İstanbul’da 15 günde iki büyük “rüşvet operasyonu” yapıldı.

40 kadarı trafik polisi, 115 kişi gözaltına alındı. Operasyon gerekçesi:

Alışveriş merkezleri ve işyerleri personel servisini yapan bir şirkete baskında ele geçen ajandada, “rüşvet dağıtılan polisler listesi” bulundu:

Polisler şirketlerin eksikliklerini görmezden geliyordu.



***



Muhtemelen sadece bir şirketin…

Diyelim ki 20, 30, 50 hadi 100 aracının…

Diyelim ki eksikliklerini görmezden gelmek için…

40 trafik polisi ne kadar almış olabilir?

Kişi başı 100, 500, 1000? Ne kadar?

Toplam ne kadar almış olabilirler?



***



Peki açıkça soruyorum:

İçişleri Bakanı’na, Vali’ye, belediye başkanlarına, Emniyet Genel Müdürü’ne, İstanbul Emniyet Müdürü’ne, Trafik amirlerine soruyorum:

40 polis bir şirket kayırmak için bir miktar rüşvet aldıysa…

Bütün İstanbul’u; servis şirketlerine, onlara işveren firmalara; kredi satmak için araç sayısı pompalayan bankalara ve otomotivcilere sunmak için kim ne aldı?



***



Bir daha soruyorum:

Şirketler elinde esir, rehine, köle olmuş şoförler bir yana…

İstanbul’u, yolları ve kaldırımlarıyla, araç değeri 2 milyar dolar, cirosu 1 milyar doları bulan servis şirketlerine teslim etmek için kim ne aldı?

Bir daha soruyorum:

Servis şirketlerinin her tür ihlalini; kamuya ait cadde, sokak, kaldırım işgal ve iğfalini görmezden gelen o 40 polis mi…

Yoksa daha büyükler mi?



***



Sistemin böyle alçak bir ikiyüzlülüğü var.

Tıka basa yiyor, güçlüler güçlüleri kayırıyor, bir koyundan bin post, bir taşla 33 kuş; ve bazen bağırsak temizliyor:

Servis şirketlerine göz yuman 40 polis!



***



İstanbul’da 50-60 bin “özel” servis aracı var. Yüzde 30’u öğrenci, yüzde 70’i şirket personeli için. Çoğu günde iki seferle 1.5 milyon kadar insan taşıyor. Çok sayıda şirket varsa da, önceki ve şimdiki iktidar kankaları epey büyük!

Bunlar “kamusal toplu taşıma aracı” değil. Bütün gün topluma inat yatıyor. Herkesi taşımıyor. Herkes binemiyor.

Bunlar; şirketlerin özel şirketler eliyle personel taşıttığı özel araç!

Personelini ucuza getirmek için; kıyakmış gibi, onlara verecekleri hakiki yol parasından kesintiye yarayan; geliş gidiş saat ve güzergâhı buyuran;

Onları şehirden, hayattan, öteki insanlardan koparan; evden işe, işten eve “taşımalı köle” formülünde konserveye tıkan;

Aşırı mesaide yorgun bedenlerini doğru eve postalayanların tuttuğu kargo araçları!

Şirket büyükleri en pahalısına binebilsin diye; beslenmesi fişlere, ulaşımları teneke konservelere tıkılmış insanları topluca nakliye araçları!



***



Bu öyle bir sistem ki…

Nasıl şirket yükü köle omzundaysa, servis yükü de rehine şoför sırtında.

İşsizsin, açsın, emeklisin, geçinemiyorsun ya…

Bankaya borçlan. Araç al. Büyük servis ağları ve ağaları istemiyor diye plaka tahdidi bulunmayan tek şehirde bir şirkete yalvar yakar.

Sadece çalıştığın gün iki sefere, toplam 90 TL al. Şirket aylarca yatsın paran üstüne. Zaten yarısı benzine. Kalan yarı tamir vesaire. Trafik cezası; kendin öde. Ama şirket ayda 20-25 TL kessin, “Trafik polisine fon” diye! Şirket park yeri göstermesin, masraf yapmasın; kamuya ait yer gasp ettirsin!

Öyle bir sistem ki:

Daha çok kredi satmak için yaş sınırı isteyen, plaka tahdidi istemeyen bankalar mesela; etinden, sütünden kazandığı personelini, kaymağından faiz kazandığı bu araçlara tıkıyor; koca gökdelenler, el koydukları şunca arazi, onca sermaye ve kâr varken; araçları, utanmadan halka ait cadde, sokak, kaldırımlara kusuyor!



***



Bir daha soruyorum:

Koca İstanbul’u kim sattı?

O 40 polis mi!

Peki şehri kim sattı? - Haberturk.com