Halen okul müfredatlarında var mı bilmiyorum ama biz Ömer Seyfettin’in “Pembe İncili Kaftan” hikâyesiyle büyümüş bir kuşağız. Orada “devlet adamı” (Hatta önce “adam” olmanın) tavrı taşımanın, onurlu olmanın, el etek öpmemenin, başı dik olmanın nasıl “erdemli” bir tavır olduğu anlatılmıştı bize. Bizde bunu hafızamızın bir yerlerine kaydettik elbette. Her ne kadar daha sonra bu “geleneği” bazılarına karşı defalarca çiğnemek durumunda kalmış bir ulus olsak bile!

Efendim, bilmeyenler ya da hatırlamayanlar için önce Ömer Seyfettin’in “Pembe İncili Kaftan”ında geçen hikâyeyi çok kısa olarak özetlemeye çalışayım: Vakitlerden bir vakit Osmanlı Devleti’nin başı İran/Safevi İmparatoru Şah İsmail ile beladadır. O esnada Şah’a gönderecek bir elçi arayışına girmişlerdir. Lakin Osmanlı’yı hakkıyla temsil edecek, “başı dik”, boyun eğmeyen, sözünü sakınmayan, cesur, ölümden korkmayan, dünya endişelerine kapılmamış birini bulmakta zorlanmaktadırlar. Koskoca devlette böyle bir kişi yoktur…

Sonunda devlet heyeti toplanır ve Sadrazama “Muhsin Çelebi” isimli bir zatın bu iş için “en uygun kişi” olduğu tavsiye edilir. Muhsin Çelebi makama çağrılır ve aynı vakur davranışını orada da sergiler. Sadrazam bundan rahatsız olur ama hoşuna da gider. Muhsin Çelebi’ye güvenen Sadrazam sonunda onu elçi olarak atar. Osmanlı’ya yakışan bir ihtişam için yol giderleri ve uygun elbiseler vermeyi önerir. Ancak Çelebi onu da reddeder ve yol giderlerini kendisinin karşılayacağını söyler. Yola çıkmadan önce çiftliğini, mandırasını, evini rehin verir ve bir tüccardan 10 bin altın alır. Sonrada gider Sırmakeş Toroğlu'ndaki, dîbâsı Hind'den, harcı Venedik'ten gelme "Pembe İncili Kaftan"ı 8 bin altına satın alır ve yola koyulur. Sonunda Tebriz’e varır ve Şah’ın huzuruna çıkar. Padişah’ın mektubunu öper ve Şah’a uzatır. Ancak ayağı öpülmeyen Şah rahatsız olur. O esnada Muhsin Çelebi etrafında oturacak bir şey olmadığını ve bunun onu Şah karşısında ayakta tutmak için kasti yapılmış bir hareket olduğunu anlar. Kaftanını sırtından çıkarır, yere serer ve üstüne oturur. Osmanlıyı ve padişahı temsilen orada olduğunu hatırlatır ve hiçbir elçinin padişahı adına kendisine eğilmeyeceğini hatırlatır. Ardından da izin bile istemeden huzurdan ayrılır. Tam kapıdan çıkarken Şah’ın adamları Pembe incili kaftanını getirirler. Muhsin Çelebi döner ve Şah’ın duyacağı şekilde “Bir Türk asla yere serdiği şeyi sırtına koymaz” der ve çıkar gider.

Muhsin Çelebi geri döner. Ancak herkes efsanevi pembe incili kaftana ne olduğunu merak etmektedir. Çelebi Efendi yaptığı hareketi anlatmaktan imtina eder, utanır. Malı mülkü elinden gider. Sonunda Üsküdar pazarında sebze meyve satmaya başlar. Ancak devletin ve kendi onurunu ayaklar altına almamıştır. Bu da ona yeter!

İşte birkaç gündür İsrail’le aramızda yaşanan “Elçi Krizi” nedense bana bunları düşündürdü. Başbakan Erdoğan, Lübnan Başbakanı Saad Hariri ile düzenlediği basın toplantısında, "Bakın dün Gazze dün yine bombalandı. Ne oldu da Gazze bombalandı? Ne var?" diyerek, İsrail'in son operasyonlarına tepki göstermesiyle başlayan krizin ilk işaretleri İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Danny Ayalon’un, sözüm ona Kurtlar Vadisi dizisine ilişkin olarak diplomatik girişimde bulunarak, Türkiye'nin Tel Aviv Büyükelçisi Oğuz Çelikkol'u çağırmasıyla yeni bir boyut kazandı.

Bu Bir “Diplomatik Çuval Geçirme Hadisesi”dir!

Bir tür “Diplomatik Çuval Geçirme Hadisesi” girişimi sayabileceğimiz bu tutumda Ayalon, Bakanlığa davet ettiği elçimiz Çelikkol'u daha alçak bir kanepeye oturttu ve bunu görüntülemek üzere medyayı davet etti. Çelikkol'a yiyecek veya içecek herhangi bir şey ikram edilmezken, Ayalon, İbranice olarak da “Bizim altımızda oturduğunu ve burada sadece bir bayrak bulunduğunun görünmesini istiyoruz” dedi. Açıkça bir “aşağılama senaryosu”nun uygulandığı sözüm ona bu “diplomatik buluşma”da maalesef elçimiz (“İbranice bilmediğim için anlamadım” şeklinde konuşuyor ama biraz “uyanık” olsa orada bir “komplo” kurulduğunu anlardı bence) kös kös oturmuş bulunuyor. Ortada bir “tuhaflık” döndüğünü anlamıyor jeton ancak sonradan düşüyor. (Demek ki bundan böyle özellikle İsrail’e atayacağımız elçilerde ilave olarak “uyanıklık” vasfını da aramamız gerekecektir.) Neresinden bakarsanız bakın Türkiye açısından “korkunç” bir durumdur. Elçimizin şahsında devletimiz, bizler aşağılanmış vaziyetteyiz. Bu anlamda İsrail açısından arzulanan amaç hasıl etmiş bulunuyor!

Asıl “One Minute” Deme Vakti Şimdi!

Şu dakika itibarıyla neler yaşanacağı merakla bekleniyor. Elçimizi geri de çağırabiliriz (Ki, çoktan yapılmalıydı bence) İsrail resmen “özür”de dileyebilir ya da “aman gerilim olmasın” denilerek sürece yayılarak soğutulmaya da bırakılabilir. Ancak her ne yapılırsa yapılsın olay asıl “one minute” deme vaktinin şimdi olduğunu gösteriyor. Bu küstah, şımarık, kendini “efendi” gören tavır karşısında diplomatik ayak oyunları bırakılıp mümkün olan en sert tavır gösterilmeli. Aksi takdirde bu beylerde “alışkanlık” yapacağa benziyor!
Bu anlamda Cumhurbaşkanımız ve başbakanınımızın Türkiye Cumhuriyeti adına yapacağı her tür “Muhsin Çelebi” hareketini destekliyorum. Umarım yere attığımız ya da atacağımız “pembe incili kaftan”ı tekrar yerden alıp sırtımıza giymek zorunda kalmayız…

Atilla Akar
Odatv.com