Az gelişmiş veya gelişmekte güçlük çeken ülkelerde sanat her zaman geri planda kaldı. Ülkeler ekonomik krizden çıkamadığı için, sanat da belli bir sisteme oturtulamadı. Hükümetlerin de bir sanat politikası hiç olmadı.

Bu gibi ülkelerde sanat, bireysel çabalarla ortaya çıkmak zorundaydı.

Genellikle Güney Amerika ülkelerinde olduğu gibi.

Güney Amerika’daki heyecan hiçbir zaman Anadolu’da olmadı.

Yine de bireysel çıkışlar kendini gösterdi.

Oysa sistem, bireysel çabalarla ortaya çıkan sanata “külliyen” karşı olmalıydı. Aksi durumda, kendiliğinden oluşan sanatın yaygınlaşmasını önlemesi imkansızlaşacaktı.

Türkiye’de de sanatın gelişimi hep bu yönde oldu. Başkaldırı edebiyatına karşı hükümetler hep “parlak” yıldızlar yetiştirerek, toplumu isyandan çok ödüle yönlendirdiler.

Ne zamanki sanatın sokaklara yayılması önlenemez hale geldi, o zaman da “diğer” önlemler devreye girdi. Yeni yazarlar pazara sürüldü, başkaldıran şairler tutuklandı, onların şiirlerinden şarkılar besteleyen, söyleyenlere Anadolu dar edildi.

Gazete okurunun üç milyonla sınırlı olduğu bir ülkede, Orhan Pamuk, Elif Şafak, Murathan Mungan, Ahmet Altan gibi yazarların kitaplarının baskı sayısı milyonlara ulaştı.

Gazete bile okumayan ülkede kitap satışları gazete satışlarını katlar duruma geldi.

Durum tuhaftı, ama bu tuhaflığı inceleyecek, irdeleyecek bir “sanat” yaklaşımı yoktu.

Bir zamanlar “edebiyatın kalesi” durumunda olan Cumhuriyet dergi, tartışmaları ve eleştirileriyle önemli bir öncü görevini üstlenmişti. Ama zamanla o da, “reklam” kotasına uyaraktan, “al gülüm ver gülüm” siyasetine kendini uydurdu. Kim reklam veriyorsa, yayınevinin kitapları “ısmarlama” usulüyle tanıttı.

1980 öncesinde, tüm siyasi kapışmalara, teröre rağmen, sanatsal faaliyetler cumhuriyet döneminin en üst seviyesinde gerçekleşti.

Rahatsızlık ortadaydı. Halk, SSCB’nin varlığına da sırtını dayayarak, ABD’ye ve yozlaşmış “feodal kapitalizme” bir direnç gösteriyordu.

O sıralarda Türk/Kürt sorunu da yoktu.

Kurtuluş yeni bir devrime bağlanıyordu ve herkesin elinde Marks’ın “Anti Duhring” tezi dolaşıyordu.

Aladdin Bilgi Kapital’i çevirmişti, ama şimdiki Orhan Pamuk misali, kimse Marks’ı okumuyor, “artı değer” çöküşünden yola çıkarak, Marks’ı eleştiriyordu.

Devir kapitalizmi eleştirme devriydi, ama herkes sosyalizmin “kalesine” saldırıyordu.

Edebiyat da bundan nasibini alıyordu kuşkusuz.

Ağırlıklı edebiyatçılarımız, sözgelimi Attila İlhan, tüm gücüyle Sovyet sistemine karşı duruyordu. Murat Belge Birikim dergisinde Ömer Laçiner ile birlikte Lukacs kuramını destekliyordu. Ataol Behramoğlu köylü ayaklanmalarının hüsranla bittiğini, asıl egemen gücün işçi sınıfı olduğunu Militan dergisinde her fırsatta yineliyordu.

Kültürel bir kavga vardı o sıralar ve Türkiye dünyanın neresinde olduğunu fark etmeye başlıyordu.

Sistemin belirleyicileri, “neler oluyor orada?” diyerekten devreye girdiler. Öğrencilere derslerini çalışmalarını, işçilere işlerini yapmalarını, köylülere tarlalarını sürmelerini söylediler ve noktayı koydular.

Edebiyat da buna uymak zorunda kaldı. Ne bir zamanların önemli edebiyatçısı Demirtaş Ceyhun kaldı ortalıkta ne de Afşar Timuçin’in felsefe yazıları.

Sistem hemen kendi edebiyat ve kültür adamlarını yarattı ve piyasaya sürdü.

İsyana karşılık ödülle cevap verdi.

Şu ölümlü dünyada, Karaip adalarında tatil yapmak varken, Ruhi Su gibi kuşatılmış bir şekilde ölmeyi kabul etmeyenler ortaya çıktı.

Bakmayın bu işten şikayetçi olduğunu söyleyenler, şikayetçi oldukça beslendiler.

Adnan Menderes’in Zeki Müren hayranı olduğunu biliyor muydunuz?

İşte Türkiye’de, ülkemde sanat bu durumda.

İlya Ehrenburg’u New York Times yeniden eleştiri potasına sokarken, biz Günse Birsel’in Burhan’ını çocuklarımıza “örnek” olarak yetiştiriyorsak, Picasso’yu anlamamız mümkün mü?

Bu da Deniz Hakyemez’e basit bir soru.

odatv