Yapraklar


Manchester’da Christie Onkoloji Hastanesi, 3. kat. Bu katta akciğer kanserinden muzdarip hastalar kalıyor. Çılgına dönmüş kanser hücreleri intizamsız şekilde çoğalıyor, dur durak bilmeden insanların ciğerini adeta yutuyor. Kanser hücreleri zamanın dişlilerine dönüşüyor.

333 No’lu odada üç haftadır kalan hastanın ismini dilerseniz Maria koyalım. Neden bu ismi koymak istedim bilmiyorum ama ona Maria demek istiyorum. Maria. Kulağa hoş geliyor.

Odada kendisine çoğunlukla annesi, bazen kız kardeşi, nadiren de eşi uykusuz gecelerinde yoldaş oluyor. Ama kimse içini kemiren sorulara yoldaş olamıyor.

Maria yaşamının sonuna geldiğini biliyor. Zamanın yutan ağzında, hüzünlü yüreğine teselli arıyor. Ona teselli olsun diye ziyaretçileri hep rengarenk çiçekler getiriyorlar. Güller, karanfiller, lilyumlar. En sevdiği çiçek lilyumdu Maria’nın. Şimdi rengarenk ve güzel kokulu lilyumlar onun yüzünü güldürmüyor. Aksine buruşmuş cildi, solmuş yüzü, mecali kalmamış bedeni yanında tezat teşkil eden lilyumların capcanlı halleri içini acıtıyor. Maria gittikçe cansızlaşan ve “o an” tümüyle cansızlaşacak bedenine ne olacağını kestirebilmek için, cansız varlıklardaki yaşamın izlerini görmek istiyor. İhtiyaç duyduğu gündüzün aydınlığı değil, gecenin içindeki aydınlık. Maria’yı ancak sert ve ölü kabuklu ağaçların altındaki hayatın pırıltıları teselli edebilir.

Bir gün çok uzaktan bir arkadaşı geliyor 333 No’lu odaya. Elinde rengarenk yapraklar var. Maria tam üç gün yaprakları seyrediyor. Maria’nın annesi çiçek yerine yaprak getirilmesine şaşırıyor ve galiba bu bir Türk adeti diye düşünüyor.

Maria yaprakları kokluyor, seyrediyor, dokunuyor, kokluyor, seyrediyor, kokluyor. Yapraklar. Dalından kopmuş ama hayattan kopmamış varlığı temsil ediyor. Ölmenin kötü olmadığını anlıyor yaprak eğretilemesiyle Maria. İlk kez biraz da olsa rahatlıyor. Ölümü temsil eden yapraklar bu kadar güzelse ölüm de yapraklar kadar güzel olamaz mı?

***

Onunla yedinci görüşmemiz. Kırkına merdiven dayamış bir hanım. Ona ne isim versem diye düşünürken aklıma Yaprak geliyor. Yaprak sözcüğü bende hep neşeli bir hüznün tınısını uyandırmıştır.

Yaprak’ın ilk kez odama girip koltuğuna oturma anını unutamıyorum. Hızlıca oturmuştu ama hantalca konuşmuştu. Güç bela şunları söyletebilmiştim: “Bir, yoruldum; iki, hayat çok monoton geliyor; üç, çok hızlı yaşıyorum; dört sürekli yiyorum ve kilo alıyorum.”

Doksan kiloya yaklaşmış bedeniyle bir yemek masasında yiyecekleri birbiri ardına yutarken düşünüyorum Yaprak’ı. Durmaksızın yiyor, çalışırken de durmaksızın çay ve kahve içiyor. O aslında yemiyor, tıkınıyor. Zihnime bir imge geliyor. Ona anlatamam tabii ki bu imgeyi: hızlı hızlı yiyecekleri yutarken ellerini bağlamak. Sıkıca. Onu başka nasıl durdurabilirim?

6. seansa kadar debelenip duruyorum. Beni zorluyor Yaprak. Koltuğuna oturup geçen haftayı özetlemeye başladığında “dur” diyorum. Lütfen biraz yavaşla. Gülüyor. Yüzünde alaycı bir ifade beliriyor. Kocam gibi konuştunuz, diyor. Kocam bunu duysa o kadar parayı niye veriyorsun, bak ben de aynı şeyleri söylerim, diyor.

Biraz bozuluyorum. Dün akşam ne meyvesi yedin, diye soruyorum. Mandalina diyor. Nasıl yedin, diye soruyorum bu kez. Soydum ve yedim işte doktor. Kötü, diyorum. Çok kötü. Kim bilir o mandalinayı nasıl yutmuştur. Belki de çiğnemeden. Ona uzun uzun nesnelerle daha derin nasıl ilişki kurabileceğini anlatıyorum. Bana örnekle anlatın, diyor. Peki, diyorum. Mandalinayı önce uzun uzun seyredebilirsin. Sonra onu koklayabilirsin. Sonra dokunabilirsin. Sonra eline alıp hissedebilirsin. Sonra soyabilirsin. Ama hemen yemek yok. Yine seyredecek, koklayacak ve elinde hissedeceksin. En az on beş dakika bu şekilde ilişki kuracaksın mandalina ile. Dinliyor. O hep dinler zaten. Ben dinlemesin sadece etkilensin ve değişsin istiyorum.

Ona “Farkındalılık Terapisi (Mindfullness Therapy) uygulamaya çalışıyorum. Yapmak istediğim şey yerken ki hızını kesmek. Yutarcasına yemesinin önüne geçmek. Yemek yerken dilindeki tat goncalarını değil sadece, görme, işitme, dokunma, koklama hislerini de doyurmasını sağlamak. Hatta diyorum her seyrettiğinde, kokladığında, dokunduğunda bu mandalinayı Yaratıcı ne güzel yaratmış, diye düşünüp varoluşunun değerliliğini de hissedebilirsin. Bunları yapar mı? Hiç bilmiyorum.

7. görüşmemizi yapıyoruz Yaprak’la. Hemen konuya giriyor. Beni çok şaşırtıyor. İşte en sevdiğim terapi anlarından birisi. Şaşırtılmak. Hastanın bakış açısında beklenmedik bir gelişme, ilerleme. Artık çok yavaş yemek yiyor. Bırakın meyveleri, yemekleri bile önce seyrediyor, kokluyor, hatta eğer tek başına ise ve yiyecekler katıysa onlara dokunuyor. Bunları yapan gerçekten Yaprak mı? Bu soruyu içimden soruyorum tabii.

Duyguları karışık biraz Yaprak’ın. Bir tarafı hüzünlü, bir tarafı huzurlu. “Geçen hafta üniversiteden beri arkadaşım olan Maria kansere yakalandı ve onu Manchester’a ziyarete gittim.” diye anlatıyor. “Hastane bahçesi yapraklarla doluydu. Hayatımda ilk kez yaprakları seyrettim uzun uzun. İnanır mısınız bilmiyorum, onları kokladım bile. Ve ilk kez çok güzel yaratılmışlar diye düşündüm. Bir demet topladım ve ona götürdüm.” Uzun uzun Maria’yı anlatıyor. Artık terapi seanslarımızda Maria da var.

Gece şiddetli bir rüzgarın ve yağmurun sesi ile uyanıyorum. Aklımda Maria, yapraklar ve Yaprak var. Pencereden dışarıya bakıyorum. Yapraklar sağa sola savruluyor. Ağaçlardan koparak. İçimden Yaprak’ı takdir ediyorum. Aferin sana. Allah’ın sonsuz merhametine şaşıyorum. İstanbul’dan bir insana yapraklarla Manchester’daki bir kalbi teselli ettiriyor O.

Maria ölüyor. Yaprak’ın ziyaretinin 3. gününde. Elinde yapraklarla. Ölmeden önce son bir kez onları kokluyor, seyrediyor, dokunuyor. Ölümün kötü bir şey olmadığını hissederek.

Gündüz olur olmaz ben de yaprak toplayacağım. Onlara dokunacağım, seyredeceğim, hatta koklayacağım. Yaprak terapisini ben de denemek istiyorum.

Yapraklar sadece ölmek üzere olan insanlara iyi gelmez. Ölmeye yüz tutmuş duygulara da iyi gelebilir belki.

Mustafa ULUSOY
ZAMAN