Ben o kerizlikleri niçin yaptım?


[B]Haber7.com'un editörlerinden Yaşar İliksiz, başından geçen iki ilginç olayı kendi köşesinde okurları ile paylaştı. Bu paylaşımının bir sebebi var elbet. Yazının tamamını okuduğunuzda mesajı çok daha iyi alacaksınız[/B].

İşte Yaşar İliksiz'in yazısı...

Ben diyeyim 7 sene, siz deyin daha fazla. Tarihi kesin hatırlamıyorum, hayli uzun zaman geçti... Beşiktaş'ta Sarıyer minibüs durağında sıra bekliyordum. Bir önceki minibüs kalktığında önümde 17-18 yaşlarında bir genç kalmıştı. Bir sonraki minibüs geldiğinde genç, henüz minibüse adımını atmadan araya iri kıyım orta yaşlı bir adam girdi ve ondan önce minibüse binmeye kalkıştı.

Önümdeki genç, 'sıra var kardeşim' der demez yüzüne bir tokat aşk eden yarma, kendini içeri attı ve şoför koltuğunun yanındaki tek koltuğa oturdu. Tokadı yiyen genç şaşkın ve çaresiz bakakaldı ardından. Sonra da minibüse binip, gidip en arka koltuğa oturdu....

"Normal Şartlar Altında" benim de minibüse binip bir yere oturmam gerekiyordu. Ama binemedim. Tokadı yiyen buna razı olsa da ben olamadım...

Minibüse binmedim. Arkamdaki bir kaç bayana da binmemelerini rica ettim. Kuyruk adım atmadan öyle kalıverdi. Arkadan bir kaç çatlak ses çıktı, "Haydi, kardeşim işimiz gücümüz var, beklemeyin, binin" diye...

"İşiniz gücünüz onurumuzdan daha mı önemli" diye sordum onlara. Minibüs şoförü içeriden "Haydi abi ya!" diye bağırdı.

"Binmiyoruz" dedim. "O zorba bu araçtan inene kadar biz içeri girmiyoruz!"

Adam sinirli sinirli bize baktı. Arka koltukta oturan genç bir süre sonra halkın kendisine verdiği desteği fark etti ve kırılan onurunu bir yana atıp aslan gibi ayağa kalkıverdi. "Ben de gitmiyorum ulan!" diyerek indi araçtan....

Şoför, "Abi, ben ne yapayım ya!" diye çaresiz serzenişte bulundu

"Polisi ara" dedim...

Durağın kahyası hâlâ ne olduğunu anlamayan gözlerle gelişmeleri seyrediyordu. İri kıyım zorba araçtan inerek, "ulan senin ben..." diyerek üstüme yürüdü. Geri çekildim ve yumruğu savuşturdum. Tabi ki adama gücümün yetmesi imkansızdı, o yumrukdan kaçamayabilirdim. Tabi ki biraz daha üstüme gelse kaçıp gidecektim. Tabi ki korkuyordum. Hatta ya adamın üstünde silah olsaydı....

Amacım, minibüsün o yolcu ile kalkmasını engellemekti. Bunun bedelinin ne kadar ağır olduğunu o an olayın sıcaklığı ile belki de fark edemiyordum. Sonra sakin kafa ile düşününce, "yaptığım doğru mu?"" diye sorguladım insani bir dürtü olarak...

Ama yaklaşık onbeş dakikalık bir direniş sonucunda bunu başardık. Bunu başarmamı sağlayıp, o gün o minibüse binmeyen bir kaç bayana olan teşekkür borcumu da bu vesile ile buradan ödemiş olayım....

***

Bu olaydan üç-beş sene sonraydı.... Yine bir yolculuk esnasında garip bir haksızlıkla karşı karşıya kaldım.

Her zerresine memur ruhu sinmiş Ankara'yı oldum olası sevemedim. O yüzden orada bulunmamı gerektiren işimin erken bittiği bir gün o benim daraltan ve bunaltan sokaklarda vakit geçirmek yerine kendimi bir an önce İstanbul'uma kavuşturacak bir araç arıyordum. En erken uçak 5.30'du ve saat henüz 11.00'di. Yani otobüse binsem uçak kalkış saatine kadar ben İstanbul'da olacaktım.

Otobüs seyahatlerimde ya Metro'yu ya Ya Varan'ı kullanırdım. Tek nedeni hizmet kalitesi. İşin kötüsü her iki firmanın en erken otobüsü 13,30'du. Mecburen daha erken giden bir otobüs firmasına yöneldim. Zaten "gel abi, İstanbul, istanbul" çekiştirmeleri nedeniyle çok sayıda adres bulmak mümkündü. Özellikle cam kenarı olmasını ve önlerde yer almasını rica ettiğim biletimi alıp, aşağı indim ve 15 dakika sonra kalması gereken araca bindim.

Yarım saat geçtiği halde araç yine kalkmadı. "Ya sabır" çekerek başa gelen çekilir diye, kitap okuyarak 'şoförün keyfinin' gelmesini bekledim.

45 dakika sonra tam aracın kontak anahtarı çevrilmişti ki yanında eşiyle genç bir adam geldi koltuğumun başına. "Lütfen yerimden kalkar mısınız?" dedi.

"Bir yanlışlık var, ben biletimin işaret ettiği yerde oturuyorum" dedim. Çıkarıp biletimi kontrol ettik. Numaralar aynıydı. Muavini çağırdık. Muavin biletleri kontrol etti, yerleşim planına baktı. "Abi siz teksiniz, bu beyin yanında bayan var, bir yanlışlık var, sizi arkaya alalım" dedi.

"Hayır" dedim. "Mesele bu beylere yardımcı olmak ya da olmamak meselesi değil. Mesele firmanızın tüm rica ve hassasiyetime rağmen bana "yer yok" demeyip benden sonra bu beye bilet satmasında. Ben buna razı olamam" dedim. Genç adam sinirlendi, muavin şaşkındı. Genç adamın geleneksel tesettürlü eşinin gözlerinden adeta ateş fışkırıyordu. Belli ki gözünde ben "İş bozan denyo" idim... Oysa bir insan olarak onurlu duruş sergilemek mecburiyetini yerine getiriyordum.

Otübüs yolcuları "hadi kardeşim" diye bağırmaya başlamıştı. O zaman ben de patladım, "Kardeşim 45 dakika önce kalkması gereken araç şimdi kalkıyor, gıkınız çıkmadı. Ama bileti çift satıyor, paramı iade de etse ben inmiyorum. Çağırın polis gelsin..." diye ayak direttim. Muavin rica minnet genç çifti arka koltuklara ayrı ayrı oturdu... Kuzu kuzu oturmalarına üzülmüştüm. Aslında bir ara "Boş ver ya sana mı kaldı dünyayı düzeltmek" diyerek kalkıp yerimi onlara vermek bile geçti içimden. Ama bu şirkete ödül vermek ve aynı rezilliğin süregeldiği gibi umursamaksızın devam etmesine katkı sağlamak olurdu. Buna hakkım yoktu... Kalkmadım...

Molalarda genç adama yanaşıp, "Bana yardımcı olun, firmaya dava açalım, biletinizi yolcuk sonrası bana verinseniz, sevinirim" diyebilmek için fırsat kolladım. Ama molalarda her ne hikmetse görme şansım olmadı. Genç çift Bolu'da indi. İnerken genç kadın son kez bana dönüp, gözlerini tutuşturan öfkeyi dışa kusmayı ihmal etmedi: "Sen ne kadar anlayışsız, ne kadar iğrenç bir adammışsın, yuh sana!"...

Ne demeliydim... Ne yapmalıydım... Sustum....

Sonra İstanbul'da araçtan inip, giderken arkamdan muavinin sesi geldi: "Abi var ya, sen şoföre dua et, yoksa ben seni un ufak etmesini bilirdim..."

Bazılarına, hatta belki çoğunuza göre yukarıda yaptıklarım kerizlik. "Küçük şeyler" için canımı ve beden sağlığımı riske atmama" gerek bile yoktu.... Peki ya ruh sağlığım? Peki ya insanlık onurum, peki ya inancımın gereği adaletsizlik karşısında sergilemem gereken duruş mecburiyeti ne olacak?

Oldum olası nefret ettiğim haber başlıkları vardır: Bir kaç mandalina için öldü, 3 kuruş için canından oldu....

Düşünün ki bir genç kendisine emanet edilen marketten göstere göstere mandalina gasp eden bir kaç kişiye engel olmak isterken öldürülüyor. Ki bu da oldu. O genci ulusal kahraman ilan etmemiz gerekirken meslektaşlarım ne yaptı? "Bir kaç mandalina için öldü" manşeti attı.

Geçtiğimiz yıl minibüsten indirilerek öldürülen bir genci seyreden yolcular için araçta direnen ve hakkını arayan maktül de bir kerizdi. (Gerçi ben bu işin iç yüzünü bilmiyorum, başka bir tartışma yaşanmış da olabilir ama ne olursa olsun bir kaç kişinin bir kişiyi bıçaklamasını seyretme psikolojisi, hele adamın çekilerek araçtan indirilmesine sessiz kalma hali benim midemi bulandırmaya yetiyor)

Lafı uzatmayacağım... Olumsuz örnek çok...

Peki, çoğunluğunun Müslüman olduğu, yüzde 99'unun bir Tanrı'ya inandığı bu ülkede insanlar, dinlerinin "canını, malını, ırzını, namusun, şerefini korumak isterken öldürülse şehittir" hükmünden habersiz mi? Özellikle de her fırsatta "Müslümanım" diye kendisini öne çıkartanlar için şehadet özlenen bir mertebe değil mi?

Şehadeti yüceltirken insanlardan uzaklaştıran ve şehitliği cephelere gömen fetvalar, toplumu adaletsizliği hoş görmeye götürmüyor mu?

Okuduğum Kitap bana diyor ki, bir kuruşunu korumak için dahi ölen de şehittir. Fetva budur kardeşim, yeter ki zorbalığa prim verilmesin... Bu dini hükmü yalanlayacak bir fetva varsa, biri çıkartsın bana göstersin.

İşe buradan başlamak gerekiyor. Bir kuruşu için bile ölmeyi göze alan bir ülkenin insanları için vatan, millet uğruna ölmek çerez değil midir?

Minibüs sırası için sergilediğim duruş sırasında 'kavga bitse de gitsek' diyen şoförün arka camında boydan boya Türk Bayrağı asılıymış, değilmiş ne fark eder? En azından sessiz kalarak direnişe katılan kadınların arkasından "Hadi kardeşim işimiz var" diye bağıran erkeklerin boynunda cevşen asılı olsa ne olur, olmasa ne olur?

Umarım polis dahi olsa, bir kadını saçından sürükleyip götürürken seyredenlere kızarak kaleme aldığım bu satırlarla derdimi yeterince anlatabilmişimdir....

Lütfen tepkisiz kalmayın. "Sen ne kadar anlayışsız, ne kadar iğrenç bir adammışsın, yuh sana!"... demek bile yanlış yöne sevkedilmiş de olsa bir tepki olduğu için benim nazarımda sessizlikten daha şerefli tavırdır.

4 Aralık 2008 Perşembe : 10:35
MEDYA - MAGAZİN