Hayat anlamsızdır


Bir düşünürün ifadesiyle ”insan zihni yiv ve setler içerisinde hareket etmekten hoşlanır”. Diğer bir deyişle insan alışmış olduğu olgulardan -o olgu her ne ise; düşünce, yaptığı bir iş, hatta evine giderken kullandığı yol bile- kolay kolay vazgeçemez. Doğduğu andan beri zihnine kazınmış olan, kaydedilmiş olan bilgilere hep aynı açılardan bakmak ister. Adeta ehlileştirilmiş bir haldedir. Zihne kaydedilen tüm kavramlar onun için kutsaldır. Bırakın değiştirilmesini, farklı açılardan bakılmasına bile tahammül edemez. Burada kopya kalıpların dışına çıkarak hayata daha farklı bir gözle bakmaya çalıştım.

Hayat dediğimiz olgu hareketten başka bir şey değildir. Mikro veya makro kozmoza baktığımız zaman durağan hiçbir şey yok. Atomlardan (atomaltı dahil) evrendeki çeşitli büyüklükteki galaksilere kadar her şey durmaksızın hareket halinde. Daha özele indirgeyip insanoğlunu baz alırsak aynı durumu gözlemleriz çok kolayca. Tüm hücrelerimiz, tüm kaslarımız bir an dahi durmaksızın çalışır. Hareket vücudumuzun temel özelliğidir. Hareketsiz bir vücut ancak cansız bir maddedir deriz. Ancak bu cansız madde dahi durağan değil. Çeşitli mikroorganizmalar ile çözülme, çürüme; başka bir hale dönüşme olayı, yani hareket devam etmektedir. Bedendeki bu hareket olgusu zihinsel yapımız için de geçerlidir. Zihin aktivitesini bir an bile durduramaz. Şöyle bir bakın düşünmeden ne kadar durabiliyorsunuz. Denemek çok kolay. Haydi bir süre düşüncelerimizi durdurmaya çalışalım. Ne kadar zor olduğunu göreceksiniz. Zihnimiz uykumuzda dahi aktiftir. O halde hareket yaşamın temel taşıdır. Hareket yoksa yaşam da yoktur.

Hayat anlamsızdır. Evet hayat anlamsızdır. Tüm evrenin sadece küçücük bir parçasıdır. Evrenin ne kadar anlamı varsa yaşamın da o kadar anlamı vardır. Çünkü her şey bir; bir her şeydir. Yaşam, hareket olduğu zaman vardır. Hareket yaşamın olmazsa olmazıdır. Çok kaba anlamda hareket ise, çoğunlukla insanın ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla yapılır. Hayatını idame ettirmek, beslenmesini sağlamak, üremek bu ihtiyaçların temel taşlarını oluşturur. İnsan ihtiyacını sağladıktan, biraz da kendini garantiye aldıktan sonra birdenbire boşluk içerisinde kalır. Büyük bir boşluk ve can sıkıntısı. Evet can sıkıntısı insanoğlunu sarmalar. Ta ki yeni bir ihtiyaç belirene kadar. İhtiyaç giderilince tekrar boşluk ve can sıkıntısı. Eğer hayatın anlamı olsaydı boşluk ve can sıkıntısı benliğimizi sarmazdı.

Bilinçaltımız hayatın anlamsız olduğunun farkındadır. Ancak zihnimiz bu durumu kabullenmek istemediğinden kendi kendine sanal bir dünya yaratmaya çalışır. Bunda da başarılı olur. Zihnimize giren her bilgi kategorize edilerek sınıflandırmaya tabi tutulur (iyi, kötü, güzel, çirkin, olumlu, olumsuz... vs). Sınıflandırılan bu bilgiler düşünce tarafından kullanılarak yeni bilgiler elde edilir ve tekrar zihnimize girdi olarak kaydedilir. Tüm canlılarda aynı mekanizma vardır. İnsanoğlu kendini diğer canlılardan üstün görmekte ve bunu da insanoğlunun “akla” sahip olmasına bağlamaktadır. Ancak burada da çelişki içerisindedir. Aklı temel unsur olarak kabul ettiği zaman “akıl dışı olgulara ve mucizelere “inanmaması gerekir. Ancak hayatın boş ve anlamsız olması kendisini mecburen “akıldışı olgulara ve mucizelere inanmaya” yönlendirerek hayatına bir anlam sağlama çabası içerine girmektedir.

Hayatına anlam kazandırma çabasındaki insan zihni ilahi gücü bile kullanmak ister. Yaptığı her davranışı iyi, kötü diyerek sıralamakta; bunun sonucunda da mükafat, terfi veya ceza beklemektedir. Bu durumun bir işyerinde patronun personelinin çalışmasına göre elemanlarını mükafatlandırıp, terfi ettirmesi veya cezalandırması arasında hiçbir fark yoktur. İlahi gücü dahi kendi çıkarı için kullanan bir zihin bu şekilde hayatın bir anlamı olduğunu kanıtlamak ister. Tek çıkar yolu da budur zaten.

Ancak insanoğlu bu kadar basit olan bu durumu kabul edemez. Kendince kendine daha büyük anlamlar yüklemek ister. Kendini düşünen tek varlık olarak tanımlar; her şeyin kendisi için yaratıldığı vehmine kapılır. Bu şekilde, yaşamın anlamsızlığını, boşluk hissini örtbas etmeye çalışır. Ancak ne yaparsa yapsın içindeki boşluk duygusunu önleyemez bir türlü. Yaşamının sonlarına gelmiş yaşlı insanların hayatın koca bir hiç olduğunu söylemeleri sebepsiz değildir. Yaşlılar için zaman ve mekan bir anlam taşımaz artık. Yaşam dedikleri, bir an gibidir onlar için. Aslında anlar toplamı değil midir yaşam. An ise bir an sonra yok olacaktır. O halde yok olan bir şeyin değeri de yoktur. Eğer değeri olsaydı yaşam bomboş değil anlamlı gelecekti yaşlılara. Hayatının son demlerini idrak eden bu kişiler için artık kendini kandırmanın bir anlamı yoktur. Yaşlılardan kastettiğim ölümü hisseden, diğer bir deyişle ölümün kıyısında olan kişilerdir. Hayat sınırını hissetmeyen insanların zihni ise hala kendini kandırmaya devam eder çünkü. Bu nedenle insana çok uzun gelen yıllar aslında tamamen yok olmuştur. Yaşlıların söyledikleri ”Yaşam koca bir hiçtir” sözü belki de en veciz bir ifadedir.

Platon’un ifadesiyle mutluluk “süreli oluşun ve asla varolmayışın yegane varoluş biçimi olduğu bir yerde barınamaz”. Bunu bir ip üzerindeki cambaza benzetebiliriz. Cambaz ip üzerinde sürekli ilerlemek zorundadır. Durduğu an ip üzerinde durması olanaksızdır. Yani hareket varsa cambaz mutludur, hareket yoksa cambaz düşer ve mutsuzdur. İşte yaşam sürekli bir devridaim içerisinde olduğu sürece her an bir oluşum yaşanmakta, ve o an, bir an sonra geçmiş olduğundan değerini yitirmektedir. Dolayısıyla mutsuzluk kaçınılmazdır. İçinde yaşadığımız anı gelip geçici bir şey olarak görürüz ve onu amacımıza taşıyan bir araç olarak hissederiz. Hayatımızın sonuna geldiğimiz zaman değer vermediğimiz bu şimdilerin aslında hayatın ta kendisi olduğunu anlarız.

Hayatın kendi başına bir anlamı olmuş olsaydı hayatın sonunda yokluk olmaması gerekirdi. İnsan öldüğü zaman bedeni çürüyerek yok olur. Zihnimiz bu yok olmaya karşı hemen tepkisini gösterir. Sadece beden yok olur ruhumuz yaşamaya devam eder der. Acaba ruhun böyle bir şansı var mıdır? Yoksa, insanın fani oluşuna karşı düşüncenin kendi kendine bir kandırmacısı mıdır? Fani bir yaşamı kabul etmeyen insan zihni, öldükten sonra ruhun sonsuza kadar yaşayacağı inancı ile faniliğe bir çeşit meydan mı okumaktadır? Bunun cevabını hiç kimse veremez. Her canlı bu büyük gizemi ancak öldüğü anda öğrenecektir. O nedenle aslında ölüm o kadar korkulacak bir olgu değildir. En büyük gizemin tüm gerçekliğiyle öğrenilme şansı değil midir.

İnsan ihtiyaçlarını karşılayıp maddi açıdan bir seviyeye eriştiği andan itibaren can sıkıntısının eline esir düşüyor. Can sıkıntısı, hayatın boş olduğunun hissinin bir ifadesidir. Eğer hayatın bir anlamı olsaydı, hayat tek başına bize yeter, bizi tatmin eder, başka bir şey dilemezdik. Ama maalesef durum böyle değil. Hayat ancak bir şeyin peşinde koşulduğu zaman bize bir anlam ifade ediyor; ki bu hedefe ulaşıldığı anda da değerini yitiriyor.

Bir tabloya eğer çok yakından bakarsak bütünü göremeyiz. Yaşam da öyle değil mi? Yaşamı anlayabilmek yaşama uzaktan bakmakla mümkündür. İşte bu bakış ancak düşüncenin etkisinden kurtulunduğu ölüm sınırına yaklaşmış kişilerde/yaşlılarda gözlenebilir. Yukarıdaki paragraflarda yazdığım cümleyi tekrar ederek yazıyı sonlandırmak istiyorum; yaşlıların söyledikleri ”Yaşam koca bir hiçtir” sözü belki de en veciz bir ifadedir. Veya “Hayat yerine getirilmesi gerekli bir görevdir” sadece.


Sedat YALÇIN


kaynak