Her şeyin bir zamanı vardı, hüznün bile....Aşklar ilkbaharda doğardı aşkını papatyalar ve güllerle anlatabilmesi için sevgilinin....Sancısına inat doğanın kıpırdanışı, rahmet pınarları yağmurların toprağın diriliş suyunu verdiği, yeşilin hakimiyetini ilan ettiği, coşkunun ayları ilkbahar ayları değilmiydi...Gönülde tabiatın bu sesine karşı çıkamaz, coşmaya, hissetmeye başlardı, üstündeki ölü toprağını atar mazideki aşk duygusunu hatırlamaya başlardı...

Sonra...Esmeye başlardı rüzgar bir yandan dökülen yaprakları kovarken yerden.....Bir yandan aşkın ateşini söndürüp kovmaya başlardı gönülden. Sanki kırmızının sarıya dönme, aşkın hüzne dönme vakti gelmişti...Acıyı hissetmeyen gönül hüznün ızdırabına hazırlanıyor...Aşk yanığının üzerine hüzün kremini sürerken acı hissedeceğini tahmin bile edemitordu...Derman dediğin şeyin dert olduğunu bilse hüzne hoş geldin dermiydi? Ama adettendir yeni gelene yer açmak ve buyur etmek; yani gelene her sene aynı şeyi getirsede devir teslimi geçiktirmenin bir alemi yoktur ve her yeni gelenin getirdiği umuttur..Hüzündür ve sonbardır belki umudu hatırlatan ve gelen gideni aratır...

Hüzün artık sarıdır, sarı artık hüzündür, sarı sonbahardır, sonbahar sarıdır, Eylül'dür....Eylül ayrılıktır, Eylül buluşma vaktidir ancak sevgilinin beklediği ve sevgilinin bir türlü gelmediği aydır...Yazın yağmamakta inat eden yağmur, zira sevgilinin gözyaşı ile sonbaharda inecektir yeryüzüne...Beklenen rahmet gökten, dökülürdü yarin gözünden...Belki aşina değildi göz buna, unutmuştu yaz boyunca yaşlar akıtmayı; ama sırası geldiğinde unutulan davranışlar unutulan aşklar gibi hatırlanırdı....Acıyla akna yaşlar sancıyla biten aşkları hatırlatırdı ve hüznü onlardan daha iyi anlatan olmazdı....

Sonbaharsın, sarısın, eylülsün,
Yare hediyenmidir?
Ayrılık ve hüzün....

kaynak gerçek aşk hikayeleri..