Rosa Parks, düş kuruyordu cam kenarında. Otobüs Alabama’nın varoşlarından merkezine doğru yeni yolcular alarak ilerliyor, Rosa Parks, her durakta düşüne ara verip, siyah teninin içinde yanan gözlerini kapıya dikiyordu. Düş kesintilerle birkaç durak daha sürdü ve Rosa Parks, beyaz bir gölgenin ağırlığıyla gözlerini açtı.

Başında dikilen beyaz adam kendisine yer vermesini bekliyordu. Daha doğrusu emrediyordu. Rosa Parks, adamı süzdü. Keşke yaşlı olsaydı. Keşke hasta ya da özürlü olsaydı. Rosa Parks yer vermede geciktikçe adam kelimelerini gırtlağına indirip gargara yapıyor, anlaşılması zor cümlelerinin arasında sık sık “Jim Crow” adı geçiyordu. Çünkü bu eyalette Jim Crow Yasaları geçiyordu. Rosa Parks, bir rüyadan aniden uyananların üzerlerinden hemen atamadıkları düş parçalarına kapandı, onları vermemek için koltuğunun demirlerine sımsıkı yapıştı ve sonunda koltuğundan kaldırıldı. Hayır kaldırılmadı. Gıcırtılar çıkaran paslı bir çivi gibi söküldü yerinden ve hapishaneye çakıldı. Zira Jim Crow Yasaları’na göre zenci yolcular beyaz yolculara otobüste yerlerini vermek zorundaydı.

Rosa Parks’ın bir otobüs koltuğunda bıraktığı düşlerini 26 yaşındaki siyah bir adam buldu: Martin Luther King. “Bir düşüm var!” diyerek Parks’ın yarıda kalan rüyasının tabirlerini yaptı yaşadıkça. Yaşadıkça hakikat anıtlarının hayal kaideleri üzerinde durduğunu gösterdi. 22 yaşında öğretileriyle tanıştığı Mahatma Gandhi’yi hatırladı King. Yaşasaydı ne yapardı Gandhi? Ne yapardı Amerika’da bir zenci olsaydı? Şüphesiz bir otobüs boykotu düzenlerdi. Mademki beyazların oturarak, zencilerin ayakta seyahat etmeleri isteniyordu, o halde zenciler ayağa kalkmalıydılar, fakat sokakta. Tam 382 gün sürdü direniş. Gandhi’nin küllerini gülümsetti ilk zafer. Otobüslerdeki ayrımcılık yeni bir yasayla kaldırıldı. Alabama’yı Geliştirme Derneği Başkanı Martin Luther King’in evine atılan dinamit, gökyüzünde patlayarak bir havai fişek gibi düşsel renklere ayrıldı.

Sırada rüyanın yeni tabirleri vardı. Siyahlar oy kullanamıyor, birçok alışveriş merkezinde beyazlarla birlikte çalışamıyordu. Atlanta’da yanına aldığı 33 gençle bir alışveriş merkezinin kafeteryasına oturdu Martin Luther King, ayrımcılığı protesto etmek için. Bağırıp çağırmadılar. Şiddete başvurmadılar. Sadece oturdular bir arada. 33 siyah adamın beyazların alışveriş ettiği bir kafeteryada yan yana oturması ne kadar korkunçtu! Güvenlik güçleri çok geçmeden çarşının içerisindeki bu siyah lekeyi sildi ve otuz üçlük tespihin imamesi King’i yargı önüne çıkardı. Mahkeme Martin Luther’i suçlu bulmak isterdi. Ne yazık ki onu mahkum edecek bir kanıt yoktu ellerinde. O halde bütün dosyalar taranmalı, King’in bilinmeyen suçları ortaya çıkarılmalıydı. Sonunda operasyon başarıyla tamamlandı ve Martin Luther King birkaç ay önce işlediği basit bir trafik ihlali gerekçe gösterilerek Reidsville Eyalet Hapishanesi’ne gönderildi.

Hapishane kapıları bir kez açılmaya görsün, bir kez mahkumu sevsin taş duvarlar, arkası gelirdi bu konukseverliğin. İşte zencilerin haklarının arandığı bir başka gösteri sonunda köpeklerle üzerlerine saldırılmış, basınçlı sularla yerlerde sürüklenmişler ve sonunda kendilerini Birmingham cezaevinde bulmuşlardı. King olanları yadırgamıyordu. İnsanlığın hasımları görevlerini yapıyordular. Acı olan dostların suskunluğuydu. Hem şiddete başvurmadan yapılacak eylemler meyvelerini bir gün verecekti, kendileri tadamasa da. Sorunlara gözünü yuman halk bir gün vicdanıyla karşı karşıya kalacaktı. Birmingham cezaevinden yazdığı o büyülü mektubunda şöyle diyordu King: “Acı deneyimlerimizden biliyoruz ki, ezenler özgürlüğü asla gönüllü olarak vermezler; ezilenlerin özgürlüğü istemesi gerekir.”

King, Gandhi gibi gücünü Tanrı’dan alıyordu. İnsanın Tanrı’yla olan ilişkisi üzerinde israrla duran Martin Luther, “Paul Tillich ve Henry Nelson Wieman’ın Düşüncelerinde Tanrı Kavramının Karşılaştırması” adlı bir doktora tezi vererek bu arayışını bir temel üzerine oturtmaya çalıştı. King’e göre insanın kurtuluşu ne Walter Rauschenbusch’un iddia ettiği gibi toplumsal ilerleme ne de Wieman’ın ileri sürdüğü gibi tek başına “us” aracılığıyla gerçekleşebilirdi. Kurtuluş için, Tanrı’nın yol göstericiliğine teslim olmaktan başka bir çıkar yol yoktu.

25 defa tutuklandı King, 10 milyon kilometre kat etti bu yolda. 2.500 konferans verdi. 5 kitap, sayısız makale yazdı. 4 kez suikasta uğradı. Nobel barış ödülü aldı. Kapak oldu Time’e. “Yılın adamı” dendi ona. Sonra aynı dergi “Sakıncalı” ilan etti onu. Çünkü bir türlü tatmin olmuyordu. Vazgeçmiyordu Rosa Parks’ın düşlerini tabir etmekten. Çünkü o vadesi gelmiş çeklerin artık bozdurulmasını istiyordu.
*alıntıdır