Üçü de bankacı. İkisinin aynı bankada aynı zamanda çalışmış olma ihtimali var. Üçüncüsü onlardan biraz genç olmalı; hikayesi daha geç bir zaman diliminde geçiyor, ayrıca öbür ikisi gibi Ankara'da değil, İstanbul'da çalışıyor. Kim mi bunlar? Üç ayrı romanın kahramanları. İlki Nahid Sırrı Örik'in Tersine Giden Yol, ikincisi Memduh Şevket Esendal'ın Ayaşlı ile Kiracıları, üçüncüsü de Refik Halit Karay'ın Anahtar adlı romanlarının baş kahramanları. Biraz daha genç ve İstanbul'da bankacılık yapanı Refik Halit'in kahramanı. Ona daha sonra değinmek üzere ilk ikisine yakından bakalım.


Aslında bankada çalışmakla birlikte Örik'in kahramanı bankacı değil, tercüman; İktisadı Milli Bankasının Almanca tercümanı. Esendal'ın kahramanıysa bankada katip; çalışkan, müdürünün bile sözünü dinlediği biri. Bu iki kahraman da Ankaralı değiller, ama hayat onları Ankara'ya sürüklemiş, "Engürü"nün küçük bir kasaba iken başkent olmaya sürüklendiği yıllarda. Örik'in kahramanı Cezmi'nin Ankara'ya gelişi, tam bir sürüklenme. Eski vali ve ayan üyesi olan babası Hüseyin Hasip Paşa onu üvey annesiyle basıp evden kovmasa, onu ya hariciyeye sokacak ya da öğrenimini tamamlamaya Almanya'ya yeniden gönderecekken, neredeyse beş parasız Ankara'ya düşmüştür. Esendal'ın kahramanının Ankara'ya gelişiyse bir yükseliş. Samsun ve Adana'da çalıştıktan sonra Ankara'ya tayin olmuştur. Aslen Trakyalı çift çubuk sahibi bir aileden gelir, ama aklı ermeye başladığı zaman bu çift çubuk, büyükbabadan sonra zengin olan Rumların ve Ermenilerin bile elinden kaçmış, aile dağılınca da ona Anadolu yolu görünmüştür.


Köken olarak oldukça farklı ailelerden gelen bu iki genç erkeğin Ankara'da buluşmaları rastlantı değil. Cumhuriyet'in ilanıyla bakanlıklar ve sefaretlerle birlikte yükselen yeni sınıf da Ankara'ya taşınmışytır. Edebiyatçılar da buna seyirci kalmamış, kahramanlarını Ankara'ya göndermiş olmalılar. Yine de sıkça rastlamayız Ankara'nın anlatıldığı romanlara; edebiyatçılar, Hüseyin Hasip Paşa gibi biraz küçük görmüşlerdir Ankara'yı, İstanbul romanlar için daha "estetik" bir mekan olma özelliğini korumuştur. Ankara için şunları söyler Paºa:


Orada işlere adam aranıyor da ehil veya naehil kimse bulunamıyormuş. Burada mümeyyizliğe yükselememiş kimseleri müdür, müdürü umumi yapılmışlar.



Örik'in anlatıcısı da, Ankara'yı tanımlarken, "bu şehir olmaya karar vermiş fakat henüz hiç olmamış, kimbilir ne kadar zaman olamıyacak kasaba" der. Bu "olma" sözünü Ankara'nın tamamı için kullandığı gibi, Ankara'dan bazı mekanlar için de kullanır Örik. "Ankara'ya düşenlerin hiç değilse asıl yabancılık ve gariplik devrelerinde müdavimi kesildikleri" kahveyi de, "pastane olmak davası güden" bir yer olarak tanımlar örneğin. Ankara'nın "olma hikayesi" romanın sonlarına doğru, aradan dokuz on sene geçtikten sonra son bulacaktır.


Oraya [Ankara'ya] ilk ayak attığı zaman şehri ta en derinlere kadar büyük bir çalkantının topraktan rastgele fırlattığı muhtelif madenlerin, madde ve unsurların bir toplanışı, karmakarışık bir yığılması halinde bulmuştu. Her bakımdan aşağı tabaka ve seviyede bir takım insanlar sadece daha evvel gelmiş bulundukları için o derecede öne geçmiş ve yükseğe çıkmışlardı ki, gelmekte, koşmakta gecikenlerin onların gerilerinde ve altlarında kalmaları mantıksız ve hayrete layık görünmüyor, yüz kızartmıyordu. Fakat geçen senelerle bu cemiyet bir nizama girmiş, durulmuş, mertebeler taayyün etmiş, gevşek sınırlar demirleşmiş ve yükselmişti. (...) Yeni zamanlarında orta mektepten ileriye gidememiş delikanlıları, hatta otuzluk kırklık insanları bir imtihanla kabul etmiş bir hukuk mektebi şehre yüksek tahsilli bir zümre temin etmişti, ayrıca da herhangi bir tedbir ve çare ile dahi şahadetname edinmemiş bu ikinci zümre, bir bankacılar zümresi yeni ve ötekinden çok daha müreffeh bir Burjuva tabakası vücuda getirmiş bulunuyordu.



Tersine Giden Yol, bu noktadan baktığımızda bir "oluş"un hikayesidir. Anlatılan Cezmi'nin ters giden işleri, tersine giden yolu değildir salt başına. "Çalkantı" onun duygu dünyasındaki çalkantı değildir. Cumhuriyet'in yerleşme, "olma" sürecinin çalkantısıdır. İstanbul, bütün eski rical gibi küsüp kendisini kenara çekince, Ankara başrole soyunmuş, bütün Anadolu'nun bu "yeni"de yer bulma mücadelesinin odağı olmuştur. Cezmi'nin Ankara'da ilk kaldığı Zafer oteli Anadolu'dan gelenlerin üç beş gün kaldıkları handan bozma bir yerdir. (Örik, dememiş, ama biz diyelim, otel "olmaya çalışan" bir handır burası.) Oda arkadaşları İstanbullu paşazadeye, "garip şiveli Türkçeleri ve çok esmer çehreleriyle pek uzak ve adeta bedevi halinde memleketlerin insanları tesiri" bırakır. Hiç kuşkusuz, bu "çok esmer" insanlar, bürokratlar ve büyük tüccarlarla birlikte Ankara'nın ve dolayısıyla Cumhuriyet'in "oluş"unun mimarlarıdır. İdeolojik bir deyişle "Cumhuriyet'i kuran kadro" diye tanımlanan kesimin ağırlığı hızla ve iyice azaldığı zaman, -aradan bir otuz, otuz beş yıl geçtiktenn sonra- bu durum daha da netlik kazanacaktır. Örik, Ankara'nın o günkü konuklarını Cezmi'den ve yakın çevresinden çok uzaklaşmadan, birkaç cümleyle anlatırken, Esendal daha ayrıntılı hikayeler anlatmaya girişir. Cezmi, Zafer otelinde aynı odayı paylaşır onlarla; Esendal'ın kahramanıysa Ayaşlı İbrahim Efendi'nin oda oda kiraya verdiği apartmanda onlarla komşudur ve onlarla yakın ilişki kurmaktan kaçınmaz. Zaman içinde onların hikayelerini öğrenir, öğrendikçe de anlatır. Gerçekten de Anadolu'nun çok farklı yerlerinden Ankara'ya "düşmüş" insanlardır, Ayaşlı'nın kiracıları. Selanik'ten mübadeleyle Anadolu'ya gelen, önce Samsun'a, sonra Ayvalık'a yerleştirilen Hasan Bey; Rusya'da okumuş ve bir süre Komünist Parti'de militanlık yaptıktan sonra, Türkiye'ye kaçıp fabrikatörlüğe soyunan İskender Bey; Dersim'in Kürtleşmiş Türklerinden [bu tanımdaki söyleme dikkat!], sırtındaki "şaki Kürt Hüseyin" iftirasından kurtulup topraklarını geri almaya çalışan Hüseyin Bey; adam kıtlığından Ankara'ya gelir gelmez bir kaleme başkatip olan, yükselip müdür muavinliğine terfi eden, sonra hasbelkader Almanya'ya gönderilen ve orada unutulan, dönünce de Ankara'da yeniden başkatiplikten memuriyete dönen Haki Bey, eski eşkıya, yeni hancı Ayaşlı İbrahim Efendi, Buhara'dan İstanbul'a gelen kısa bir süre askerlik yapıp çürüğe çıkıp emekli olan, sonra da odun kömür ticareti yapan Abdülkadir Bey, eski diplomat Şefik Bey... Hiç kuşkusuz, bu insanların aileleri ve hizmetçileri... Özellikle anılması gereken, Ayaşlı'nın üvey kızı Faika ve Haki Bey'in eşi, kumarbaz Turan Hanım'ın yanında sayısız kadın kahraman da romana ve anlatıcı banka katibinin hayatına girerler. Esendal'ın roman ve hikayelerinin temel sorunsallarından birini oluşturan "kadının bağımsızlığı" bu romanda da, bu kahramanlar dolayımıyla gündeme gelirler.


Her iki romanın kahramanlarını da sınıfsal/etnik özellikleriyle tanımlamak, "indirgemeci" bir yaklaşımı duyurabilir; bu nedenle, tam bu noktada şunun altını çizmek gerekiyor: Her iki roman da, iki genç erkeğin duygu dünyalarının, açmazlarının, psikolojilerinin ve duygusal maceralarının romanı. Ama bu duygular da, belirli maddi koşullar içerisinde doğmazlar mı? Örneğin, Cezmi'nin her şeyi yitirdiğini anladığı anlardaki ataleti, mücadele etmektense, içinde bulunduğu çaresizlikten neredeyse haz duyuran "nevroz"u, Ankara'ya küsüp yıllarca olup biteni köşesinden seyreden ve elindekileri yitirdikçe, değişen durumlara ayak uydurmaktansa "eski"yle gönlünü avutup kendine acımayı seçenlerle akraba bir duygu durumu değil midir?


Cezmi de, Ayaşlı'nın genç bankacısı da hayatlarını kurmaları, geleceğe giden yolda rotalarını belirlemeleri gereken kavşaktadırlar. Cezmi'nin geleceği, "kaldırıma düşmek"le babasının büyük mirasını yeniden ele geçirme arasında belirlenecektir. Bu iki uç beklenti arasındadır. Cezmi'nin hayat karşısındaki genel tavrı beklemektir, diyebiliriz. Müdahale etmez, hayatına giren kadınları da o seçmemiş, seçilmiştir her seferinde. İki ayrı uçta onu bekleyen gelecek tasarımlarından hangisinin başına geleceği konusunda en ufak bir eylemi olmaz. Rastlantılara bırakılmış bir hayat görüşü var gibidir. Annesi yaşındaki Şayan Hanım onu görüp beğendiğinde, ya da daha sonra, Şayan Hanım İstanbul'dayken Mahmure'yle birlikte olup onu aldatırken de insiyatif onda değildir. Kadınlar ne istemişlerse o olur. Genç bankacıyı bekleyen hayat biraz daha belirlenmiş olmakla birlikte, (muhtemelen zamanla bankada önce müdür muavini, sonra müdür olacaktır) o da romanın geçtiği zaman diliminde "bekler" konumdadır. Özellikle yakın arkadaşı Doktor Fahri'nin, evlenme konusunda harekete geçme önerilerine olumlu yanıt vermez. Beklerken karşısına çıkanlarla yetinir. Kumarbaz Turan Hanım onu baştan çıkarır, genç bankacı ısrarla duyduğunun bir aşk olmadığını söyler, ama ilişkiyi bitiren de kadın olur ve genç bankacı kendisini bozguna uğramış duyar. Kendisinden iş isteyen Cavide'nin kendisiyle evlenmeyi kafasından geçirdiğini düşündüğü zaman da hiçbir harekette bulunmaz. Kız odasına gelir, saatlerce oturur, Turan Hanım gibi birisi olmadığı için odadan çıktığında yüzü "kıpkırmızı" değildir. Bu gelip gitmelerden genç bankacı hem tedirgin olur hem de gururlanır; ama sonuçta Cavide İstanbul'a giderken kadının hayatında başka bir erkek olduğunu öğrenince, payına düşkırıklığı yaşamak düşer.


Kişisel ahlaklarına ters gelen bir şeyler olup bittiğinde de sesleri pek çıkmaz. Özellikle Cezmi, bankanın katibi umumisi Cemil Saffet Bey kendisine garsoniyer olarak tuttuğu eve (ilginç bir rastlantı bu evin bulunduğu apartmanın adı "Ayaşlı Aparmanı"dır) yarı kira ödeyerek taşınmayı önerdiğinde ahlaki hesaplaşmalara girmekle birlikte bu öneriyi reddedemez. Genç bankacı da, mert bir adam olarak tanıdığı Ayaşlı'nın karısının randevuevi işlettiğini ve Ayaşlı'nın da bu işten para aldığını öğrenince Ayaşlı'ya tavır alır, ama hepten taşınmayı aklından geçirmez. Yine de biraz fark olsun; genç bankacı pansiyona her gelen geçenin girmesinden ve olay çıkarmasından rahatsız olunca evdekilere "kapıyı kapatmayı" öğretir.


Cezmi'nin bütün bu eylemsizliği içerisinde bir dolu macera yaşamasını sağlayan da, kendi seçimi olmayan özellikleridir. Yakışıklı olduğu ve/veya paşazade olduğu için seçilir. Bu nedenle de, yakışıklılığı elden gidince, pek de tercih edilen biri olmaktan çıkar. Karar vermeye en çok yaklaştığı an, karısından ayrılıp "nüfuzlu bir adam"a, "şark vilayetlerinden galiba ayağını hiç atmamış bulunduğu bir yerin" mebusu Ziyaeddin Bey'e damat olabilmek için eski bir hayat kadını olan karısı Mahmure'den ayrılma kararı aldığı andır. Bu kez biraz daha eylemlidir Cezmi. Mebus Bey'in kızının gönlünü fethederken harekete geçmiş, ama son adımı atmayı başaramamıştır. Dışavurulmayan bir karar alınsa da, eyleme geçmeden bir anlam taşımaz çünkü. Nitekim, boşanma konusunu Mahmure daha önce dile getirir ve bu konuda önceliği Mahmure'ye kaptırdığını öğrenen Mebus Bey'in kızı Rezzan Cezmi'yle evlenmekten vazgeçer. Boşandıktan sonra onu İstanbul'daki bir işe girmesini sağlayan da, yine eski eşi olacaktır.


Cezmi'nin hayat hikayesinde bu atalet hiç bitmez. Şayan Hanım ayrılacaklarını önerdiğinde Cezmi'nin ayağına kapanıp ağlamasını ya da kalkıp kendisine bir tokat atmasını beklerken o hareketsiz kalır; babasının mirasıyla ilgili olarak da hiçbir şey yapmaz, bir feragatname karşılığında üç bin lira almasını öneren üvey annesi olur. İstanbul'da çalıştığı şirketten kovulma noktasına geldiğinde de eli istifaname yazmaya gitmez, ta ki müdürü umumi ondan özür dilemesini bekleyene kadar. Kim bilir, üvey annesi Seza hanım ona üç bin lira vermemiş olsa, bu özrü bile dileyecektir belki de.


Genç bankacıyı bütünüyle Cezmi'yle aynı konumda değerlendirmek büyük haksızlık olur. İşiyle ilgili konularda alabildiğine dürüsttür. O günlerin Ankara'sında işlerin nasıl yürüdüğü konusunda Örik'le Esendal hemfikirler. Cezmi'nin amcasına şunu söyletir Örik:


Malum a, her şey hatır ve gönülle olmakta berdevam. Bu hususta devri hürriyetin, devri istibdattan ve devri cumhuriyetin devri hürriyetten asla farkları yoktur.



Genç bankacı da, kendisinden iltimas isteyenler buna benzer cümleler söylediğinde, bu önermenin bütünüyle yanlış olduğunu söyleyememenin sıkıntısıyla, yalnızca kendisinin böyle bir şeye önayak olamayacağını söylemekle yetinir. Bu gibi konularda dürüst ve kararlı olmasına karşın, duygusal konularda onun da Cezmi'den arda kalır yanı yoktur. Hasan Bey'in kızı Selime'den hoşlanır, kendince bunu ifade de eder, ama Selime'nin Ayvalık'a geri dönüşü karşısında içine kapanmayı yeğler. Selime'nin ondan beklediği işareti neden sonra gönderebilmesi için de bir başkasının, banka müdürünün hanımının sorduğu sorular etkili olur. Bir türlü ayrılamadığı Ayaşlı'nın evinden de Selime geri dönene kadar ayrılamaz.


Nahid Sırrı'nın roman ve hikayelerindeki kahramanlarının çoğu gibi Cezmi de, "çöküş"ün simgesidir. Onurunun ayaklar altına alınmasına ses çıkaramayan, nefsine hakim olamamış, para ve nüfuz için benliğinde derin yaralar açılmasını göze almış biridir. Bu nedenle, onu genç bankacıyla eş konumda saymak gerçekten de büyük haksızlık. Cezmi, yukarıda da belirttiğim gibi, genç Cumhuriyet'in "parlak ve istikbal vaad eden" gençlerinden birisidir. Esendal'ın kahramanını bir "çöküş" karakteri olarak tanımlayamayız. O, kuruluş sancılarına direnen bir tiptir. Onun karmaşalarının Cezmi'ninki gibi uç noktalara ulaşmamasının, ya da Esendal'ın roman kahramanı olarak o kertede "çökmüş" bir karakteri seçmemesinin iki nedeni var. Örik'ten farklı olarak Esendal Cumhuriyet'ten beklentileri olan birisidir. Onun beklentilerini besleyen daha 1920'lerde Meslek dergisini yayımladıkları yıllarda oluşturduğu dünya görüşüdür. Kör Ali Bey ve Muhittin Birgen'le birlikte "mesleki temsil"e dayanan bir cumhuriyeti savunurken toprağa dayalı üretimi çağdaş kapitalizmin karşısında daha ortaklaşmacı bir rejim olarak önermiştir Esendal. Bu görüşün izlerini pek çok hikayesinde olduğu gibi Ayaşlı ile Kiracıları'nda da buluruz. Genç bankacı köken olarak Trakya'dan, toprağa dayalı üretimden gelirken, Cezmi, çalıp çıpmış bir paşanın oğludur. Biri yazarının umudunu dayadığı kesimden, öteki yazarının çöküşünü anlattığı kesimden gelmektedirler. Esendal'ın tezlerini destekleyen satırlar da mevcut Ayaşlı ile Kiracıları'da.


Genç bankacı Doktor Fahri'nin evinde genç bir bayanla karşılaşır. Nişanlısı istasyon memurudur genç kadının. Evlenince onun yanına yeni açılan istasyonlardan birine taşınacaktır. Genç bankacı kadını bekleyen hayat imrenerek bakar.


"Bozkırlar ortasında, bir istasyonda memur olsam, bu hanım da benim karım olsa!" diye düşündüm. Hoşuma gitti. Kadın olur ki yalnızlıkta sevilir! Burnuma kırların kokusu geldi. Güzün ovalarda esen rüzgarlar kuru ot kokuları getirir. Bir kadın kırların o esmer renkleri üstünde ne canlı durur! Ben viski kokan, radyosu öten, dans edilen bol ışıklı bir salonda bu kadını sevmek istemem.



der. Cezmi ise o salonların insanıdır. Genç bankacı istasyon memurunun nişanlısına "Bu şehirler, şehircikler beni bozdu" derken Cezmi'den ayrılır. Cezmi, hayatı üzerine düşünmemiştir, onda böyle bir farkındalık yoktur. Ama kader (yani Nahid Sırrı Örik) onu genç bankacının düşüne yakın bir geleceğe götürür. Artık her şeyin (üvey annesinden aldığı paranın) tükenmesinin yaklaştığı günlerde, Ankara'daki ilk gözdesi Macar dansözü Lili'nin Ankara'ya ve oradaki yaşam tarzına veda etmesine neden olan Kemal Bey' e rastlar. Kemal Bey, Cezmi'nin Ankara'daki ilk günlerinde sürekli borçlandığı tefecidir aynı zamanda. Kemal Bey, tefecilikten iş adamlığına terfi eden yeni zenginlerdendir ve Kayseri'de açacağı fabrikaya yatırım yapan Almanlar için tercüman aramaktadır. Aklına gelen ilk isim de uzaktan bütün hikayesini takip ettiği Cezmi'dir. Kemal Bey yerde ararken gökte bulur onu; bir gün rastlaşıverirler. Cezmi'nin onun teklifini reddetme şansı yoktur; onu bekleyen artık küçük kasaba hayatıdır. Örik, bir kez daha "kaldırıma düşmek"ten kurtarır Cezmi'yi. Ama ona artık ne eski ne de yeni başkentte bir rol veremez. Anadolu'da ve gerçek anlamda emeğini kullanacağı bir iş sunar. Nahid Sırrı, daha önceki bütün işlerine "iltimas"la girmiş ve yıllarca hiç çalışmadan yaşamış olan Cezmi'ye son (belki de tek) çare olarak, genç bankacının hayalindeki hayat tarzını çıkarırken Esendal'a yaklaşır. Cezmi'nin oradaki hayatını öğrenme şansımız yok, ama ona verilen bu son şansın, Cezmi'nin yıllarca içine girip yer almaya çalıştığı toplumsallığın alternatifi olarak sunulduğunu düşünebiliriz.


Yazının başında bir romandan daha söz etmiştim. Refik Halit Karay'ın Anahtar adlı romanının sonunda vardığı nokta Esendal ve Örik'le benzeşir. Esendal eski bir İttihad ve Terakki müfettişidir; Refik Halit ise Hürriyet ve İtilaf'ın önde gelenlerindendir; Nahid Sırrı aktif siyasetle pek ilgilenmemiş bohem bir yaşam sürmüştür. Bu üç yazarın aynı noktada buluşmaları da ilginç bir rastlantı ve her rastlantı gibi bir anlam taşıyor.


Anahtar'ın kahramanı Kenan, pek çok açıdan Esendal'ın genç bankacısına benzer. Gerçi o İstanbul'da yaşamaktadır, konum olarak da biraz daha itibarlı bir görevdedir, şeftir. "Sosyetede seviye bul"muştur. Kenan'ın karısı Perihan'ın bir özelliği de Ankara'daki genç bankacının karısı Selime'ye benzer. Perihan da, Selime de ilk evliliklerinde mutluluğu bulamayıp bankacı eşlere varmışlardır. Esendal'ın genç bankacısının da, sonradan bunu sorun yapacak olmakla birlikte evlenirken Kenan'ın da, başlarından evlilik geçmiş kadınları ahlaki bir sorun yapmadan kabul etmeleri, o dönemler için farklı ve öncü denebilecek tavırlar. Muhalif iki siyasetin yazarları kahramanlarına benzer "kader"ler çizdikleri ahlak anlayışlarıyla birbirlerine yaklaşırlar. Tersine Giden Yol ve Ayaşlı ile Kiracıları'nı, bireyin ve yaşadığı dönemin daha bütünsel bir profili veren kurgularının yanında Anahtar "novella"ya daha yakın duran bir kurgu taşır. Roman neredeyse tek bir olayın çevresinde gelişir. Kenan, bir gün Perihan'ın çantasında yabancı bir anahtar bulur ve bu anahtarın izini sürer. Anahtar'da da o günlerin İstanbul "sosyetesi"nin simalarına rastlarız, Refik Halit de, öbür iki yazar gibi, acımasızca bu "sosyete"nin yaşamlarını göz önüne serer, ama mekan olarak da, kahramanlar olarak da romanını geniş bir alana yaymaz. Kenan'ın anahtarın açacağı evin kapısını bulma macerası giderek "paranoya"ya dönüşür; sorununu Perihan'a da açamadığı için Kenan'ın ruh sağlığı giderek bozulur. Belki de Kenan'ın rahatsızlığını arttıran Perihan'ın hayatına giren ilk erkek olmamasıdır. Refik Halit'in kahramanı bu noktada daha gerçekçi bir karakter halini alır. Kişisel ahlakıyla olması gerektiğini düşündüğü ahlak arasındaki sıkışma Kenan'ı daha canlı bir hale sokar. Bu sorunsaldan çıkış da, ancak bir krizden sonra, değerlerin yeniden yerine oturmasıyla mümkün olacaktır.


Anahtarın açacağı kapının keşfi, yalnızca Kenan'ın ruh sağlığını düzeltmez, Refik Halit'in bozulan başka şeyler karşısındaki "sağaltıcı" çözümüne de ulaştırır bizi. En azından "bozulma"nın başladığı yeri görmemizi mümkün kılar. Anahtar, ilk evlendikleri zaman oturdukları mütevazı evin kapısını açar. Perihan, Kenan'ın iyileşmeye başladığı günlerde o evi yeniden tutar ve


Sakin hayat... İlk senemizin küçük hayatına döneceğiz (...) Ne kulüpler, ne gazinolar, ne dışarıda yemek yemeler, ne de kabul günleri... Yeni ahbaplara artık uzaktan merhaba!



der. Kenan'ın yattığı kliniğin hemşirelerinin Perihan'ı tanıdıktan sonra söyledikleri şu söz de, Refik Halit'in eleştirisini perçinler.


-Aralarında meğerse böyle kadınlar da buulunuyormuş!



Nahit Sırrı, Cezmi'yi inişli çıkışlı bir hayatın sonunda Anadolu'ya yollarken, Refik Halit, Kenan'ı delirmenin eşiğinden döndürürken ve Memduh Şevket, genç bankacıyı günden güne gelişen depresif ruh halinden çıkarırken aynı eleştiriyi yapıyor, aynı yeri gösteriyor gibidir. Aradan yarım yüzyıl geçtikten sonra her üç roman da gücelliğini koruyor. Değişen pek çok şeye, teknolojik ve iktisadi "gelişim"e karşın, değişmeyen bir şeyler olsa gerek!


alıntı