Merhaba

Prof. Dr. Hüsamettin Arslan’in ders almamiz gereken reportajinin bir bolumunu sizlerle paylasmak istiyorum.

kolay kişilik kişiliksizliktir
Popüler yayınların daha çok satılması ve okunması sizce bu sebeplerden dolayı mı?

Popüler yayın, “pop” yayın demek. Popüler yayınları genellikle “pop” ya da vülger okurlar tercih ediyor. Kolay anlaşılabilir, zahmetsiz okunabilir kitaplar revaçta. Kolay kitapların okurları da “kolay” kişiliklerdir ve kolay kişilik kişiliksizliktir. Hayatın başka alanlarında da kolaya alışmış insanların kişilikleri bir türlü gelişmez. Milyonlarca genç var Türkiye’de, milyonlarca “kolaycılığa” takıntılı genç. Cumhuriyet projesi ısrarla eğitimi vurgulamışsa da, bir “okurlar cumhuriyeti” üretememiştir ve bu konuda başarısızdır. Halka alfabe öğretmek konusunda başarılı, “okur” yetiştirmek konusunda başarısız.

“soyut” şeyler de “gerçek” ve önemlidir
Felsefî eserler genelde soyut bir düzlemde cereyan ediyor. İnsanlar ise daha reel düzlemden hareket etmek istiyorlar. Acaba felsefenin hayattan kopuk olmadan sosyal düzleme de yakınlaştırarak yapılması mümkün değil mi?

İster felsefe ister tarih ya da iktisat, düşünce “düşünce” olduğu için “soyut”tur. Ve hayatımız “soyut” şeylerle doludur. “Somut” şeyler ne keder “gerçek” ise, “soyut” şeyler de o kadar “gerçek” ve önemlidir. Hayattan kopuk olan felsefe ve felsefe kitapları değildir, hayattan kopuk olanlar felsefenin ve felsefe metinlerinin hayatla ilişkisini kuramayanlardır. Türkiye’de yapılamayan budur. Bu yapılamadığı için de çevrenizde bir yığın düşünce ve kitap “hamalı” görebilirsiniz.

Her insan “potansiyel” filozoftur
Felsefe yapmak ile felsefe okumak arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendirirsiniz?

Bence felsefe yapmak ile felsefe okumak’ı birbirinden ayıramayız. Hayatımızın başka alanları gibi okurların dünyası da hiyerarşik bir dünyadır.
Bu okurlar hiyerarşisinin zirvelerini yaratıcı filozoflar, “felsefeyi yapan” filozoflar işgal eder. Çok iyi okurlar oldukları için okurlar hiyerarşisinin, dolayısıyla felsefe yapanlar hiyerarşisinin üst katmanlarında ikamet ederler. Bu okurlar piramidinin alt kısımlarında da, okuyacağı kitabı dahi seçme yeteneğinden yoksun okurlar işgal ederler.
Bu okurlar alt sınıfı, felsefe okur ama felsefe yapamaz ya da felsefe yapacak kadar iyi okur haline gelememiştir. Her insan “potansiyel” filozoftur, fakat felsefe yapamaz. Sıradan okur nasıl kendisini Aristoteles, Spinoza ya da Heidegger’le eşit sayabilir! Bu haddini bilmezlik ve saygısızlık olurdu.

azgelişmiş kafalar cenneti
Düşünce dünyası üzerine yayınlar yapan yayınevleri, genelde bir akımın ya da bir filozofun temel eserlerini yayınlamaktan ziyade ya filozofun /akımın sonraki çalışmalarını ya da o filozofun/akımın 2., 3. hatta 5. kuşak eserlerini yayınlıyorlar. Bu da haliyle tartışmanın ana mihverinin belirlenmesine uzak düşmeye sebebiyet verebiliyor. Birçok filozofun temel eserleri halen basılı değil. Bu sadece çeviri sorunundan mı yoksa başka bir şey mi var ortada?

Türkiye topu-tüfeği, fabrikası vb. olmadığı için “azgelişmiş” değildir, azgelişmiş kafalar cenneti olduğu için azgelişmiştir. Kitap işini baştan beri üniversite üstlenmeliydi. Modernleşme sürecimiz kitaplardan başlamalıydı, reklamlardan, kıyafetlerden ve başka bir yığın “ikincil” şeyden değil.

Türkiye’de elitler, öncelikle de üniversiteli elitler “çeviriyi, tercümeyi” entelektüel faaliyetten saymıyorlar. Yaptıkları iş “aktarmak.” Onlar için aktarmak entelektüel faaliyet, çeviri entelektüel faaliyet değil. Düşünce klasiklerinin tercümesi “yüksek lisans” ve “doktora tezi” konusu olmalıydı. Böylece eleştiri süzgecinden geçmiş çeviriler, deyim yerindeyse “sağlam” çeviriler ve sağlam metinler üretilebilirdi. Bu çeviriyi küçümseme tutumunu anlamak kolaydır: çeviri ciddi, önemli ve zor bir iştir. Ve elbette yapılması gereken bir iştir.

“çeviri eleştirisi” kurumlaşamadı
Genelde herkes birbirini çeviri noktasında eleştiriyor. Aslından okuma iddiaları ortaya atılıyor. Ancak takdir edersiniz ki herkesin tüm dili üstelik de ana dili gibi öğrenmesi mümkün değil. Genelde söylenilen bir dilemma vardır çeviri konusunda: sadıksa güzel değil, güzelse sadık değil.

Türkiye’de daha baştan “çeviri” işini üniversite üstlenmeliydi. Bu olmadı, olamadı. Bu yüzden ülkemizde “çeviri eleştirisi” kurumlaşamadı. Artık herkes her şeyi çeviriyor ve yayınlıyor.
Metinlerin “asıllarından” tercüme edilmeleri gerektiği fikri doğrudur, fakat bazı metinler “ikinci” dilden çevrilirse daha iyi olabilir. Sözün gelişi, Habermas’ın bazı metinleri İngilizce’den çevrilse daha iyi olabilirdi. Fakat elimizde çok daha iyi bir imkân var: mukayeseli çeviri. Sözün gelişi Heidegger’i, filozofun kitapları Fransızca ve Almanca’da mevcutken, sadece Almancasından çeviremezsiniz. Çevirirsiniz elbette, fakat anlaşılmaz bir metin ortaya çıkabilir. Çeviri eleştirisi kurumumuz olmadığına, yayınevleri “çeviri editörlüğü” gibi bir kurum geliştiremediklerine göre, en sağlam çeviri bence mukayeseli çeviri olabilir. Orjinalinin çevirisini, diğer dillerdeki çevirileriyle “çek” ederek kontrol edebilirsiniz. Paradigma, Gadamer’i ve Ricoeur’ü böyle çevirdi ve yayınladı.
Türkiye’de mukayeseli çeviri bence en iyi çeviridir. Batı’da çeviri ve eleştirisi kurumlaşmış ve onların yaptıkları çevirilerden yararlanabiliriz. Yararlanmalıyız.

Modern Türkçe’nin büyük problemleri var
Tüm bu bahsedilen olumsuz yanlarına karşın çeviriler için olumlu şeyler söyleyemez miyiz? Mesela ilk çevirilerden olan Millî Eğitim Bakanlığı yayınları için çok eleştiriler olmuştur, ama sonuçta birçok insan bu vesileyle başka dünyanın kapılarını da aralamıştır.

Elbette söyleyebiliriz. Hiç olmamasından daha iyidir. İlerde “çeviri” faaliyetimizin evrim geçirerek daha iyi noktalara ulaşmasını umut edebiliriz. En azından böyle olmasını diliyorum. Zaten şu anda yaptığımız da, bir katkıda bulunmak. Bu konuşmanın muhataplarını ciddiyete davet etmek.
Türkiye’de çevirinin çok önemli bir başka boyutu daha var: Türkçe. Hangi Türkçe? Modern Türkçe’nin büyük problemleri var. Kahır bir ekseriyetle Türkiye’de çevirmenler çevirilerinde “pagan” Türkçeyi (öztürkçeyi) tercih ediyorlar, din ve dindarlarla bugün yaşadıkları problemleri çeviriye taşıyor ve güçleri yettiğince dini çağrışımları olan hiçbir kelimeyi tercih etmiyorlar. Bir tür “ulus dilini” imparatorluk Türkçesine tercih ediyorlar. Ölü, tarihsiz, çağrışımsız ve kişiliksiz kelimeleri canlı, tarihi olan ve dolayısıyla kişilikli ve yaşayan kelimelere tercih ediyorlar. Bu Türkiye’de felsefeyi halkın soyut bulmasının, hayatla bağlantısız bulmasının en büyük nedenlerinden biridir.
Yakınlarda Ricoeur’ün Çeviri Üstüne adlı bir küçük hacimli kitabı yayınlandı. Çeviri üzerine nefis bir kitap. Çevirinin ontolojisini yapıyor. Fakat çevirmen ölü kelimelerle çevirmeyi tercih ettiği için, kitap orjinalinin karikatürü bile değil. Ayrıca bizim toplumumuz büyük çeviri hareketleriyle uygarlık değiştirdi. İslam uygarlığını böyle benimsedik. Fakat cetlerimiz her şeyi tercüme etmeyi tercih etmediler. Benimsedikleri uygarlığın temel kavramlarını çevirmeyerek ve aynen bırakarak iyi Müslümanlar oldular.
İkiyüzyıldır başka bir uygarlıkla muhatabız, onu benimsemek istiyoruz. Fakat temel kavramlarının tümünü Türkçeleştirmek isterseniz modern uygarlığı değil benimsemek anlayamazsınız bile. Türk modernleşmesinin önündeki en büyük engellerden biri öztürkçecilik hareketidir. Tabiri caizse öztürkçeciler toplumumuzun “lingüistik” gericileridir.. Mesela “pozitivizm” kavramını “olguculuk” diye çevirmez; çünkü böyle çevrildiğinde, pozitivizmin karşıtı olan “negativizm” terimini karşılayamazsınız. Kant’ın “fenomen”i “görüngü” ise, “numen”e nasıl bir karşılık bulabilirsiniz vs. vs.

“çevirmen haindir”
Her çeviri aslında bir açıdan yazarın/eserin tahrifidir, dolayısıyla çeviri aslında yazanı değil çevireni yansıtır sözüne katılır mısınız?

Ünlü İtalyan atasözü “çevirmen haindir” der. Kısmen doğrudur. Yine de çevirmen, çevirdiği metindeki anlama elinden geldiğince saygı göstermelidir. Bu noktada sadakat her şeydir. Mümkün mertebe sadakat.
Atalarımız Kuran’ın tercümesinin yapılamayacağını, birebir bir metin çıkaramayacaklarını biliyorlardı ve “meal” demeyi tercih ettiler.
Çeviri gereklidir. İnsan hayatının kaçınılamaz gerçeğidir, fakat ancak kısmen mümkündür; çünkü mutlak anlama olamaz. Anlama kısmen mümkündür. Yunus Emre’nin şiiri İngilizce’ye çevrildiğinde aynı Yunus Emre olarak kalabilir mi?

binalardan ibaret Üniversite
Yunan çevirilerinden hep felsefî metinler çevrilmiş. Ama bunun yanında hiç sanatsal metinler çevrilmemiş. Örneğim yunan tiyatroları ve destanları. Kimileri bunu gereksiz görür. Ama şöyle bir durum yok mu? Bir milletin sanatı kültürlerinden ne kadar ayrıdır? Buradan şuna gelmek istiyorum. Günümüzde bile bir akımı çevirirken hâlâ bunlara dikkat edilmiyor gibi. Halbuki sanat eserleri, belki de o düşünceyi en çok yansıtan bir dal.

Haklısınız, fakat hem Doğu hem de Batı klasikleri konusunda toplumumuzun önünde giderek daha yükselen aşılmaz dağlar var. Üniversitelerin Grekçe, Arapça, Farsça, Latince, Çince ve başka filoloji bölümleri ne yapıyorlar ve neden varlar acaba! Sorun burada bence.
Üniversite binalardan ibaret bir kurum haline geldiğinde, bu sonuç kaçınılmaz olur. Ve öyle olmuştur.
[RENK]Prof. Dr. Hüsamettin Arslan- Ajans 7/24[/RENK]