Endişe verici nüfuza sahip bir ’cemaat’in hikáyesi


Türkiye’de hep bir "cemaat" konuşulup tartışılıyor. Kimi eğitim çalışmalarını alkışlıyor, kimi açılan okulların gizli ajandasından bahsediyor.

Kimi "cemaatin" toplumsal uzlaşma için çaba sarf ettiğini iddia ediyor, kimi "cemaatin" emniyetten adalete, milli eğitimden TSK’ya kadar gizli örgütlenmeler içinde olduğunu ileri sürüyor. Biz aynı şekilde tartışılan başka bir "cemaati" tanıyalım: Opus Dei. Okullar, üniversiteler açıp medyada büyük bir güç haline gelen ve kiminin "kutsal mafya" diye tanımladığı bu "cemaatin" adını hiç duymuş muydunuz?

BEŞ kıtada 475 üniversite ve yüksekokulu, 200 koleji vardı...604 gazete ve dergiye sahipti...52 radyo ve televizyon kanalı aralıksız yayındaydı...

Bu bilgiler 30 yıl önce Opus Dei üyesi Alvaro del Portillo’nun 1979’da ağzından kaçırdığı bilgilerdi.
/_np/1291/7841291.jpg
Bugün ne kadar bir güce hükmettiği bilinmiyor.

TV ve radyo sayısının 700 olduğu tahmin ediliyor.

Bu "cemaatin" endişe verici bu nüfuzu hep tartışma konusu. Kimilerine göre milyar dolara hükmeden Opus Dei, aslında sadece "kutsal mafya"!

Peki iş ve siyaset dünyasında karmaşık ilişkiler yürüten Opus Dei neydi?..

’Allah’ın Eseri’

Adı, Josemaria Escriva de Balaguer’di.

Madrid’de sıradan bir Katolik papazdı. İnzivaya çekildiği kilisede "Tanrı’dan gelen vahiy" sonucu 2 Ekim 1928’de "Opus Dei" (Allah’ın Eseri) adlı gizli "cemaatini" kurdu.

Amacı; Vatikan ve kiliseler dışında Papa’ya destek olacak iyi eğitim görmüş elit bir grup oluşturmaktı.

Opus Dei’ye göre Papa’nın kimliği, kilisenin ve Papalık kurumunun üstündeydi!

Papa; Tanrı-Krallığı’nın kutsal önderi "olağanüstü" bir kişiydi.

Opus Dei’nin ruhaniliği kendine özgündü. "Çilecilik"; acı çekme yüceltiliyordu. Müritler kırbaçla göğüslerine, sırtlarına vuruyordu. Çünkü onlara göre acılar ruhu Allah’a yaklaştırıyordu!

Müritler okullarda yetiştirildi

Papaz Balaguer "müritlerini" genelde Katolikliğe sıkı sıkıya bağlı varlıklı, iyi eğitim görmüş zenginlerden oluşturmaya gayret etti. (Cemaate bağlı işadamları genellikle turizm ve inşaat sektöründeydi.)

Mesleğinde başarılı doktor, mühendis, gazeteci, yazar vs. hepsini "cemaatine" kazanmaya çalıştı. Başarılı da oldu.

Tamamen gizli olan "cemaate" üç tipte katılım olanağı vardı.

En kalabalık olan "kadro dışı" olanlardı. Bunlar günlük hayatını "cemaat" idealine bağlı olarak yaşayan evli ya da bekár müritler idi.

"Kadrolular" ise kendini tamamen "cemaate" adamış seçkin, önderlik edecek erkekler ve kadınlardı.

Bir de "yardımcılar" vardı; "cemaate" üye olmayıp etkinliklere katılan ve özellikle de bağış yapan kişilerdi bunlar.

"Kadrolu" kişi Opus Dei’ye kabul edilmek için tanıklar önünde yemin etmek zorundaydı. Sadakatle bağlı kalmak, gizliliğe harfiyen uymak ve havarilere özgü bir yaşam sürmek şarttı. Aile yaşantısı onaylanmayan müritler ailelerinden uzakta özel evlerde barındırıldı.

Eğitim yoluyla seçkin-önder elemanlar yetiştirmeyi hedeflediler. Okullar açtılar ardı ardına. Yetmedi taşradaki başarılı çocuklar için yurtlar hizmete soktular. Yurtdışı burs olanaklarını iyi kullandılar.

Yetişen müritleri devletin kilit yerlerine yerleştirdiler.

Ve hep devlet desteği gördüler.

Çünkü, düşman ortaktı...

Ağca’nın Papa’ya suikastı

Opus Dei kurucusu Papaz Balaguer antikomünistti.

"Cemaat" için komünistlerle mücadele esastı. Bu sebeple İspanya İç Savaşı’nda Cumhuriyetçilere karşı savaşan Faşist Franko’nun yanında saf tuttular.

İlişki karşılıklıydı; Franco iyi yetişmiş "cemaatin" insan kaynaklarından hep yararlandı. "Cemaat" ise diktatör Franco’nun gölgesinde büyüdü.

Opus Dei, iş dünyası ve politikadaki gücünü her geçen yıl artırdı.

Bir yanda sürekli "partiler üstü" gözüktüler, diğer yanda ellerini politikadan hiç çekmediler.

İlk dönem İspanya ile sınırlı mütevazı gizli "cemaat" zamanla mürit sayısını, siyasi ve iktisadi nüfuzunu artırınca ülke dışına da "hizmete" başladı. Çünkü soğuk savaş dönemi başlamıştı.

Yıl 1947. Opus Dei kurucusu Papaz Balaguer, Roma-Vatikan’a çağrıldı.

"Papa Hazretleri’nin Yüksek Papazı" unvanı verildi.

Opus Dei böylece dünyadaki kiliseler bünyesinde ayrıcalıklı bir yer edindi; tanındı. Özellikle 1982’den sonra Papa II. Jean Paul’ün kanatları altına girerek Vatikan’ın en etkili dinsel örgütü oldu.

(Ara not: Mehmet Ali Ağca’nın Papa II. Jean Paul’e 13 Mayıs 1981’de suikast yaptığını anımsatırım. Ergenekon soruşturması nedeniyle İtalya’daki Gladio’yu dillerinden düşürmeyenlerin Vatikan-Opus Dei ilişkisini göz ardı etmemelerini öneririm.)

’Hoşgörü’ ve ’diyalog’

Opus Dei’nin anahtar iki sözcüğü vardı: "Hoşgörü" ve "diyalog"!

Bu iki kavramı kullanarak dünyanın çeşitli ülkelerindeki insanlarla yakınlaştılar, konferanslar-seminerler düzenlediler, okullar açtılar, TV-gazete satın aldılar. Adları duyulmamış aydınları ünlü yaptılar.

Sahibi oldukları 12 film şirketini psikolojik savaşın emrine verdiler.

"Hoşgörü", "diyalog" sözcüklerini ağzından düşürmeyen Opus Dei, diğer yandan soğuk savaşın en güçlü antikomünist örgütlerinden biri oldu.

Özellikle İspanyolca konuşulan Latin Amerika’daki ülkelerde sosyal hareketleri destekleyen kiliseler ile sol hareketlerin kurduğu ittifakı bastırmak için aktif olarak kullanıldı. Örneğin, Şili diktatörü Pinochet gibi eli kanlı askerlerle sıkı işbirliği içinde oldu. Arjantin, Paraguay ve Uruguay’da otoriter rejimleri destekledi. Nikaragua’da diktatör Somoza’yı, Peru’da Fujimori’yi finanse etti. Yani CIA ile Opus Dei hep içli dışlı idi.

"Cemaat" Avrupa’daki politik kirli işlerin de içindeydi.

Fransa’da sosyalist Mitterrand karşısına Cumhurbaşkanı adayı olarak çıkarılan Maliye Bakanı Valery Giscard d’Estaing’i desteklediler.

Zaten baba Edmond Giscard d’Estaing, Opus Dei’nin sahibi olduğu Banco Popular Espanol’un başkanıydı!

(Ara not: Gladio’nun Türkiye’deki dinci ayağı hep gözlerden kaçırılmak istenmektedir. Komünizmle Mücadele Derneklerini, İlim Yayma Cemiyetlerini hangi hocaefendiler kurdu? CIA, Türkiye’de hangi hocaefendilere kefildir?)

Tanrı’nın Ahtapotu

Opus Dei’nin kurucusu Papaz Balaguer, ülkesi İspanya’ya bir daha dönmedi.

Hayatının sonuna kadar Vatikan’da yaşadı.

1975’te öldükten sonra önce 1990’da "üstat" ilan edildi. Ardından 2002’de azizlik mertebesine çıkarıldı! 300 yıl beklemesi gerekirken 15 yılda bu unvanı alıvermişti!

Tüm bunlara rağmen kamuoyundaki imajını hiç iyileştiremedi. Milyar dolarlık serveti nedeniyle "kutsal mafya" olarak değerlendirildi.

İngiliz araştırmacı Michael Walsh, "cemaate", Opus Dei (Tanrı’nın Eseri) değil Actopus Dei (Tanrı’nın Ahtapotu) adını verdi.

İsviçreli toplum bilimci, siyaset adamı Jean Ziegler ise Opus Dei’yi terörizm kadar mücadele edilmesi gereken aşırı sağcı bir hareket olarak gördüğünü yazdı.

Bu arada şunu yazmalıyım:

"Avrupa’da Gladio’lar bir bir açığa çıktı; bir tek Türkiye’deki bilinmiyor" diye yeri göğü birbirine katan liberaller, İspanya’daki Gladio-Opus Dei ilişkisinin neden açığa çıkarılmadığını biliyorlar mı?

Bilmiyorlar. Bilmedikleri çok...

Opus Dei, Vatikan’ın en önemli "Hıristiyanlık Dışı Dinler ve İnançsızlar" kurumunu elinde bulunduruyor. Bu "diyalog arayıcısı" hoşgörülü kurum, Müslüman ülkelerdeki bazı "cemaatler" ile sıkı bir işbirliği içinde.

Peki kimdir bu "cemaatler"? Ortak paydaları nedir?

Yeni Dünya Düzeni’nin "İslam ayağı" olan "Ilımlı İslam Projeleri" nerelerde, nasıl kotarıldı?

Neymiş, "cemaatler yalnızlaşan insanın terapi merkezi" imiş!

Keşke mesele bu kadar basit olsa.

Opus Dei ve benzeri "cemaatler" aslında gerçeği yüzümüze çarpıyor.

Tabii görmek isterseniz.

Siyasetin merkezinde bir dergáh:

YENİKAPI MEVLEVİHANESİ

TARİKATLAR, cemaatler "politika üstü" veya "partiler üstü" müdür? Sanıyorum bu konuda pek okuma, araştırma yapılmadığı için medyada ilginç görüşler dile getiriliyor, yazılıyor. /_np/1292/7841292.jpg

Halbuki temeline baktığınızda bile tarikat-cemaat olgusu siyaset sonucu ortaya çıkmıştır.

Çok gerilere gitmeyelim...

Tarihimizde çok bilinen bir olaydan örnek verelim.

Sultan Abdülaziz 1876’da darbeyle tahttan indirildi.

Bu darbenin "başrolünde" kim vardı: Midhat Paşa.

Sivil Midhat Paşa’nın en büyük destekçisi Askeri Mektepler Komutanı Süleyman Askeri Paşa idi.

Tarihimizde askeri öğrencilerin kalkıştığı ilk darbeydi bu.

Bunlar biliniyor.

Ancak bu darbede Yenikapı Mevlevihanesi’nin rolü hep göz ardı edildi.

Özetleyelim:

Sultan II. Mahmud ve Sultan Abdülmecid bu dergáhın müdavimlerindendi.

Keçecizade Fuad Paşa, Ali Paşa gibi sadrazamlar, Mehmed Sadeddin Efendi, Ahmed Muhtar gibi şeyhülislamlar, nazırlar, valiler, álimler ve eşleri ve kızları bu dergáha intisap etmişlerdi. Bu dönemde Yenikapı Mevlevihanesi’nin şeyhliğini Osman Salaheddin Dede yapıyordu.

Ancak Sultan Abdülaziz döneminde dergáhın saray nezdindeki gücü azaldı. Padişah, dergáhı ziyaret bile etmedi.

Ayrıca...

Sultan Abdülaziz, gerek dış politikada gerekse ekonomide Sadrazam Mahmud Nedim Paşa’nın inisiyatifiyle Rusya’ya yakın bir siyaset takip etmeye başladı.

Bu durum Osmanlı Devleti üzerinde büyük etkisi olan İngilizleri kızdırdı.

Ve sonunda İngilizlerin desteğiyle darbe gerçekleşti.

Darbe organizasyonunun merkezi Yenikapı Mevlevihanesi dergáhı mıydı?

Toplantılar dergáhta mı yapıldı?

İddiayı dile getirenler, Osman Salaheddin Dede ile Midhat Paşa’nın darbe sürecinde sık sık bir araya geldiğine dikkat çekiyor.

Ayrıca, darbe sonrası gelişmeleri de örnek gösteriyorlar:

Darbeciler, Sultan V. Murad’ı "akıl sağlığı" bozulması nedeniyle tahttan indirdi. Yerine Sultan II. Abdülhamid padişah yapıldı.

II. Abdülhamid tahta çıktığı gün verdiği davette Osman Salaheddin Dede de baş konuklar arasındaydı.

Ancak, II. Abdülhamid tahtını güçlendirdikten sonra Midhat Paşa’yı sürüp öldürttü.

Osman Salaheddin Dede’nin başına gelenler, "darbede Yenikapı Mevlevihanesi’nin rolü olduğunun" kanıtı gibiydi.

II. Abdülhamid iktidarı boyunca Yenikapı Mevlevihanesi’ni hep gözetim altında tutturdu. Osman Salaheddin’in 1000 kuruşluk maaşını kesti.

Benzeri zorluklar nedeniyle Osman Salaheddin Dede, yerini oğlu Mehmed Celaleddin Efendi’ye bıraktı.

Yukarıda yazdığım gibi örnekleri çoğaltabiliriz.

Bunlar bize tarikatlar, cemaatlerin hep siyasetin içinde olduğunu gösterir.

Fırsat bulabilirsem, bir gün size İttihat ve Terakki Cemiyeti içindeki Bektaşiler ile Melamiler’in çatışmasını da yazarım. Liberallerin "kıblesi" Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın arkasındaki "cemaat" desteğini de görmüş olursunuz!

Nakşibendi Gümüşhanevi Dergáhı’nın Milli Nizam Partisi’ni kurduğunu hemen herkes biliyor.

Yani "cemaatleri" siyaset üstü / partiler üstü görmek çocukçadır.

Hep "gizli ajandaları" vardır.

Manevi Cihazlanma Cemiyeti

ÖMER Fevzi Mardin, bahriye teğmenliği sırasında İttihatçılara katıldı.
/_np/1293/7841293.jpg
Trablusgarp Savaşı’nda gönüllü olarak yer aldı.

Harbiye Mektebi’nde öğretmenlik yaparken komutanı Rauf Orbay’ın aracılığıyla Nakşibendi şeyhi (Üzeyir Garih’in mezarını ziyaret ettiği) Küçük Hüseyin Efendi ile tanıştı.

Ve ondan icazet alıp askerliği bıraktı, "halifesi" oldu.

Zamanla kendi dergáhını kurdu. "Şeyh" oldu.

1942’de "İlahiyat Kültür Derneği"ni kurdu. Amacı "dinlerarası diyalog" idi.

Şeyh Ömer Fevzi Mardin’e dinlerarası diyalog konusunda en büyük desteği Rahip Dr. Frank Buchman verdi.

Rahip Buchman ABD’de 1929 yılında "Manevi Cihazlanma Cemiyeti"ni kurmuştu.

Şeyh Ömer Fevzi Mardin ile Rahip Buchman’ı yan yana getiren, bir gazeteciydi: Ahmet Emin Yalman!

Detaya girmeyelim...

Şeyh Ömer Fevzi Mardin 1949 yılında Rahip Buchman’ın davetiyle İsviçre’ye gitti. Bir şatoda dünyanın çeşitli yerlerinden gelen din adamlarıyla bir hafta süren toplantılar yaptı. Yaptığı konuşmayı "İslamiyet ve Ehl-i Kitap Ailesi" kitabına aldı: "Müslümanlık devrinin bugün faal görevlerini bu varlıklı, imkánlı millet olan Amerikalılar üzerine almış bulunuyor. Çünkü Allah onları bu işe seçmiş, hazırlamış ve harekete geçirmiştir."

İsviçre’deki toplantının nedeni "diyalog" idi ama sonuç farklı çıktı:

Solculara karşı yılmaz bir mücadele verilmelidir!

Şeyh Ömer Fevzi Mardin, İsviçre’den döner dönmez ne yaptı dersiniz; Mehmetçiğin Kore’ye gönderilmesini savunan kitap yazdı. "Kore Savaşı’na Katılmamızda Dini ve Siyasi Zaruret."

Başta müritleri olmak üzere herkese ve basına, ABD Başkanı Franklin Roosevelt’in Şeyh Küçük Hüseyin Efendi dervişanından Münir Ertegün vasıtasıyla gizlice Müslüman olduğunu söyledi!

Uzatmayayım...

Görüldüğü gibi "cemaatlerin" dış bağlantıları olabiliyor ve bunlar etkisiyle ülkenin siyasetini belirlemede hayli aktif görevler üstleniyor, "soğuk savaşın piyonu" haline geliveriyorlardı.

Demem o ki:

Dünyadaki siyasal gelişmeleri analiz etmeden "cemaat" olgusunu tek mistik boyutuyla kavrayamayız.



26 Nisan 2009

alıntı
Endişe verici nüfuza sahip bir ’cemaat’in hikáyesi - Soner YALÇIN - Hürriyet