Başarılı olmak günümüz dünyasında maalesef imrenilecek bir olaydan çok kıskanılan bir olay olarak görülmekte. Bunu çok da uzağa gitmeden etrafımıza baktığımızda görmemiz mümkün.

İnsanlar birbirlerinin kendinden daha iyi ve başarılı olmasını pek de hazmedemiyorlar. Tahammülleri yok. Başkasının makam, mevki sahibi olması, daha fazla para kazanması, terfi etmesi, ödül alması, toplum tarafından sevilen, saygı duyulan bir kişi olması ve bunun gibi onlarca başarı öyküsü genelde imrenilmekten çok kıskanılan şeyler olarak görülebiliyor.

Bu anlamda öfke, hoş olmayan durumlar (engelleme, korku) karşısında insanda bir tepki olarak ortaya çıkmakta, başkalarını kötüleme ve karaçalma ile birlikte kıskançlık duygusu olarak da kendini gösterebilmektedir (Köknel,1995,s.156). Kıskançlık, başkalarına güvenmeme ve onlara pusu kurma, başkalarını eleştiren bir tavır takınma ve sürekli bir ihmal edilmiş olma korkusu duyma gibi belirtilerle ortaya çıkabilir. Kıskançlığın bir şekli kendi kendini yiyip bitirme, başka bir şekli ise şiddetli bir inatçılık olarak görünmektedir (Adler, 1997, s.366). Bu anlamda kıskançlık kişinin kendi yetersizliğinden kaynaklanan aşağılık duygusu ve kaygıdan kurtulmak için başvurduğu bir savunma düzeni olarak ortaya çıkabilmektedir.

Başarıya öfkelenmeyi sağlayan bir diğer kavram ise haset’tir. Güçlü olma ve başkalarına söz geçirme (başkalarına egemen olma) çabasının bulunduğu yerde, haset gibi bir karakter özelliği de kesinlikle karşımıza çıkacaktır.

Haset içerisinde olan bir insan, zamanını hep başkalarının başarısını ölçmeye çalışmak, başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğü ile meşgul olmak ya da başkalarının neler ortaya koymuş olduğunu düşünmekle geçirir. Bu tipten olan hasetçi insanlar bu isteklerini açığa vurmazlar; çünkü bir sosyal duygunun gerçekten var oluşu onları bu gibi düşünceleri düşünmekten bile alıkoyar. Ama sanki her şeye sahip olmayı istermiş gibi davranırlar (Adler, 1997, s.368).

Bu anlamda gerek kıskançlık gerekse haset kavramları, insanların yaşamın daha çok kendi merkezli bir şekilde gelişmesini istedikleri yönünde güçlü bir duyguya sahip oldukları gerçeğini göstermektedir.

Tolstoy bunu: “Herkes kendi iyiliği, menfaati için yaşar. Kendi iyiliğini, kendi menfaatini istememek yaşamamak demektir. İnsan “kendi yarar ve menfaatini arzu etme” hissinden soyutlanarak hayatı düşünemez. Yaşamak demek, kendi iyilik ve menfaatini istemek demektir. İnsanın-dolaysız bir biçimde- hissettiği hayat, yalnızca kendi şahsi hayatıdır. Bundan dolayıdır ki, arzuladığı iyilik ve fayda ona ilk bakışta yalnız kendi şahsıyla sınırlıymış gibi görünür. Gerçek hayat sahibi olarak sadece kendisini görür. Çevresindeki diğer varlıkları ise sözde hayat (sahibi) şeklinde düşünür.” şeklinde açıklıyor (Güleç, 2005, s.21).

Bu görüşe göre insan kendini hayatın merkezine yerleştirmekte ve bütün olaylar, davranışlar kendi çevresinde kendinin algıladığı şekilde dönmektedir. Hakim güç kendisidir. Kendi izin verdiği ve onadığı ölçüde insanlarla ilişki kurmakta ve onlara yakınlaşmaktadır. Kendine zıt giden kişilerden nefret etmekte, hayatından atmakta ya da en az iletişim kurmaktadır. Onun için hayatın anlamı istediklerine ulaşabildiği ölçüde vardır ve mutludur. Bu mutluluğu sağlayan çevresel unsurlar sadece ve sadece onun için bir araçtır.

Böyle bir algılama içerisinde olan insanların başkalarının başarısını kıskanmasından daha doğal ne olabilir ki? Kendi başarısı da başkaları tarafından istenmeyecek ve böylece toplumsal barışın etkin bir şekilde hayata geçirilmesi de hayal olabilecektir.

Montaigne bu konuyla ilgili güzel bir tespitte bulunuyor (Kalemci, 2006, s.318): “Kimse cimri olduğunu, kıskanç olduğunu kabul etmez. Körler hiç olmazsa bir yol gösterici isterler; biz kendi kendimizi sokarız yanlış yollara. Benim yükseklerde gözüm yoktur, ama, Roma’da başka türlü yaşanmaz deriz; öfkeliysem, güvenli bir hayat kuramadıysam, suç bende değil, gençlikte, deriz. Dışımızda aramayalım kötülüğü, içimizdedir o; ciğerimize işlemiştir. Hasta olduğumuzu bilmemek de iyileşmemizi daha zorlaştırır. Kendimizi erkenden bilmeye başlamazsak, nasıl baş ederiz, bunca dertlerle, bunca kötülüklerle?”

Dolayısıyla başarılı olmuş birine “imrenmek”ten çok “kıskanmak” gibi kötü bir alışkanlığımız var. Oysa imrenmek; olgun kişiliğin bir göstergesi iken, kıskanmak; cahilliğin, bencilliğin ve sevgisizliğin bir işaretidir.İmrendiğimiz kişi aslında bizim önümüzü açmıştır. Başarısı ile hem bize iyi bir örnek olmuştur, hem de o başarının daha da ötesine gidilebileceğini göstermiştir. İlkelerin, değerlerin, cesaretin, disiplinin ve girişimciliğin başarının elde edilmesinde vazgeçilmez unsurlar olduğunu göstermiştir. Başarıda önce insanı anlamak sonra çevre şartlarına göre esnek hareket etmek gerektiğini bütün dünyaya ilan etmiştir.

Bu konuyla ilgili olarak Mehmet Barlas (Barlas, 2006): “Nüfusumuzun yaş ortalaması ne kadar gençliği gösterse de, “Eski dünyalı’ysanız toplumsal davranışlarınız kaçınılmaz olarak içinde bulunduğunuz dünyanın alışkanlıklarını yansıtacaktır. Bunların başında da, başarıya karşı duyulan öfke gelir.” diyor. Bunu da yaşadığı bir olayla örneklendiriyor:

“Yıllar önce New York’tan İstanbul’a uçarken, yanımdaki koltukta yaşlı bir adam oturuyordu. Saatler süren birlikteliğimizde, bana kendi öyküsünü anlattı. Romanya Yahudi’siymiş; Romanya yönetimi ülkedeki Yahudileri toplayıp Hitler’e teslim ederken, o zaman genç bir kimyager olan bu adam da, toplama kamplarından birinde bulmuş kendini. Sonra toplama kampından kaçıp, Sovyet Kızıl Ordusu’na katılmış ve makineli tüfekçi olmuş.

Savaştan sonra Filistin’e göç etmiş ve İsrail’in kuruluş dönemindeki savaşlara katılmış. Evlenmiş. Bir kimya imalathanesi kurmuş. İki çocuğu olmuş. İşleri iyi gitmiş, para kazanmış. Sonunda hayal ettiği lüks bir Amerikan otomobili almış. Sonra şöyle olmuş:

- Yeni otomobilimle evime geldiğimde, komşularım evlerinin penceresinden beni izliyordu. Ertesi gün işletmeme vergi memurları doldu. Bir komşum, beni vergi kaçakcısı diye ihbar etmiş. O günden sonra huzurum kaçtı.

Adam sonunda işletmesini satıp Amerika’ya, Şikago’ya göç etmiş. Orada yolcu otobüslerinin motorları eskidiği için çok erken çürüğe çıkarıldıklarını görünce, bunların motorlarını yenilemeyi teklif etmiş. Bu teklifi kabul edilince, yılda 5-6 milyon dolarlık cirosu olan bir işe dönüştürmüş teklifini.

- Amerika’da kurduğum bu işten iyi para kazanınca kendime bir Rolls Royce aldım. Yeni arabamla Şikago’nun banliyösündeki evime gelince, bütün komşularım bizim eve doldu. Bazıları şampanyalarla geldi. Benim başarımı ve yeni arabamı, komşularla birlikte kutladık.

Bu yaşlı Yahudi yaşadıklarını böylece anlattıktan sonra, deneyimlerini şu yargıyla noktalamıştı:

-İsrail’de, tüm Avrupa ve Ortadoğu gibi eski dünyanın bir parçasıdır. Bu coğrafyada başarı insanları öfkelendirir. Çoğunluk başarıyı ve başarılı olanı kutsayacak yerde, kendisinin neden başarılı olamadığına takılır. Eski dünyada başarı tehlikelidir.

Siz sayın okurlarımın da bunlara benzer kim bilir kaç anınız ve gözleminiz vardır. Ama dikkat edin çevrenize. Toplumumuzda en fazla korkulan şeylerden biri “Nazar Değmesi” değil mi? Veya neden bu ülkede siyasette başarılı olanlar hep “Bir bayramlık bir de idamlık giysim var” deyişini tekrarlarlar? “Ne taşkın ol asıl, ne şaşkın ol basıl” söylemi, orta kararlılığın erdemini vurgulamaz mı?”

“Her şeyin fazlası zarar” düşüncesi bizi hep kısıtlamış ve düşüncelerimize ket vurmamıza sebep olmuştur. Bazen dostlarımızla hoş bir sohbet sırasında anlatılan olaylara kahkahalarla güleriz. Fakat sohbetin sonunda (hiç farkına vardınız mı bilmem) “bugün çok güldük, inşallah başımıza kötü bir şey gelmez” diye keyifli ve bizi mutlu eden bir sohbeti bile kendimize çok görürüz. Yani “çok olmama”yı içimize sindirmiş daha fazlasını istemeyi kendimize yakıştıramamışız.

Başkasının hakkına zarar vermediğimiz sürece başarımızın karşılığını almaya hakkımız vardır diye düşünüyorum. Alın terimizle, dişimiz ve tırnağımızla elde ettiğimiz başarıyı doya doya yaşamak ve daha da fazlasını istemek gibi bir lüksümüz var. Çünkü bu lükstür ki şu anda konforlu arabalara bizi bindiren, bu lükstür ki internetle dünyanın her bir köşesine ulaştıran, bu lükstür ki yerimizden kalkmadan TV’nin kanalını değiştirten.

Dolayısıyla Mevlana’nın da dediği gibi; “Artık yeni şeyler söylemek lazım.” Yeni, değişik ve farklı olan şeyler. İnsanlığa faydalı olabilecek, onun yaşam kalitesini yükseltebilecek şeyler. Birileri bu “yeni şeyleri” bizden önce yapıyorsa hakkını vererek, “bükemediğimiz eli öpmesek de, en azından takdir etmesini bilme erdemini” gösterebilmeliyiz.

Kıskanmadan, kin duymadan, başarıya öfkelenmeden.

Bu başarının onun özelinde ama toplum genelinde yaşam kalitesini yükselten, insanlığa armağan edilmiş bir kazanç, bir değer olduğunu düşünmeliyiz. Unutmayın ki “keskin sirke küpüne zarar verir!”

Kaynakça

- Adler, Alfred, 1997, İnsan Tabiatını Tanıma, 3.b., Çev.A. Yörükan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, No.334,
- Barlas Mehmet, “Eski Dünyanın Ağırlığı”, Sabah Gazetesi, 16.06.2006
- Güleç, Zeynep, 2005, Tolstoy Hayat Üzerine Düşünceler, Akvaryum Yayınevi, İstanbul
- Köknel Özcan, 1995, Kaygıdan Mutluluğa Kişilik, Altın Kitaplar Yayınevi, İstanbul
- Kalemci Hasan, 2006, Montaigne Denemeler, Kitap Zamanı, Ankara
KAYNAK