Ölümden kaçış, doğduğumuz andan gelen güdülerin sayesinde genel olarak... Her insanın bu varoluşsal kaygısı, bir başkasının öldürülmesini ne yazık ki engelleyemiyor. İnsanı yaşama bağlayan güdüleri ya da hür seçimi, diğer insanın bu yönde talebini -hakkını- nasıl yok sayabilir ki? Kişi kendine istemediği bir fiili bir başkasına -belki de- tereddüt etmeden uygulayabiliyor. Doğrusu dünyaya gelmek ve yaşamak gibi bilinçli seçimden yoksun ve bir şekilde bu dünya da varlık bulan insanın, bunu sürdürmek ya da hayatı üzerinde bir son yalnızca kendi tasarrufunda olmalı.

Bireysel varoluşun bilincinde olmayan, diğer bir insanın farklılığını sadece düşünsel, kültürel, ırksal, inançsal vs. yapısında bulan ve tüm bunların kendi varlığına tehdit oluşturduğu algısı, onun yaşamı üzerinde otoriteye sahip olduğu kanaatine varmak hiçte yanlış olmaz. İnsanın bu yargıya varmasında da içinde bulunduğu düşünsel ve kültürel alt yapısının haklılık sağladığı önemli bir etken belki de. Öyle ise, devletlerin, siyasi ideolojilerin, dinlerin, herhangi bir doktrinin, disiplinin, törelerin, ahlaki yargıların yaşam hakkının neresinde olduğunu düşünmeliyiz?
İnsanların birbirini öldürmesi, bu fiilin nedenlerinin, insanın bireysel varoluşunu ortadan kaldırma hakkını doğurabilir mi?