğim sayfalarını. O kadar iyi tutulmuş kitap, gıcır gıcır. Ya ben şimdi bu kitabı okurken yanlışlıkla bir sayfasına çay döker, alışkanlıkla not alır ya da yemek damlatır, zarar verirsem. Tedirginlik yüzünden okuyamıyorum bile. Benjamin’i camların ardında steril tutmak ona hakaret etmek gibi geliyor. Huzursuzluktan, ilk fırsatta geri veriyorum kitabı.

Artık tamamen eminim. Kitap okurları ikiye ayrılır: Kitaplarına titizlikle davranıp tek bir toz zerresi dahi kondurtmayanlar ile kitaplarını gündelik hayatlarının parçası addedip, leke leke yapanlar, satır satır çizenler.


alıntı
Ne birinciler ikinci gruptakileri anlayabilir, ne ikinci gruptakiler berikileri.