BORALTAN KÖPRÜSÜ FACİASI

İkinci Dünya Savaşı başladığında, Rusya, Türkiye’nin savaşa girme ihtimaline karşı sınıra yığınak yapıyordu. Azeri askerler, böyle bir durumda iki ateş arasında kalacaklarını, Türk askerine kurşun sıkmayacaklarını biliyorlar ve uygulanan komünist sistemin zulmünden şikayetçi olduklarından, fırsatını bulup da sınır karakollarımıza gelip teslim oluyorlardı.. Azerilerden başka, Ermeniler, Gürcüler hatta Ruslar bile sınırı geçip Türk karakollarına sığınırlar. Sayıları gittikçe artar. Bu sığınmacılar Yozgat’ta kurulan bir kampta toplanırlar ve iade edildikleri 1945 yılına kadar burada kalırlar.

1945 de Savaşın sona ermesi üzerine, Türkiye ,Mültecilerin Rusya’ya iadesine karar verir.
Kampta 35 Azeri ve 5 Rus bırakılır. Sebebi sorulduğunda Ankara’dan gelen emir böyle denilir. Adları okunanlar önce cemselerle Yerköy istasyonuna, oradan da trenle Kars’a götürülür.
Mülteciler, kendilerine serbestlik verileceği ümidiyle yaşarken, Rusya’ya iade edilmeleri onları şoke etmiştir. Yol boyu verilen yemekleri yemezler. Tren Erzurum’u geçtiğinde, biri Özbek, 11 i Rus 12 kişi, vagon demirlerini keserek, firar eder. Azeriler ise kaçma teklifini reddederler.

Iğdır’ın ilerisindeki Boraltan Köprüsü üzerinde Ruslara teslim edilen mültecilerin sayısı konusunda çeşitli rakamlar telaffuz edilir. 160, 187 denildiği gibi 210 diyenler de vardır. Bunların 80 i Azeri, diğerleri Ermeni, Gürcü, Rus ve diğer Türk topluluklarındandır.
Kızıl Orduya teslim edilen sığınmacıların hali, Türkiye tarafından dürbünle seyredenlerin ifadesine göre şöyle cereyan etmiştir ;

“Sovyet askerleri, etraflarını sardılar. Düz bir çayırlığa götürdüler. Gümrü tarafından bir otomobil geldi. Arabadan iki adam indi. Gençleri toplayıp, ellerini kollarını sallayarak bir şeyler konuştular. Ama ne konuştukları bilinmiyor. Yarım saatlik bir konuşmanın ardından Gümrü tarafından üç tank çıktı. Hepsini üç sıraya dizdiler. Sadece iki kadını ayırıp otomobil ile gönderdiler. Tanklarla sıra başlarından gençleri acımadan ezmeye başladılar. Kaçmaya çalışanları askerler süngüleyip tankların altına atıyordu. Onları oracıkta katlettiler.” (Kadir Dikbaş Zaman 3—6 Şubat 1990)


Bu hadise Azeriler arasında derin üzüntüye yol açtı. Anavatan deyip sığındıkları ülkeden çıkartılarak Kızıl Ordunun süngü ve paletleri altında can vermeleri gönüllerde, bu güne kadar silinmez yaralar açtı.
Sovyetlerin dostluğunu kazanmak için İsmet İnönü’nün emriyle Türkiye’ye sığınan askerlerin, Rusya’ya iadesi, Türkiye’ye bir şey kazandırmadığı gibi, Azeri kardeşlerimizin gönüllerinde derin bir yara açtı. Azeri Almas Yıldırım’ın yazdığı şiiri onların bu kederlerinin ürünüdür.

“Dönek Kardeş”


Türk denince özü, sözü merd olur,
Dost deyince ayrılmaz bir ferd olur,
Kardeş deyip dara düşsem, sığınsam
Şimden gerü bu bana bir derd olur!
Ben ne diyen bu vefasız dağlara?
Öz kardeşi dönek olan ağlar a…

Türk… O Altayların dünkü eri mi?
Yoluna can koydum, verdim serimi.
Düştüğü ağlardan kurtulsun diye
Serdim ayağına doğma yerimi…
Kardeş armağanı dökülen kanlar,
Bana mükâfat mı giden kurbanlar?

Ben diyordum: ”Kayıhan” dır soyumuz,
Bir kaynaktan varlığımız, boyumuz.
Dilim dili, yolum yolu, emel bir,
Bir bayrakta, yıldızımız, ayımız…
Azeri, Türk, Türkmen… Var mı ayrılık?
Nerden doğdu bu imansız gayrılık?

Alnımın yazısı karadır, kara…
Karadan bir mendil yolladım yara;
Yol uzun, il uzak, yetişmez eller
Türklüğün kanayan kalbini sara…
Felek kıymış beslenen bu dileğe,
Lanet Türk’ü hançerleyen bileğe…

Bir suç mu düşmana göğüs gerdiğim?
Günah mı Türklüğe gönül verdiğim?
Rusların açtığı yaradan derin
Anayurtta öz kardeşten gördüğüm…
Seslenseydim, ses çıkardı her taştan,
Ne beklersin sağırlaşan bir baştan?


Kaçtır eli kanlı çıktı oyunda,
Ne bilem kahpelik varmış soyunda?
Girdiğim öz yurttan döndürülürken,
Kanımın aktığısınır boyunda
Açan lalelerden bir çelenk örsem
Türklük dünyasına armağan versem.

Almas YILDIRIM - AZERBAYCAN