Ayaklarımın ucuna yığılan şarkıları kurşuna dizdim az önce. Şerefli öldü onlar da, tıpkı göğümden bir bir düşen yıldızların gibi... İstemiş miydin yasaklı bir sevdanın selasından sonra adımızı duymayı, istemiş miydin yaşamı hep kıl payı kaçırmış gözlerimi şarkılar gibi ayaklarımın önüne sermeyi? Oysa yemin etmem derken bile kelamından dökülüyordu aşk, oysa sen, bütün ihtişamıyla yuvasından çıkardığın beklemelerini bile ilmek ilmek işliyordun yüzüme. Toprağındım ya, yağmursuz kururum dediğin anlar için kanımı döküyorum bak; şimdi ne olur biraz daha iste hadi; söz, yüzünü ömrüne rehin veren gökyüzünü bir daha göremeyeceksin çünkü...


Hatırla; "Sessiz sağ kanadı kırık meleğim; nazarına alıpta beni yıllarca ısıtıcağını bildiğim, özlemini kanayan yarana sarmadan bin bir ümitle sabitleyeceğin, gözü(nün)mün nuru/ruhu eksiğini gözlerimle tamamlayan ateşim, sendin beklenen."
diyen de sendin, değil mi?



Yüzüm iklim iklim sana değiyor aslında. Baharın içten huzurunu, kar tanelerinin masum dokunuşunu hissediyorum seninle. Denize vurdukça aksin, seninle dinleniyorum sonbahar soğuğunda. Zamansın sen, sargılı bakışlarımı sana atıyorum usulca, biliyorsun artık; düpedüz sürgün bir ölüme gidiyorum.


Bu gece ne benim ne de sen, kan bulaşığı diyarın en çelimsiz mabediyim yaralarımın ibadetinde. İçimde alabildiğince ceset var senin bıraktığın, ve o koca dünya gömülmek için bende. Yüreğim buzdağının eteklerinde, yana yakıla çarpıyor şimdi yokluğuna. Az ötende boğuluyor yaralı yüzüm, az ötende; yağmaladığın simli aynaların en umarsız boşluklarında buluyor beni. Anla, kanla sıvıyorum günahlarımı sen kırk kilitli kapının ardında eserken...

Yatağımda usulca dönüyorum, duvarın beyazında hiç unutmadığım yüzünün türlü türlü gülümsemesi var. Heyecanı var bakışlarının, evet hala bir yerden umutla bakıyorsun gizli gizli. Ah düşünenim, düşleyenim, şimdi sana mı inanmalı yoksa hiç bitmeyecek dediğin aşkına mı?
Bilirim, öleceğimden çekip çıkarıyorum nefreti gün yüzüne, dargınım ya, son kez yalan söylüyorsun yaşadığım anlara. Oysa bir yerden başlamalı yelken açmaya, bir yerinden inanmalı yarınımızın olduğuna. Islak yanıyor alnım, bir yerinden tutmalı ellerimizi düş adına...
Hadi öp düşlerimi, kokuyorken hala buselerinin denizi... Öp düşlerimi, tanrıya sözüm var; şuracıkta sustur beni...
Üzgünüm, katillerini vuramazsın bu şehrin, sadece şehri terketmen yeterliydi gülüşten sabahlar yapmaya, biliyordun sen de birgün senden başkasının muzip bir yalnızlığa hapsedeceğini bizi, biliyordun sende başlayan sende biterdi. Oysa önemli olan yaralara rağmen bir bedeni ayakta tutmayı bilmekti, gör; seni bulmadan ıslatmam dudaklarımı bunca yağmur içinde, seni duymadan hiçbir şarkıyı sesinle söylemem, seni görmeden hiçbir göze görünmem, yalnızca sen, ölsem de kalsam da; evet, cinayetimin ipucu bile sen...

Değme yarama, kanlanır ellerinin sıcaklığından,
Avare bir çiçek gibi yamaç diplerinde yeşerir oldum soğuğunda, daha bir kanar oldu ömrüm ayak altlarında. Şimdi ben desemki az kaldı, gidiyorum, zordayım, hatta biraz da mecburum, bilirim inanmazsın, bilirim yankısızlığında canlanır ellerin, dokunmazsın susuşundan akan benim yaşlarıma.

Oysa ne çok vardık biz, bedeller ödeyip de düşmüştük yola, gömülü umutlarımızı çıkarmıştık tanrının mirası gibi, dedim ya; geçtiğin yerleri öpüyorum hala, bendeyim sendesin, önemi yoktu diye atmıştık bütün yüklemleri cümlelerimizden; tek başına özneydik hayata, virgüller biriktirmiştik çünkü, dedim ya; gülmek istediğinde yüzünü gözlerine serpen başka bir gökyüzün olmayacak bir daha...

Oysa ne çok vardık biz...
Şimdi aynalarda hatıra kalan yalnızca müsvette bir ben...


alıntı