Babaları Affetmek

Ona “Papatya” ismini uygun görüyorum. En sevdiği çiçek papatya çünkü. Ondan hala çekindiğim ve ona sevimli görünmek istediğim için bu ismi veriyorum.

Papatya ile ilk görüşmemiz okkalı bir fırça ile başlıyor. Oda bir önceki hastanın içtiği sigaraların dumanından nefes alınamaz halde. Odayı havalandırmaya fırsat bulamadan Papatya yerleşiyor koltuğa.

Kül tablasındaki sigaraları işaret ederek “Bu sigaraları siz mi içitiniz?” diye soruyor kızgın kızgın. Bu salvoyu nasıl savuşturabilirim? Ben sadece bir puro içmiştim. Bu ara sıra yaptığım bir şeydi. Odadaki dumanın esas sorumlusu bir önceki hasta idi.

“Ben sadece bir tanecik puro içtim, bazen günde bir iki tanecik içerim.” diyorum mahcup mahcup. Tane yerine tanecik demeyi yeğleyerk sevimli görünmeye çalışıyorum. İşe yaramıyor, hatta kızgınlığını körüklüyor Papatya’nın. “Bir iki tanenin akciğerlere bir zararı olmaz değil mi?” diye de safça soruyorum.

“Akciğer hastalıkları dersinden kopya çekerek geçtiniz herhalde” diye salvoyu sürdüyor. “Bir iki puro yedi sekiz sigaraya denk gelir. O da akciğerlerinizin zarar görmesine yeter de artar bile.” Ona asla astım hastalığım olduğunu söylemeyeceğim.

Papatya başarılı bir göğüs cerrrahı. İnsanların akciğerini kesiyor biçiyor, dikiyor. Belki yüzlerce akciğer görmüş. İçi soba borusuna dönmüş.

Bu sert girizgahtan sonra ilk seanstan son seansa kadar hep babasından bahsediyor Papatya. Kendisini sevmediğine inandığı babasından. Babası onu hep tenkit ediyor. Yaptıklarını beğenmiyor. Babası kimseyi beğenmiyor. Her insanda bir kusur buluyor. Asabi ve gergin. Onunla ilgilenmiyor. Başka bir şehirde yaşıyor. Bir kere bile, kızım nasılsın dememiş, bir ihtiyacın var mı diye sormamış. Ona pek sarılmamış. Bayramlar hariç. “O da kısacık bir sarılmadan ibaret” diyor Papatya.

Babası kendini bildi bileli hayatının merkezinde. İşin kötüsü babasından nefret ettikçe ona benzemeye başlıyor. O da gergin bir insan. O da kolay beğenmiyor.

Takıntılı bir şekilde babasının kendisini sevmesini istiyor. Onun dikkatini çekmeye uğraşıyor. Onun gözünde iyi bir yere sahip olmak istiyor. Evlenince de aynı şeyi kocasına yapacak muhtemelen. Evde kocasıyla yapacağı kavgaları getiriyorum gözümün önüne. Hemen uzaklaşsın istiyorum bu kasvetli imgeler.

Babasına çok kızgın ve öfkeli. O da boş oturmuyor. Papatya da ona ters davranıyor. Onun tarzı farklı. Babasına olan öfkesini pasif bir şekilde ifade ediyor. Onun nelerin yapılmasına nelerin yapılmamasına kızacağını çok iyi biliyor. Yer ve zaman kolluyor. Ve babasının nasırına basıyor.

Karşılıklı öfke ile beslenen bir ilişki var aralarında. Her ikisinin büyüklenmeci benlikleri muhtemelen bu öfkeyle beslenip ayakta kalmaya çalışıyor. Papatya babasının damarına basıyor, babası Papatya’nın. Bir kısır döngü içindeler. Bu kısır döngünün bir yerden kırılması gerekli.

“Ben babanın seni sevmesini sağlayamam. Senin gerçek sorunun da bu değil kanımca. Ruhunu bunaltan esas mesele bu değil. Senin sorunun...”
Bir salvo gelecek mi? “Beni anlamıyorsun, sen de, sen de anlamıyorsun” diye mızmızlanacak mı?
Duruyor. Bu iyi bir gelişme. Son zamanlarda kızgınlığını frenlemeye başladığını farkediyorum. Hemen atlamıyor cümlemin üzerine. Papatya duruyor, bekliyor. Bu beni anlamak için bir gayretin içinde olduğunun işareti gibi. Karşısındakini anlamaya çalışan insan sessizliğe bürünür. Sürekli konuşan insan kendi söylediklerini dinler sadece. Başkasını dinleyemez.

Bir kaç aydır söylemeye çalışmak için uygun zamanı kolladığım şeyi söylemenin vakti geldi mi? Bilmiyorum. Başladım bir kere. Devam etmeliyim. “Senin esas sorunun babanı hayatının merkezi haline getirmen ve ona duyduğun nefretle yaşaman”

“Çok iyi!” diyor. “Hem babam tarafından zedeleneyim, hem de sorunlarımdan, hissettiklerimden, umutsuzluğumdan, kederimden, içimdeki boşluktan, yalnızlığımdan , ağlamalarımdan o değil ben sorumlu olayım öyle mi?”

“Öyle değil. İkiniz arasında takınlı bir ilişki var. İçinizde zaman zaman nefret düzeyine yükselen ciddi bir kızgılınlık taşıyorsunuz birbirinize karşı. Çünkü her ikinizde...”

“Her ikimiz de...?”

“Her ikiniz de” diye devam ediyorum, “birbirinizi seviyor ve karşılıklı olarak sevilmek istiyorsunuz. Ve ben sana bu gün bir şey önereceğim. Babanı affet”

“Vaaaav” diyor alaycı bir tavırla. “Peki bunu bunu nasıl yapacak mışım?”

Bir insan nasıl affedilir? Yüzlerce insandan duyduğum bir soru bu ve buna hazırlıklıyım.

“Benim önerim şu” diyorum “babana tüm haklarını helal ederek.”

“Yani, şimdi babamın karşısına çıkıp sana hakkımı helal ediyorum mu diyeceğim?”

“Hayır” diye yanıtlıyorum. “Babanın karşısına çıkmayacaksın. Allah’ın huzuruna çıkacak, dua edecek ve babama hakkımı helal ediyorum Allah’ım diyeceksin.”

“Bunu niye yapacağım, mantığı ne peki?” diye karşı çıkıyor.

“Kendin için yapacaksın Papatya. Kalbindeki kızgınlığı, öfkeyi, yer yer ortaya çıkan nefreti teskin etmek için. Bu nefretin sende intikam duygularını besleyerek sana nasıl zarar verdiğini, seni haklı iken haksız konuma düşürdüğünü görmüyor musun?”

“Hayır görmüyorum. Bunu bana daha çok göster, daha çok ikna et.”

“Bir şartla” diyorum. “William Shakespeare’in yazdığı bir oyundan uyarlanan Venedik Taciri filmini seyretmeni istiyorum. Hem en sevdiğin oyuncu oynuyor. Al Pacino. Oyunun kitabı da var. İstersen kitabı da okuyabilirsin. Ya da hem filmi seyret hem kitabı oku. Sonra bu konuya tekrar dönelim.

“Peki” diyor. Papatya itiraz etmeden ilk kez “peki” diyor. Üstelik hem kitabı okumaya hem de filmi seyretmeye “peki” diyor.

MUSTAFA ULUSOY


Kaynak