Eczanenin akşam müşterileri hep kerli felli, efendiden, görmüş geçirmiş insanlar. Size bunlar arasında şöyle rasgele bir eski başvekil, bir eski meclis reisi, eski bir sefir-i kebir, bir emekli erkanı harp miralayı, tanınmış bir saz sanatkarı, bir de ünlü fenni sünnetçi sayabilirim. Hangi semtin hangi eczanesi bu kadar değerli insanı sinesinde toplayabilmiştir.

Kaç para eder başvekilin eskisi, elçinin, miralayın emeklisi demeyin. Ben emekli bir miralayı vazife başındaki bir orgenerale değişmem. Vazife başındaki general şüphesiz daha dinçtir, enerjiktir, uyanıktır, oraya buraya koşar, çalışır didinir filan ama, nerede emekli miralaydaki o olgunluk, o durmuş oturmuşluk, o dünyaya serin serin uzaktan bakabiliş, olayları sakin sakin muhakeme edebiliş kabiliyeti... İktidardaki başvekil de öyledir. Astığını asar, kestiğini keser. Radyolar en abur cubur sözlerini halka mühim mühim üç dört övün tekrarlar dururlar. Adamın dediği dedik, çaldığı düdüktür. Böyle olduğu için de her istediğini yapabilen toy ve şımarık bir çocuğu hatırlatır. Halbuki eski başvekil öyle mi? Eski başvekile daima “Sen gelirken biz gidiyorduk evlat,” diyen babacan, tecrübeli bir hal vardır. Aslında yenisinden daha olgun bir insan olmayabilir. Ama dış görünüşü insanda öyle bir tesir uyandırır. “Bu da malın gözü idi.” Dersiniz. “Filan meselede az zorbalık mı etmişti. Ya falan mesele hakkında verdiği o meşhur, diktatörce demeç?” Ama ne de olsa onlar arkada kalmıştır. Her geçmiş şey gibi tatlı bir hatıra sisine bürünmüştür. Halbuki beriki hala başvekildir, başınızda, tepenizdedir. Size bir fenalık edebilir, sizi işinizden attırır, vekalet emrine alır, vakitsiz emekliye çıkartabilir. Öbürü gibi eczanede uslu uslu sıra bekleyen bir vatandaş değildir. İnsan değil miyiz, kudretliyi çekemez, düşmüş olanı bize benzediği için severiz.

İşte bizim eczaneye gelen eski başvekil de ancak sadrazamlıktan indikten sonra sevimli olmaya yüz tutmuş bu çeşit bir adamcağızdır. Fazla konuşmaz. Enjektör kaynayıncaya kadar biraz oturur, büyük küçük herkese hal-hatır sorar. Sade eski meclis reisine, emekli miralaya, sefir-i kebire, eczacıya değil, hakire bile, kalfa Recep’e, aspirin almaya gelen arabacı İbrahim çavuşa bile... İçimizden “Aşk olsun yahu” deriz. “Ne alçak gönüllü adam, ne demokrat adam, ne insan adam. Bak, bir bir hepimizin gönlünü aldı.” Halbuki Hacı bey de geldiğinde herkesle konuşur şakalaşır da hiç birimizin aklına Hacı beyi bu alçak gönüllülüğünden ötürü övmek gelmez. Böyledir işte dünya...

Başvekilin zoru neresinden bilmem ama Recep’in söylediğine bakılırsa Hacı bey de, Sefir-i kebir gibi testoviron yaptırıyormuş. Gülmeyin lütfen; Testoviron’u sade metreslerinin takazasından kurtulmak isteyen miadı geçmiş zamparalar değil, prostata tutulmamak için uslu akıllı efendiler de yaptırır. Gerek Hacı beyin, gerek sefir-i kebirin bu ikinci kategoriden olduklarını belirtmeyi hakkaniyet borcu bilirim.

Miralayımıza gelince, hamdolsun onun böyle bir sıkıntısı yoktur. O eczaneye akşamları iki üç laf atmaya gelir. Miralayımızın adı Nazım bey (Gümülcüne). Gümülcüne onun soyadı değil, sadece askerlikteki alameti-farikası. Sınıf arkadaşı ve adaşı öbür Nazım beyden, Nazım (İstinye) den ayırt edilmek için kendisine böyle deniyor.

O içeri girer girmez ayağa kalkılır:

“Buyurun Miralay bey.”

“Nasılsınız Miralay bey?”

Miralay beyimiz, emekli olduktan sonra komisyonculuğa kalkan veya cins tavuk yetiştirmeğe merak salan soydan değildir. O sapına kadar askerdir. Asker doğmuş, asker ölecektir. Yürüyüşü askercedir, konuşuşu, düşünüşü, hatta hapşırıp sümkürüşü, sümkürdüğü mendilini katlayıp cebine koyuşu bile askercedir. Mektebi Harbiyede öğrendiği ve daha sonra Galiçya cephesinde Alman subayları ile ilerlettiği Almancası ile askeri literatürü günü gününe takip eder. Sorun, size atom bombası hakkında, tepkili uçakların manevra kabiliyeti hakkında, Guderian’ın tank tekniği üzerine yazdığı son eseri hakkında saatlerce izahat versin. “Dünyada askerlikten anlayan iki millet vardır. Biri Almanlar, öbürü biz Türkler,” diyor ki, doğrudur.

Askeri konulardan pek anlamam ama öyle sanıyorum ki oturup makaleler yazacak olsa Erkilet Paşadan da, Abidin Daver’den de kat kat iyisini yazar. Geçenlerde:

“Kim demiş ki Hitler mecnundu,” diye söyleniyordu. “Hitler asla mecnun değildir. Mağlup ve perişan bir milletin dört senede dünyayı fethedebilecek bir kudret-i askeriye haline girebildiğini hiçbir tarih kaydetmiyor. Hitler bunu yaptı beyler. Onun yegane hatası...”

“Stalingrad’da generallerinin sözünü dinlemeyişi...”

“Hayır, onun bütün hatası Rusya ile anlaşıp Fransa’ya saldıracak yerde, evvela Batı ile anlaşıp Rusya’ya saldırmayışıdır. Kış basmadan Rusya’yı dize getirebilse idi bilahare Batıyı istediği şekilde bir sulha zorlamak çok kolay olurdu.”

Sefir-i kebirimiz Nazım bey (Gümülcüne) nin bu kanaatine tamamen değilse bile kısmen iştirak ediyor. Sizden iyi olmasın sefir-i kebirimiz de şeker gibi adamdır. Sefirlerin az konuşması, ketum olması şarttır derler ya, laf. Bizim sefir-i kebir Miralaydan da konuşkandır. Belki de zamanında fazla susmuştur da şimdi onun acısını çıkarıyordur. Ben ömrümde onun kadar fıkra bilen insana rastlamadım. Mesela, ne bileyim ben, enginardan bahsediliyor değil mi, size enginar üzerine arka arkaya beş altı fıkra sıralayıverir. Yine Recep’ten rivayet; Miralay beyle değil tabii, fakat eski başvekille veya meclis reisi ile yalnız kaldığı zamanlar son derece dekolte Paris hikayeleri de anlatıyormuş. Hele Paris lafı açıldı mı dört yapraklı gül olur. Boru mu bu? Gelmiş geçmiş bütün maliye nazırlarının şahı olan M. Caillauz’yu, ihtiyar kaplan Clemenceau’yu, Poincaré’yi o zaman henüz genç ve vait dolu politikacı olan Tardieu’yü üçüncü katip olarak Paris’e gittiği zaman bizzat görüp tanımış... Eski diplomasi ekolüne bağlı olduğu için, sefir-i kebirimizin ütüsüz pantolon, kolasız yaka ile gezdiği vaki değildir. İstanbul’a inerken eldiven ve baston kullanmayı da ihmal etmez. Ama öte yanda Amerikalılar diplomasi geleneklerini çoktan demokratlaştırmış, sefirler şimdi herkesin gözü önünde spor gösterilerine bile kalkışıyor, maaile Boğazı geçip mayo ile resim çektiriyorlarmış; bizim sefir-i kebir oralı değildir. Oralı olsa bile, kırk yıllık alışkanlıklarından ayrılmak elinde değildir.

İŞTE BÖYLE DIŞ POLİTİKADAN, Paris’in Boulevard kahvelerinden, pilotsuz uçakların manevra kabiliyetinden konuşulurken içeri Efdalettin beyle Advi bey girerler. Efdalettin bey emekli belediye müfettişi olup, kehribar ağızlığı olmadan sigara içmeyen ve memleketin ana davaları üzerinde orijinal fikirleri bulunan kırmızı yüzlü, alabros saçlı, altmış beşlik bir zattır. Memleketin ana davası nedir: köy kalkınması mı? Efdalettin beyin köy kalkınması hakkında derin etütlere ve bilhassa mahalli müşahedelere dayanan mühim projeleri vardır. Bir kere köy enstitülerinin randımanından hiç memnun değil.

“Arifiye enstitüsü mezunları henüz basit bir araba yapmasını bile beceremiyorlar. Ne anladım ben bu enstitüden,” diyor. Üstüne vazife olmadığı halde ikide bir köylere gidip inceleme gezileri yaptığına bakılırsa Allah bilir, milletvekilliğinde de gözü vardır. O günlerde, Gönen’de oturan bacanağından yeni dönmüş olduğundan intibalarını anlatacak yer arar. Karakteristik vakalar seçip alaka toplamak hususunda da üstadın üstüne yoktur.

“Gönen köylerinde,” diye başlar, “bazı köylüler meşeye armut aşılamışlar.”

Felek Burhan’ın Üsküdar idadisinden sınıf arkadaşı olan Advi bey, hemen: “Meşeye armut tutar mı?” diye itiraz eder.

“Bal gibi tutuyor işte, gözümle gördüm. Dinle bak, gerisini. Meşeye armut aşılamışlar. İyi güzel, fakir *****aranın biraz yüzü gülecek, değil mi? Hayır, İmam efendi fetvayı basıyor. Günahtır diye. “Etme eyleme kardeşim, bunun neresi günah?” “Allahın ağacı ne ise odur. Meşe, meşe; armut da armut kalmalı imiş. Meşeyi zorla armut yapmak Allahın emrine karşı gelmekmiş.”

Sefir bey isyan eder:

“Allah Allah, imam ne karışır bu işe.”

“Karışır işte beyefendiciğim, keyfi misiniz...”

miralay bey realist asker görüşü ile teşhisi yapıştırır:

“Kendi armutlarına rakip çıkacak diye korkmuştur.”

Efdalettin bey de aynı fikirdedir. “İşte bunun içindir ki...” diye sözlerini bağlar. “İlk şart köye okumuş imam, inkılabı hazmetmiş imam göndereceksin. Ne denirse densin, köy her işte imamın peşinden gider. Köye aydın imam gönder... Bak o zaman ne oluyormuş.”

Bunun için de konu döner dolaşır imam – hatip okullarının ıslahına dayanır.

Hacı bey mecliste hazır olsa bu söz üzerine derhal sert bir tartışma başlayabilir. Zaten Hacı bey orada olsa Efdalettin bey bu konulara pek yanaşmaz. Hacı bey Sokrates’in adını hiç duymamıştır ama, tartışmada onun metodunu kullanır. Önce bıyık altından gülerek karşısındakini dikkatle dinler. Hatta onu coşturmak için bazı sualler de sorar, sanki bilmezmiş de öğrenmek istiyormuş gibi... Karşısındaki açılıp saçılınca söylediği bir iki söze mim koyar. Fikirlerindeki çelişmeyi belirtip adamı kıskıvrak bir kapana sıkıştırır. Sonra kendi fikrini temyiz kabul etmez kesin bir hüküm olarak söyleyip, tartışmayı kendi lehine kapatıverir. Ben Hacı beyin, bir bu taktiğine, bir de karpuz pazarlığındaki dehasına hayranımdır. Hacı beyin adı nedir, kimse bilmez. Ben, kendi kendime bu adamın adı olsa olsa Mustafa’dır diye düşünür dururum. Recep “Hayır” diyor “onun adı ya Hasan’dır ya Hüseyin.” Eczacının oğlu Engin’in teklif ettiği, Ali, Veli, Zeynel Abidin gibi adların hiç birini Hacı beye yakıştıramıyor... İşin tuhafı, hepimiz meraktan çatlarız da hiç birimiz “Yahu Hacı bey senin adın ne?” diye sormaya cesaret edemeyiz.

Efdalettin beyin astması olduğundan yorulup intibalarına ara vermek zorunda kalınca, ya su davasının iktisadi veçhesi, ya yol politikasının askeri önemi gibi bir tedainin kanadına takılan Miralay bey, alır bizi, hiç ummadığımız bir anda ilk cihan harbindeki Filistin cephesine götürüverir. Çölde Almanların susuzluğa karşı ne gibi tedbirler aldığını merakla dinlerken bir d bakarız Falkenhaym Paşa ile Cemal Paşanın peşine takılıp biz de Kanal Harekatına katılıvermişiz.

Biz Miralay beyi böyle tatlı tatlı dinlerken, birden eczanenin içi aydınlanıverir. Güneşin artık iyice çekildiğini gören Recep, çıkmış, tenteyi kaldırıyordur.

Engin ise, bir köşeye büzülüp araladığı vitrin penceresinden, karşıda vapur bekleyen, o bacakları biraz kalınca, ama yüzü şeker gibi tatlı, kolejli kızı gözetlemeye başlar. Eczacı beyin oğlu Galatasaray’a gider. İyi çocuktur, hoş çocuktur, yakışıklıdır da üstelik. Semtin kızları onun uğruna eczaneye taşınır dururlar. Sabah akşam tartılanını, iki günde diş patını bitirip yenisini almağa gelenlerini çok görmüşümdür.

Bu arada Recep’i dışarda yakalayan semtin delikanlıları:

“Hani ulan teinture de Cantharide” diye, çocuğa illet olurlar.

Recep: “Namussuzlar” der. “Yine nereye piknik?”

“Kalpazankaya’ya.”

“Kim kim gidiyorsunuz?”

“Falan, filan..”

“Belma da geliyor mu, Selma da geliyor mu?”

“Selma’nın gönlünü ettik ama Belma şüpheli.”

“Hergeleler. Hani pikniği pazara yapacağız dedinizdi.”

“Bırak şimdi numarayı. Verecek misin Cantharide’i?”

Recep: “Bağırmayın ulan” der. “Şimdi içerisi kalabalık. Gece gelin veririm.”

Delikanlılar uzaklaşır. Recep içeri gelir.

“Nedir o teinture de Chantharide?” diye usulca sorarım.

Recep benim toyluğuma güler.

“Öyle bir teinture’dür işte.” Der. “Biranın içine beş on damla damlattınız mı, kızlar kudurur. Çareleri bulunmaz olur.”

“Ulan ne namussuz heriflersiniz be...”

Recep güler...

Biz istediğimiz kadar bilgiç geçinelim, bu konularda yeni neslin yanında her zaman cahil kalmağa mahkumuz.

Miralay bey hala Filistin cephesindedir. Güneşin altında, kızgın kumların ortasında Oberst von Eppenheim’le istikşafa çıkmıştır. Yahut da çadırında taarruz planını hazırlıyordur.

İlerde, caminin avlusundan, van tu tri oynayan çocukların sesi gelmektedir.

Efdalettin bey, onları dinler dinler de:

“Şu hale bakın yahu,” diye söyleniverir. “Bir zamanlar bu oyunu biz de oynardık. Bunun adı o zaman ön dö trua idi. Onu bile Amerikanlaştırdık desene...”

Efdalettin bey, çikleti icat ettiklerinden beri Amerikalılara düşman kesilmiştir. Bu düşmanlık sebebiyle Marşal yardımını nüktelerine sık sık sermaye yaptığı da olur. Halbuki bilmez ki, alaya aldığı Marşal yardımı olmasa, maaşını belki zamanında alamayacaktır.

Bu sırada aşağıdan 6.15 vapuru gelir. Vapurdan çıkanların bir kısmı eczaneye uğrarlar. Rıza beyin ayak parmakları mayasıl olmuştur. “Bana bir ilaç salık verin” der. Yeni deri merhemi verirler. Komiser bey geçen akşam baldızının düğününde dayanamayıp rakıyı fazlaca kaçırdığından fistülleri yine azmıştır. Ona da fitil verilir. Ferdane hanım küçük kızına lastik don, Dürdane hanım emzikteki oğluna biberon alırlar. Müteahhidin oğlu Jean-Marie-Conti kolonyası sorar.

Bu vapurdan çıkan ünlü saz sanatkarı da şöyle bir ilişip eczanede biraz dinlenir. Hal hatır sorduktan sonra hemen Çakır’la ilgilenir. Çakır, eczacı beyin ihtiyar kedisidir. Ve şimdi sol tezgahın önünde, eczacı beyin Eczacı mektebinden neşet ettiği yıl çektirdiği agrandisman resminin durduğu duvarın tam dibinde, horul horul uyumaktadır. Saz sanatkarı bütün kedileri sever. Aynı zamanda eli de kalem tuttuğundan sevdiği kedilerin bir bir hikayelerini yazacaktır. Belki günün birinde bu Çakır’ın da bir hikayesini yazacaktır. Çakır için hikaye değil, Arsen Lüpenvari, seri halinde tefrika yazılsa yeridir. Çakır gençliğinden, canlılığından çok şey kaybetmiş ama, bütün ihtiyar kurtlar gibi fizik bakımından dermansızlığını teknik kabiliyetleri ile kapatıyor... ‘Bize mektepte Ben-i Ademi diğer yaratıklardan ayıran belli başlı özelliklerden birinin de, insanın alet kullanan bir hayvan oluşudur,’ diye öğretmişlerdi. Yanlış. Çakır da, işte insan gibi alet kullanan bir hayvandır. Siz, kapı topuzlarını tutup insan gibi açan, daha olmazsa, açamadığı kapıların aralığından tel sokup kapı mandalını kaldıran bir kedi işittiniz mi? Bütün kuvvetini geceye saklayan ihtiyar hovardalar gibi, o da, bütün gününü uyuklamakla geçirir. Ama bir kere de gece oldu mu, ortalığı talana çevirir. Sen geçen gece Müdür beylerin bodrumuna dal, kömürlük kapısına abanıp hamama geç, içeri gir, pıtır pıtır merdivenleri çık, bölük kapısının aralığından tel sokup mandalı kaldır, kiracı Yahudi madamın mutfağına atlayıp, kadıncağızın ertesi gün misafirleri için hazırladığı koca bir tabak kaymağı mideye indir. Kadıcağız kapı kurcalanırken hırsız sanıp bayılmış. Zavallıyı saatlerce kendine getiremediler.

Kedinin böyle insan gibi taammüden hırsızlık tertiplediği nerede görülmüş.

Evvelsi hafta da, Deniz Yarbayının evinden ısgaradaki balığı kapmış. Yarbay “Şerefsizim öldüreceğim bu kediyi,” diyormuş.

“Yarbay” dedim de hatırıma ne geldi. Geçen gün Yarbayın yeni neferi, elinde bir kağıt, biz otururken eczaneye girdi. Kağıdı evvela Engin’e uzattı. Engin içinden çıkamadı. Babasına verdi. O da anlayamadı. Kağıt bir bir hepimizi dolaştı. Çok okunaksız bir yazı. Ben söker gibi oldum. Finil gibi bir şey...

“Asit finik olmasın?”

“Vallahi bilmem ki beyim.”

Eczacı bey: “Oğlum,” dedi. “Nasıl şeymiş bu? Ne için kullanılacakmış?”

Nefer: “Hanımefendinin apış arasına konacakmış. Hizmetçi öyle söyledi,” demesin mi.

“Hay Allah müstahakkını versin. Femil desene şuna.”

Evvela sefir bey makaraları koyuverdi. Ondan sonra hepimizi bir gülme alsın, bir gülme alsın... Eh kırıldık yani. O ciddi, ağırbaşlı emekli başvekil bile kendini tutamadı. Başını yana çevirdi. Aklınca kimseye göstermeden kendi kendine gülecekti. Beceremedi. Tükürüğü boğazına kaçtı. Recep koşup su getirmese, adamcağız az daha boğulacaktı.

Eylül, 1952
Haldun Taner