Artık konuşacak hali kalmadı genç adamın. Her yeri hüngür hüngür ağlıyordu sessizce. Bir tek laf etmeden öylece daldılar hayallerine. Genç adam bir süre sustu ve sonra yerinden kalktı. Artık oyunun son perdesine yaklaştığını hissedebi-liyordu gece.
Belki göremiyordu ama ağzını açıyordu, ağzını ne kadar açarsa açsın bağırmaya yetecek ne güç, ne de heves kalmıştı. Düşüşün henüz başında olduğunu daha sonra kavrayacaktı. Uçsuz bucaksız bir düzlem içinde, ne bir kutup yıldızı ne de elektronik pusulalar. Görme yetisinin olmaması yetmiyormuş gibi, yabancılaşmaya başlayan dokunma duyu-suna rağmen esrarengiz bir biçimde dokunduğunu hissede-bilmişti. Artık isyan bayrağı çekmiş olan kulaklarıyla nasıl bir uzlaşmaya varabileceğini düşünecekti.

Genç adam gerildikçe gece de gerilmişti. En sonunda ge-ceye yakın bir noktada durup eğilerek, sordu ve bu cellatların acımasızca işkence ettikleri son geceydi. Şiir yüzlü kız masa-daki yiyecekleri geri götürürken genç adam hala orada otur-makta ve düşünmekteydi. Pencerenin dışında gördüğü man-zara yeniden zihnine doldu ve büyük bir umutsuzluğa kapıl-dığı hissiyle boğuşmaya başladı. Böyle olmamalıydı
Hava kararmıştı. Gökyüzünde kusursuz bir dolunay ışı-maktaydı. Ama bir tuhaflık vardı gökyüzünde. Bunu umur-samadı. Şiir yüzlü kız yaklaştı ve artık odasına çekilmesinin vaktinin geldiğini belirtti. Ona katılıyordu. Pencereleri örülü bir oda bu evdeki en güvenli yer olmalıydı. Odasına girerken yine holdeki küçük kapıya baktı.
Şimdi odasındaydı. Bir süre karanlıkta düşünmeye başladı. Pencerenin olması gereken yerdeki sağlamca örülmüş tuğla-ları kontrol etti. Yerlerinden kımıldayacak gibi görünmüyorlardı.
Yatağına uzanıp, cellatların, kendisine söylediklerini tek-rarladı zihninde. Anlamsızdı. Sonra rüyasında gördüğü cellat-la, kendisini kaçıran cellatların birbirlerinin kopyası iki ayrı zihin olduğunu düşündü. Ve rüyasında, gördüğü cellatların gözlerinde, daha önce ilk celladı gördüğünü anımsadı. Aklını zorlayarak geçmişe dönmeye çabaladı, boşunaydı. Bilmediği çok önemli bir şey vardı. Çok önemli ve çok basit, bu onun buradan kaçış biletiydi.
Düşünmemeyi öğrenecekti, nasıl düşünülmeden düş gö-rüleceğini. Yere ne kadar yaklaştığını anlayamıyordu. Beyniy-le zemin arasındaki uzaklığın bitişinin ayrımına çok geç var-dı. Beyninin içindekilerin yere saçılışını izledi. Kandan bir sı-zıntı üzerinde yüzen umutlar, üzüntüler ve düşler. Zemin rengindeki renk değişimini göremedi, görseydi ne olurdu, daha önce yeteri kadar hayal etmişti. Yeniden hayallere daldı.
Vakti yoktu. Her şeye rağmen bir şeyler yapması gerekti-ğini biliyordu. Ya da zihni onu aldatıyordu, belki yumuşak yatağına uzanıp bütün olacaklara razı olmalıydı. Boşluğun i-çinde kaybolmak, ölmekten daha iyi değildi
Yavaşça yerinden kalktı ve pencereyi açtı. Dışarıda hiç ı-şık yoktu. Acaba dışarı çıkmalı mıydı? Aşağı baktı, zifiri ka-ranlıktan başka bir şey göremiyordu, burası da mı boşluktu yani burası da mı aslında yoktu, bilemiyordu. Sonra gözleri karanlığa alıştı, yeniden cellatların söyledikleri aklına geldi.
“Hayat sana iki seçim sunar, ve ikisinin de yollarını baştan belirler. Sana kalan bu kesişim noktalarında önüne bir prob-lem çıktığında, bir karar vermektir. O halde ya işbirliği yapa-caksın ya da öleceksin”
Tavandan vuran güçsüz ışığa çevirdi yüzünü ve devam et-ti. Şimdi o cellat yüzü çok daha iyi seçilebiliyordu. Nasıl olu-yor bilmiyorum ama diye düşündü, ben bu celladı bir yerden tanıyorum.
“Sana seçmen için sunulan kararlar seçsen de seçmesen de çoktan yaşama geçmiş olurlar. Yalnızca sen seçmiş oldu-ğun kararın zaman tabakasına bir geçiş yaparsın. Ama ne ya-zık ki seçmemiş olduğun karar, ayrı bir sen ile diğer tabakada kalır ve orada yaşamayı sürdürür.”
O akşam cellatların odasında duyduğu konuşmaları bir bir anımsadı sessizce.

kaynak öyküler