Daha ne olabilir ki…

Bir ülke bir evladını, gönüllü ya da zorla, daha nasıl onurlandırabilir ki…

Paşa yapmış işte… Silah zoruyla da olsa Cumhurbaşkanı yapmış işte!

Ve bu onur, 90'ını aşmış bir ömür tarafından milletin yüzüne nasıl tükürülür!

***

“Sağ sol ayırmadık… Bir ondan bir bundan adam astık.”

Böyle çarpar suratınıza; özellikle, o gün gönülle ya da korkuyla darbeci paşasına evet diyenlere:

“Mesela sağdan bir mahkumun idamından sonra bekletirdim. Sonra soldan bir tane idam ettirip bekletirdim. Sırf denge olsun diye buna dikkat ettim.”

***

Sonradan Gümüşsuyu'nda Başhekim olan Rahmetli Tabip Albay dayım herhalde Evren'le aynı dönemde Kore'de görev yapmıştı.

Harbiye'de ve Tıbbiye'de başarılı öğrenci iken, ihtisasta her dalı seçebilecekken, (öyle anlatılırdı), sırf aşık olduğu kadına destek için “Asabiye mütehassısı” olmuştu.

Kore'den sonra, 27 Mayıs'ın Yassıada'sında görevliydi.

Adeta sır haline gelen, hep sustuğu, tabii asla emin olamadığım ama fısıltıyla ilan edilmiş tavrı şu olmuştu:

Mahkumların psikolojik vaziyetinin infaza müsait olmadığında ısrar! İdamlara nafile muhalefet!

***

Bunu anlatmak şu yüzden içimden geldi:

90'ını aşmış; “dengeli ve doğal beslenerek ömrünü uzattığını” ilan emiş General Başkan, o vakit “asmayalım da besleyelim mi” buyurduğu “dengeli idamlar” anlatıyordu hala; hiç utanmadan: Sırf denge olsun diye bir ondan bir bundan asmış!

Belki benzer askeri kültür ama tamamen farklı insani kültür!

***

“Darbeci paşa'nın idam dengesi” şunu da düşündürüyor ister istemez:

12 Eylül öncesinde “denge”yi kim, nasıl sağlıyordu; sehpalardan önceki infazları kim bağlıyordu:

Bir ondan, bir bundan… Bazen aynı silahla bir sağdan, bir soldan!

***

Bu kan, belki öyle bir lanet yüzünden de bitmiyor.

Ölenlerin, öldürülenlerin değil; onları yöneten veya içlerindeki kimilerinin “bir ondan bir bundan dengesi”yle kendi güç dengelerini kurup kollamaları yüzünden!

Şehit Üsteğmen, bu kan patlamaya başladığında dört yaşındaymış daha.

Büyüdü, büyüdü… geride dört yaşında bir evlat bıraktı işte.

Genelkurmay, “Heron indirelim, bizimkiler (PKK'lılar!) çok zayiat veriyor” diye konuşanı üç yıldır hala soruşturuyor!

***

“Bir günde 7 şehit”in diğerleri “uzman”.

Hayatın cilvesine, sillesine bakın:

Bir ay önceye kadar, en büyük endişeleri, 45'ine geldiğinde ya da eskaza “sağlıksız” bulunduğunda işten atılmak, ortada kalıp ailelerinin yüzüne bakamamaktı.

45'ten sonrası için bir “umut yasası” çıktı Meclis'ten. Emin olun, bu “son şehit kafilesi” de kim bilir ne kadar sevindi!

İşte bir “denge” de böyle: Henüz sen doğmadan ya da daha bebekken patlamış bir kanın içinde, artık 45'inde sokağa atılmama umuduyla hayata sevinirken… 22'inde, 25'inde, 30'unda ölüme düşüvermek!

***

Emekli Uzmanlar Derneği Başkanı Esef Merdoğlu, “Profesyonel ordu” üstüne düşünürken, “şehitlerin ölmeden önceki hayatı”na bir not düşmüş:

“Lojmandan herkes kadar faydalanmalılar. Sosyal tesislerden de. Çocukları askeri kamp kapısından çevrilip elektriğe kapılıp ölmemeli. Robotlardan bir ordu olmadığı müddetçe. Onlar da etten kemikten birer insan olduğu için.”

O yüzden içimden hep şunu demek gelir:

İnsanın(ın) hayatının kıymetini bilmeyenler, onun ölümünün şiddetini de tam hissedemez!

***

Ve biliyor musunuz; bu sütunda “Adalet kıyamamaktır” diye anılan, 14'ünde mahkum 18'inde kanser Abdullah, dışarıyı göremeden, bürokrasi yetişemeden öldü!

Denge işte!

Hayatın ve ölümün dengesi! - Haberturk.com