Yolculuk

Tuhaf bir adam çıkageldi kasabaya bir gün. Öyle elini kolunu sallayarak da değil, otuz beş atlı arabayla. Yabancıların yolunun düşmediği, en fazla iki yılda bir posta arabasının uğradığı kasaba için büyük bir olaydı bu. Adam, konvoyu kasabanın batı ucundaki, kimsenin kime ait olduğunu bilmediği, yıllardır boş, dokunulsa yıkılacak gibi duran iki katlı ahşap binaya götürdü. Yol boyu peşlerinden gelen kasabalılar hayranlıkla, yabancının arabalardaki yüzlerce sandık indirildikten sona sürücülere keselerle altın vermesini izlediler. Arabalar uzaklaşırken adam bir sandığın üstüne oturup sigara sarmaya başladı. Üzerinde tertemiz ve rengarenk ipekli giysiler vardı. Keskin yüz hatları ve sigara saran parmaklarının ciddi hareketleri, saygın bir adam olduğu izlenimi uyandırıyordu.
Kasabalılar içten bir konukseverlikle kendisini selamlayıp, yüklerin taşınmasına yardım edebileceklerini söylediler kibarca. Adam ayağa kalkıp, hepsinden ve o güne dek gördükleri herkesten uzun boyuyla karşılarında durdu. Uzunca bir süre tek tek gözlerinin içine baktı. Daha sonra bu olay konuşulurken kasabalılar, adamın akıllarını ve yüreklerini o delici bakışlarıyla gördüğü konusunda hemfikir olacaklardı. Kimseyi atlamadan hepsini süzdüğüne emin olunca adam sert bir dille adının Gaspar olduğunu, bundan sonra bu evde yaşayacağını söyledi. Yardım istemiyor, kendisini rahat bırakacaklarını umuyordu. Kasabalılar bu şekilde bir terslenmeyi beklemiyorlardı ama adamın iri yapısı, kaslı kolları ve özellikle de bakışları yeterince caydırıcıydı üstelememeleri konusunda. Yenilgiyi kabullenip süklüm püklüm evlerine döndüler. Gün boyu başka işlerle uğraşıyor görünseler de akılları batı ucundaydı. Hele içlerinden biri, peşlerine düştüğü araba sürücülerinden, sandıkların kitap dolu olduğunu öğrenince merakları dayanılmaz bir hal aldı. Birbirlerini yüreklendirip ahşap eve doğru yola koyuldular.
Gaspar sandıkları taşımaya başlamıştı bile. Kasabalıların çekingen, evin etrafında halkalandıklarını hiç görmedi sanki. Bundan sonraki üç gün ve gece boyunca, bu meraklı izleyici topluluğu karşısında, dünyanın en ıssız köşesinde, dünyanın en doğal işini yapıyormuşçasına rahat, yemek ya da uyku için bile ara vermeden sandık sandık kitap taşıdı eve. Sıra son sandığa geldiğinde üçüncü gecenin sabahı olmak üzereydi. Gaspar sandığı sırtına alıp, artık yorgunluktan titremeye başlamış bacakları üzerinnde doğruldu. Ağır yüküyle kapının eşiğine geldiğinde, günün ilk ışıkları Zeus'un kıvılcımı gibi çarptı yüzüne ve oracığa yığıldı. Kolları sandığın üzerinde, başını bu rahat yastığa koyup tam bir hafta sürecek bir uykuya daldı.
Bu üç günlük heyecanla hayatlarında hiç olmadıkları kadar yorgun düşen kasabalılar da dinlenmek üzere mevzilerini terkedip kasabaya döndüler. Dinlenip kendilerine geldikten sonra, kasabaya yerleşen yabancıdan başka bir şey konuşmadılar günlerce. Doğal olarak konuşmalar, Gaspar'ın kim olduğuna, neden buraya geldiğine ya da ne yapacağına ilişkin varsayım ve söylentilerle yüklüydü. Kimileri Gaspar'ın çok soyla ve zengin biri olduğunu, yüz kızartıcı bir suç işlediği için sürüldüğünü düşünüyor, cömertçe dağıttığı altınları hatırlatarak bu görüşü desteklemeye çalışıyordu. Kadınlar tam bir dayanışma örneği göstererek tek varsayımda birleşmişlerdi. Erkeklerini incitmemeye özen göstererek Gaspar'ın yakışıklılığını uzun uzun övdükten sonra söylediklerine bakılacak olursa işin içinde aşk vardı. Genç adam karasevdaya tutulmuş, sevgilisine kavuşamayınca da inzivaya çekilmeye karar vermişti. Ters tavırları da içindeki bu derin üzüntüden kaynaklanıyordu. Bu iki sav epeyce yandaş toplamasına karşın sandıklar dolusu kitabı açıklayamıyordu. Çok azı okuma yazma bilen kara cahil kasabalılar, bu kadar kitaba akıl sır erdiremiyorlardı. Yaşamları hurafeler, büyüler ve kocakarı ilaçlarıyla kuşatıldığı için ilk önce Gaspar'ın bir büyücü, kitaplarınınsa dünyanın en kara büyülerini taşıyan lanetli kitaplar olduğunu düşündüler. Gaspar gerekirse çocukları bile kullanarak korkunç büyülerini yapacaktı bu ıssız yerde. Ne var ki, kafalarındaki kara, kuru, çirkin, pis pelerinlere sarınmış büyücü görüntüsü Gaspar'ın tertemiz giysileri ve özellikle de güzelliğiyle uyuşmadığından, en fazla da gönlünün bir tarafını ona kaptırmış kadınlar tarafından bir kenara bırakıldı bu düşünce. 'Kitapları varsa var, ne olmuş! ' larla geçilen dönemeç sonunda, kasabalarına yerleşen bu garip yabancıyı kendi haline; bilinmeyenlerin, anlaşılamayanların çözümünü de zamana bırakma kararına varıldı.
Her şeyiyle kasabanın merak ve ilgi odağı olan Gaspar'sa düşünülüp söylenenler umrunda değilmiş gibi görünüyordu. Uyandıktan sonra ilk yaptığı kasabaya inip yiyecek bir şeyler satın almak oldu. Bunu o kadar mesafeli bir şekilde yaptı ki, kasabalılar bir iyi niyet gösterisi olarak bile değerlendiremediler. Bir kaç gün boyunca da kaç ekmek, ne kadar süt aldığı konuşuldu yalnızca. Kendileri gibi sıradan şeyler yediğini görünce büyücü olmadığı konusunda tümden rahatlamışlardı ama bu sıradanlık bir o kadar da hayal kırıklığına uğratmıştı onları. Yumurta yerine aytaşı yemesini bekliyorlardı belki de kimbilir!
Zamanla heyecan yatıştı, kasabalılar bu yakışıklı, yalnızca yiyeceği bittiğinde ve arada sırada da saatlerce kayalıklarda oturup okyanusu seyretmek için dışarı çıkan yabancıya alışmaya başladılar. Alışmaları meraklarının dindiği anl***** gelmiyordu kuşkusuz. Ahşap evin etrafındaki ağaçlarda kuşlar değil çocuklar konaklar olmuştu; Başlangıçta zevkle yaptıkları, sonradan görev halini alan işleri, Gaspar'ın yaptıklarını izlemek ve tüm ayrıntılarıyla büyüklere anlatmaktı. Çocuklar sıkılmakta haklıydılar çünkü Gaspar sürekli okuyordu. Büyükler buna önce inanmadılar, doğru olduğunu anlayınca da, yaşamını böyle harcayan birine nasıl acınması gerekirse öyle acıdılar.
Gaspar sayısız aylar boyunca okudu, okudu… Gözlerini dinlendirmek için okyanusu seyrederken bile ezberlediği bölümleri tekrarladı içinden. Okudukları konusunda çok seçici değildi, işin aslı neden okuduğunu da bilmiyordu. Tek bildiği, mutluluk diye bir şey varsa eğer, sonunda onu yakaladığıydı. Tüm geçmişini, kim olduğunu unutmuşa benziyordu. Doğum günü kavramı olsaydı, kasabaya geldiği günü kutlardı herhalde her yıl. Mutluydu ve eğer şimdiki gibi yaşamaya devam ederse mutlu olacağını biliyordu.
Ve bir gün Gaspar'ın ilk ziyaretçileri geldi kasabaya tozu dumana katarak; dört atlı. Üstlerindeki tuhaf giysiler, kafalarındaki tüylü şapkalar, uzun ve alışılmadık görünümdeki saç, sakallarıyla daha çok panayır soytarılarına benziyorlardı. Oysa bellerinde sallanan keskin kılıçlırı ve kibar davranışlarıyla -özellikle kadınlara karşı! - soytarılardan öylesine farklıydılar ki! Toplanan kalabalığı danseder gibi kıvrılıp bükülerek selamladıktan sonra şapkalarını öne doğru sallayarak kendilerin tanıttılar. Athos, Pathos, Aramis ve D'artagnan. Kasabalılar daha şaşkınlıklarını üzerlerinden atamadan, kılıçlarını havada birleştirip haykırdılar: 'Birimiz hepimiz için, hepimiz birimiz için! ' Bu kadarı da çok fazla gelmişti doğrusu, kalabalık çil yavrusu gibi dağıldı.
Ondan sonraki dört gün ve gece boyunca ahşap evden kahkaha, şarkı sesleri gelirken, çevredeki ağaçların dalları büyüklerin ağırlığı altında esnedi durdu. Beş adam şarap içtiler, sohbet ettiler. Zaman zaman şarkı söyleyip komik hareketlerle dansettikleri de oldu ama kuşkusuz en sık, şu, kasabalıların yüreğini ağzına getiren narayı attılar. Konukların kılıçlarıyla, Gaspar'ın bir yerlerden bulduğu sopayla katıldığı bu sahne çok uzun bir süre çocukların en gözde oyunu oldu. Böylesine hareketli bir konukluk döneminden sonra dört adam yine geldikleri gibi gitti, Gaspar hiç bir şey olmamış gibi, eski düzenine döndü.
Yaşananların en ufak ayrıntıları da anlatıla anlatıla tükenmeye yüz tutmuşken bir konuk daha geldi. Bu seferki diğerlerinin tersine gösterişsiz, yoksul giyimli genç bir çocuktu. Doğru Gaspar'ın evine gidip tekrar kasabaya döndü. Merakla onu dinleyen kasabalılara, Bayan Clarissa Harlowe'un ulağı olduğunu, Bay Gaspar'a bir mektup getirdiğini ve şimdi de onun yazacağı cevabı götürmek üzere beklediğini anlattı. Pek ağzı sıkı bir ulak sayılamayacağından kısa bir süre sonra Bayan Clarissa Harlowe'un acıklı öyküsünü herkes öğrendi. Kadınlar gözyaşlarına boğulup bunu en başından beri bildiklerini, söylediklerini hatırlattılar; varsayımlarının doğrulandığı düşüncesi çok mutlu etmişti onları. Bu yüzden Clarissa'nın Gaspar'ın sevgilisi olmadığına ikna edilmeleri çok zor oldu. Zamanı gelince ulak cevap-mektubu ve kasabalıların Bayan Clarrisa'ya selamlarını yüklenip kasabadan ayrıldı.
Gaspar'ın kendini kitaplarına gömdüğü, gittikçe daha da seyrek dışarı çıktığı uzunca bir sessizlik dönemi yaşandı sonrasında. Tamamen normal akışında geçen günlerdi. Kasabalılar tarlada, çiftlikte, kapalı alanlarda çalışıyor, günlük dertleriyle uğraşıyorlardı. Gaspar'la uğraşmıyorlardı artık, ondan çok daha önemli işleri vardı. O da bundan fazlasıyla hoşnut, deyim yerindeyse huzur içinde yaşayıp gidiyorlardı. Sessizlik Gaspar'ın son konuğuyla bozuldu.
Bir şeyler olacağı günler öncesinden belliydi. Önce bir yağmur başladı ince ince. Yaz yağmurunu andırıyordu başlangıçta ama değme kış yağmurları bile bu kadar uzun sürmezdi. Yaşlılar belleklerini yoklayıp böylesini hiç görmediklerini söylediler kendilerinden emin bir şekilde. Ardından gökyüzünün rengi değişti, daha doğru bir deyişle renklere boğuldu hava. Gökkuşaklarıyla çevrelenmiş toprak bile farklı kokuyordu. Kimse bu değişiklikleri neye yoracağını bilemiyordu, herkes tedirgindi. Gaspar bile her zamanki kayıtsızlığından sıyrılmıştı. Ama bir farkla; yağmur hoşuna gitmişti. Saatlerce yağmurun altında, yüzünde mutlu çocuk ifadesi, iliklerine kadar ıslanana dek dolaştı.
Sonunda yağmur dinmeye yüz tuttu. Yere düşen son damlalarla birlikte doşarı fırlayan kasabalıları yeni bir şaşkınlık bekliyordu. Karşılarında güzellik ve çirkinliğin ne olduğunu anlatmak için yaratılmış bir kadın ve boynuzlu bir hayvan vardı. Belinden aşağılara kadar uzanan gür ve dalgalı saçlarıyla kadın su şeffaflığındaydı. Giysileri dünyanın tüm renklerini üstünde taşıyordu. Gözlerine bir kez bakanlar, yitip gitme korkusuyla, ikinci kez bakmayı göze alamadılar bile. Yanındakiyse, o güne dek yapılagelmiş bütün iblis, canavar tanımlarına uyan, görenin unutamayacağı bir yaratıktı. Yüzünde, yüz denebilirse buna eğer tabii, burun yerine göğe doğru uzanan, birbirine paralel iki boynuz vardı. O kadar iri ve ağırdı ku bastığı yerlerde küçük çocukların düşüp kaybolabileceği çukurlar açılıyordu. Ve tüm bu çirkinliğiyle korkutucu değildi. Tersine, bilgece ve neredeyse sevimli denebilecek sıcak bir hali vardı.
Kime geldikleri belliydi…
Hayvan ahşap evin önünde, görüntüsünden hiç beklenmez bir uysallıkla beklerken kadın ve Gaspar üç gün ve gece boyunca seviştiler. Nasıl seviştiler bilinmez ama çıkardıkları sesler üç gün boyunca kimseyi uyutmadı.
Sonradan olan va kasabalıların asla öğrenemediğini ancak öykü anlatıcısı olma ayrıcalığını kullanarak bilebiliyoruz.
Seviştikten sonra konuştular. Daha çok kadın konuştu, Gaspar'sa dinledi kafasında binbir düşünceyle, Kadın Macondo'dan, Marquez'in yüz yıllık yalnızlık ve dört yıllık yağmur bağışladığı, olağanüstünün olağan olduğu köyden geliyordu. Yağmur insafsızca devam ediyordu ve biliciler bu gazabın nedenini bulmak için ellerinden geleni yapmışlırdı. Sadece bu yolda yapılanları anlatması bir gününü aldı kadının. Sebep Gaspar'dı. Yağmurun durması da yalnızca onun elindeydi. Gaspar büyük bir şaşkınlıkla, belki de ilk kez 'neden? ' ve 'nasıl? ' sorularını sıraladı. Kadın belli ki onun bilmezliğine acıyarak ' Çünkü' dedi, ' hep ve yalnızca okuyorsun! Aslında yaşamıyorsun yani! Kasabalılar okumuyorlar ama varoldukları yeryüzüne ve insan kardeşlerine senden daha fazla ödüyorlar borçlarını. Senin borç hanendeyse, yağmurun mahvettiği bir köy var en başta! Biliciler derler ki, ancak şu yanımda getirdiğim gergedanla okyanusa açılırsan kalkacak lanet.' Gaspar 'Ben böyle mutluyum…' demeye hazırlanırken kadın sabırsızca ' Mutluluk! ' dedi. ' Gerçek mutluluğun ne olduğunu anlayamazsın şu halinle, kimse de anlatamaz sana. Üç okyanusu aşarken, bu yolculuğun anlamıyla birlikte öğreneceksin onun ne olduğunu! '
Kadın son olarak ' Macondo'da bekliyorum! ' dedi gülümseyerek. Işıltılı, insanca bir gülümseyişti bu, belki o güne dek hiç gülünememiş. Gaspar'la sevişmesi onu biraz olsun gerçek dünyaya çekmek, anlatacaklarını kaldırabilmesini sağlamaktı ama hiç hesapta olmayan bir diğer dünya gerçekliği gelmişti başına; aşk! Gaspar'dan ayrıldığına hiç beklemediği kadar üzülerek, yine bir sağanak eşliğinde ayrıldı kasabadan.
Gaspar'ın ne düşündüğünü öğrenmek öykü anlatıcısı için bile mümkün olmadı..
Bilinen, Gaspar'ın bir kaç gün sonra, kasabalıların tanıklığında, yaratıkla birlikte okyanusa açıldığı. Kasabalıların torunlarının torunlarına kadar ulaşacak bir söylence yığını bırakmıştı geride.
Bu ayrılık sahnesinden Gaspar'ın payına düşen bir cümle oldu, yol arkadaşına şöyle bir baktıktan sona büyük bir kararlılıkla küreklere asılırken söylediği:

E LA NAVE VA!



alıntı