Başbakan bütün hiddetiyle, bütün şiddetiyle televizyonlardan bağırıyor.

– Sizin hareketiniz ideolojik.

Tekel işçileri cevap veriyor.

– Hayır, ekmek parası için direniyoruz.

Başbakan diğer günlerde de suçlamaya devam ediyor.

– Siz ideolojik hareket ediyorsunuz.

Direnen işçilerden, sendika temsilcilerinden yine ağlamaklı sesler yükseliyor.

– Biz ekmek parası için, işimizi kaybetmemek için direniyoruz.

Zaten sorun bu.

Senin ideolojinin olmaması... Olsaydı bu duruma düşmeyecektin ki. Ne zaman ideolojini terk ettin, senin için sonun başlangıcı bu oldu. Ama tekelci sermaye ideolojisinden hiç vazgeçmedi. Türkiye işçi sınıfının 25 yıl içinde geldiği acıklı durumu günlerdir hep birlikte izliyoruz. İçimiz kan ağlasa da, yüreğimiz onlarla beraber olsa da olaya diyalektik açıdan bakmak zorundayız. Yoksa doğru sonuçlar, doğru dersler çıkaramayız.

Kürtçü parti de dahil her ideolojiden, her görüşten parti ve kuruluşlar direnen Tekel işçilerine destek veriyor. Yönetimi suçluyor. Biz de aynı kanıdayız. Üstelik Türk bayraklarıyla direnilmesi daha da sevindirici. Herkes direnen işçilerin yanında... Peki bu duruma gelinceye kadar işçi sınıfının hiç mi suçu yok?

12 Eylül faşist darbesiyle, işçi sınıfı, aydınlar, Atatürkçüler üzerindeki insanlık dışı baskılar hepimizin belleklerinde. Bir kısım işçi sendikası yöneticileri (DİSK) idam istemiyle yargılanırken, bir kısım işçi sendikası da (TÜRK-İŞ) yönetime bir bakan vererek darbecilerle işbirliğine gitmişti. İşçi sınıfının kaybetmeye başladığı an işte bu andır. Bölünmüş bir işçi sınıfı. Hatta bir kısmı yönetimin yanında...

12 Eylül darbesinin ekonomik hedefi neydi?

Ülkemizin ekonomisini Batı emperyalizminin açık pazarı haline getirmekti. Bu nedenle bütün KİT’ler (Kamu İktisadi Teşekkülleri) bir bir satışa çıkarıldı. Araştırma ve üretme istasyonları kapatıldı. Üretim yapılan her kamu kuruluşu felç edilerek ülkemiz üretemez hale getirildi. Doğal olarak açık pazar olacaksak, üretemeyen bir ülke olmak durumundaydık. Bu yönde çok sıkı tedbirler alındı. Hiçbir eleştiriye kulak asılmadan ülkenin can damarları yok pahasına elden çıkarıldı. Bu kuruluşları alan yerli sermayedarlar, büyük kârlarla bunları yabancılara devrettiler.

Her şeyi yaratan emekçilerdi. Ancak yaratacakları olanaklar bir bir ellerinden alınıyordu. Sanayi ve tarım büyük oranda tasfiye edilerek üretmeyen bir Türkiye yaratıldı. Böylece kalabalık nüfusu ile Batı için iştah kabartan bir pazardık artık.

Önceleri küçük işletmelerden başlandı özelleştirmeye. Yani tasfiyeye... Kapı önüne konan işler haklı olarak direniş gösterdiler. Şimdi olduğu gibi televizyonlar, gazeteler onların dramlarını yazdı boy boy.

Ama bir şey belki de birçoğumuzun dikkatini çekmedi. Kapı önüne konulan işçiler yalnızdı. Hepimiz ve diğer işçi kardeşleri olayı üzülerek seyrediyorduk. Aynı sendikaya bağlı bir işyeri özelleştirilerek kapatılırken, henüz kapatılmayan işyeri çalışanları kapı önüne konulan kardeşlerini üzülerek izlediler.

Özelleştirme büyük işletmelere gelmeye başlamıştı. Daha fazla işçi işsiz kalmaya başladı. Henüz işini kaybetmeyen işçiler üzülerek seyrettiler işlerini kaybedenleri. Bu böyle devam ediyordu. Bu arada beyin emekçileri olan mühendisler de işsiz kalıyorlardı. Sanayisi, tarımı olmayan bir toplumda mühendise ne gerek vardı?

Ve bunlar olurken tüm toplum olarak hep üzülerek seyrediyorduk.

Meslek odaları, sendikalar, sivil toplum örgütleri bu işlere çok üzülüyorlardı ve seyrediyorlardı.

Ama bir şey çok önemliydi...

Özelleştirmeyi ve işsizleştirilmeyi öyle kabullenmiştik ki, işyerimizi kaybederken, ayaklarımızın altından vatanımızın da kayıp gittiğini göremedik. Çünkü ideolojimizi terk etmiştik. Bunun için de ne yapacağımızı kestiremiyorduk.

Oysa ekonomide herkesin anlayacağı basit kurallar vardır. Bir şeyi üretirsin, karşılığında başka şeyler alırsın. Üretemezsen ihtiyaçların için borç alman gerekir. Borcunu ödeyemezsen evine haciz gelir. Şu anda üretim alanlarımız tamamen elimizden çıkmak üzere. Yaşamak için ne yapmamız lazım? IMF’den borç almak durumundayız. Böylece emperyalizmden gelecek haczi hep beraber beklemekteyiz.

İşletmeler satılırken, işçiler işsiz kalırken kimsenin aklına bütün işçilerle birlikte, hatta millet olarak karşı koymak gelmedi. Çünkü varoluş ideolojimizi artık unutmuştuk. Muhalefet partileri de özelleştirmeyi artık kabullenmişti. Hatta şöyle diyorlardı: “Özelleştirilsin ama düzgünleştirilsin.” Böylece Batıdan gelen bu saldırıyı kabullenen bir toplum oluşturuldu.

Şu anda ekonomimizin % 70’ten fazlası emperyalizm tarafından kontrol edilmektedir. Vatanımız tehdit altındadır.

İş işten geçmeden, işçi sınıfı ve bütün milletimiz unuttuğumuz ideolojimizi hatırlamak mecburiyetindeyiz.

Bu ideoloji Türk’ün Türk milletinin varoluş ideolojisi olan Kemalist ideolojidir.

İşyerine, vatanına sahip çıkarak halkçı, devletçi, devrimci yani Atatürkçü ideolojiyi hayata geçirmek durumundadır emekçiler...

Sermaye ve Batı bize ideolojimizi terk ettirirken, kendisi ideolojisinden hiç vazgeçmedi. Hatta sürekli bir adım ileriye götürdü. Oysa büyük önderimiz Mustafa Kemal Atatürk bunlara karşı her türlü savaş yöntemini bizlere öğretmişti. Birçok mazlum ulus Atatürk’ten ders aldı. Oysa biz kendi devrimcimizi çok çabuk unuttuk. Öğretilerinin siyasiler tarafından dejenere edilmesine göz yumduk. Şimdi de işimizi kaybettik diye ağlıyoruz.

Soruyorum size. Sizin çalışacak bir alanınız yoksa nasıl işiniz olacak? Bir müddet daha sana çalışmadan ücret verebilirler. Ya çocuklarımız ne olacak? Sadece işçiler mi? Üniversite mezunlarımızın %85’i işsiz. İş bulan mühendisler asgari ücretle çalışıyor.

Çünkü çalışma alanlarımız emperyalizm tarafından gasp edildi.

O zaman biraz dürüst olalım. Eğri oturup doğru konuşalım.

Bu duruma gelmemizde işçi sınıfı dahil toplum olarak hepimiz suçluyuz.

Suçluyuz çünkü ideolojimizi terk etmiştik.

Suçluyuz çünkü çok korkmuştuk.

Suçluyuz çünkü kolaycılığa, faydacılığa çok kolay adapte olduk.

Suçluyuz çünkü çalışmadan zengin olmayı çok sevdik.

Nâzım’ın dediği gibi:

Kabahat senin,

demeye dilim varmıyor ama kabahatin

çoğu senin canım kardeşim.

Arif Bakır

Türksolu