Gösterilen sonuçlar: 1 ile 2 Toplam: 2
  1. #1
    Kıdemli Üye Mevt - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nerden
    izmir
    Mesaj
    846
    Rep Gücü
    228

    Ben Okumayacağım.


    Ben Okumayacağım



    Mart ayı gelmişti ama kızım hala okumaya geçmemişti. Ödevlerini
    yapmamak için bir sürü bahane buluyordu. Elimden geldiğince
    ilgileniyor, çalışma şevki kazanması için çabalıyordum. Ancak hiçbir gelişme yoktu.
    Adeta inatla okuma-yazma öğrenmemeye çalışıyor gibiydi. Öğretmenliğin
    kazandırdığı bütün deneyimlerimi kullanıyor, hiçbirinin işe
    yaramadığını gördükçe telaşım artıyordu.
    Kızımdan bir yaş küçük oğlum ve henüz yedi aylık bebeğimden
    çalabildiğim her dakikayı kızıma ayırıyor, ancak öğretmeniyle her
    konuştuğumda büyük bir düş kırıklığı ile eve dönüyordum. 'Kızım acaba
    geri zekalı mı' diye düşündüğüm oluyor, bu düşünceler yüzünden beynimin
    zonklamasını geçirmek için iki, üç tane ağrı kesici almak zorunda kalıyordum.
    O soğuk mart akşamında, sönmeye yüz tutmuş sobanın yanında,kızıma
    heceleri söktürebilmek için uğraşırken, onun ilgisizliği kalan son sabrımıda tüketti. Ayların birikimiyle kızı mı omuzlarından tutup,
    silktim ve minicik yanağına hatırladıkça utandığım' bir tokat attım.Yanağı kıpkırmızı oldu. Şaşkın ama kızgın baktı. Ağlamamak için
    minik dudaklarını sürekli büküyor, bakışları kalbimin ötelerine doğru ok gibi
    ilerliyordu.
    Sessizliği bozan ben oldum.
    "Neden?
    Nazlıhan neden? Niçin okumayı öğrenmek için gayret
    göstermiyorsun? Sen aptal değilsin. Neden kendine aptalmışsın gibi davranılmasına izin veriyorsun?"
    Bir an durdu, sonra sesinin bütün yırtıcılığı ve kiniyle, "Çünkü
    ben okumak istemiyorum" diye haykırdı. Kulaklarıma inanamıyordum.
    Yüksek tahsil yapıp, iyi bir geleceği olacağını düşledim biricik kızım, benim,
    ben öğretmen Emine Özgenç'in kızı "Okumak istemiyorum" diye
    bağırıyordu.
    Hayal kırıklığı ve şaşkınlık içerisinde "Neden?" diye sorabildim. "Çünkü ben senin gibi okuyup, öğretmen olup, çocuklarımı evde yalnız
    bırakıp işe gitmeyeceğim, Çalışmayacağım, Ben sadece anne
    olacağım."
    Kızım konuşmuyor, adeta beni tokatlıyordu. Başım dönüyor, gözüm
    kararıyor, bu sözlerin gerçekten kızıma mı ait olduğunu anlamaya
    çalışıyordum. Evet bu sözleri bana yedi yaşındaki kızım
    söylüyordu.
    "İnsan şimdi bayılmaz da ne zaman bayılır" di ye düşündüm. Sanki, birden, gözlerimin önünde bir sinema perdesi açıldı ve acı bir film
    oynamaya başladı. Yozgat'ın Nohutlu Tepesi'nde, o her çıkışımda hiç
    bitmeyeceğini düşündüğüm yokuşun başındaki bir türlü ısıtamadığım evi
    hatırladım.
    12 Eylül sonrası, eşimin (birçok insana yapıldığı gibi) hiç
    anlayamadığım bir tarzda ve sebepsizce tutuklanıp cezaevine
    götürülüşü. Aylarca tutuklu olduğu halde mahkemenin bir türlü başlamayışı.
    Yıllarca süren ve benim, eşimin neden tutuklandığını beraat ettikten sonra
    bile anlamadığım mahkemeler. Bakamadığım için dokuz aylık oğlumu Samsun'a,anneme bırakmam. Bakıcı ve anaokulu masraflarını karşılayamadığım için, iki yaşındaki kızımı her gün çalıştığım liseye götürüşüm. Yavrumun öğretmenler odasında koltuklarda uyuyuşu. Uykusunun en derin yerinde çalan teneffüs ziliyle yavrumun fırlayıp koltuklara oturuşu. Sonra müdürün beni çağırıp, -"Bak Emine Hanım, biliyorum zor durumdasın ama seni gören herkes çocuğunu okula getirmeye başladı. -Burası çocuk yuvası değil
    ki. Bir daha kızını okula getirme" deyişi. O günden sonra iki buçuk yaşındaki kızımı o koskoca, o sopsoğuk evde, yalnız başına bırakıp, dönene kadar kızımı koruması için Allah'a yalvarışlarım.Acıkır ve susar diye etrafa bıraktığım su bardakları ve yiyecekler. Her akşam eve döndüğümde yavrumu bir köşede battaniyenin altında büzüşmüş buluşum.
    -"Yavrum, iyi misin? Korktun mu?" diye sorunca, -"Korktum, ağladım,ağladım, yoruldum, sustum, sonra yine ağladım" diyerek boynuma
    sarılışı.Bir film şeridi gibi geçiyordu gözlerimin önünden. Bir türlü filmin sonu
    gelmiyordu. Nisan sonlarına doğru bir öğle paydosunda eve gelmiş ve zili çalmak zorunda kalmıştım.
    O sabah telaşla çıkarken anahtarı evde unutmuştum. Ama çok dert
    etmemiştim. Nasılsa kızım evdeydi. Kapıyı açardı. Ama açmadı.
    Açmadığı gibi sesinin bütün gücüyle "Anne" diyerek ağlıyordu. "Kızım, ben
    annenim,aç kapıyı" dedikçe o "Hayır sen annem değilsin. Sen kurtsun. Beni yiyeceksin" diye feryat ediyordu. Ne söyledimse inandıramadım. Dinlediği bir masaldan etkilenmişti besbelli. Yavrum, minik yavrum korkuyor ve ağlıyordu. Yarım saat uğraşmış, ikna edememiştim.
    Yapacağım tek şey vardı. Bir şekilde içeri girmek. Ama nasıl? Kapıyı
    kıracak gücüm yoktu. Nohutlu Tepesi'nde çilingir ne gezerdi. İçerde yavrum
    feryat figan ağlıyordu.
    Neden sonra alt kata inmeyi düşündüm. Kapıyı açan komşuma bir yandan
    olayları anlatıyor, bir yandan balkona doğru koşuyordum. Bir sandalye
    bulup balkona yerleştirdim ve üst kattaki evimin balkonuna
    ulaştım. Ben,153 santimlik ufak tefek kadın, bir sandalye yardımıyla nasıl olup üç metrelik tırmanışı gerçekleştirerek, üçüncü kattaki evimin
    balkonuna ulaştım. Hala anlamış değilim. Sanki görünmeyen bir el beni yukarı çekti.
    Balkonun kapısı pek sağlam olmadığından, kilidi kolayca açıp içeri
    koştum. Kızım kapının dibine oturmuş, başını bacaklarının arasına
    sıkıştırmış ağlıyordu. Sarıldım, sarıldım, sarıldım... Göz
    yaşlarım onunkiyle karıştı. Koynuma büzüldü. Sadece "Annem, anneciğim, kurt beni yiyecekti" diyebiliyordu. O gün öğleden sonraki ilk dersimi
    kaçırdım.Müdürün ikazına rağmen kızımı sınıfıma götürdüm. Önce müdür
    muavini, sonra müdür tarafından azarlandım ama hiç cevap vermedim.
    Sadece göz pınarlarımda iki damla yaş belirdi. Ve o yaşlar müdürün birden susup özür dilemesine sebep oldu.
    Evet bu acı film bitecek gibi değil. Kızımın sesiyle irkildim.
    "Ben okumayacağım. Anne olacağım diye feryat ediyordu. Feryat
    etmiyor sanki beni tokatlıyordu. Ona iyi bir anne olamadığımı ve bundan
    duyduğu rahatsızlığı bu sözlerle haykırıyordu yüzüme. Hayatımın hiçbir
    anında böylesine bir acı yaşamamıştım. Hiçbir söz yüreğimi ve belleğimi
    böylesine hırpalamamıştı.
    Kızımın kestane rengi saçlarını okşadım. Tokadımla kızaran
    yanağını öptüm. Başını göğsüme bastırdım. Onun hafızasında yer eden bütün acıları silmek istiyordum. En doğru, en eğitici sözleri bulmalıydım. Ama nasıl?..
    Bu allak bullak beyinle nasıl?
    Öğlece ne kadar kaldık bilemiyorum. Bir ara konuşacak gücü
    bulabildim.
    "Kızım, her okuyan kadın çalışmak zorunda değildir. Sen iyi bir
    anne olmak istiyorsun. Ben de iyi bir anne olmanı istiyorum. Ancak,
    okursan,bilgili olursan, iyi bir anne olabilirsin. Çalışmak zorunda
    değilsin ki.Sen de evde çocuklarına bakar, onlara okuma yazma öğretirsin" diye devam eden birçok cümle sıraladım peş peşe. Kızım ikna olmuş görünüyordu. Ertesi gün okuldangeldiğinde onu masanın başında Cin Ali kitabını okurken buldum. Kızım,okuyup yazmayı aylar önce öğrenmiş fakat ısrarla herkesten saklamıştı.
    Öğretmeni şaşkındı. "Nasıl olur da bir çocuk, bir günde bu kadar
    ilerleme kaydedebilir?" diye soruyordu. Bu sorunun cevabı öyle
    uzun ve anlaşılması öyle güçtü ki... O an susmak, en güzel cevaptı çünkü
    bu sorunun cevabını ancak ben ve Nazlıhan anlayabilirdik.
    Şimdi kızım, Gazi Üniversitesi'nde işletme okuyor. Anadilini çok iyi
    okuyup, yazdığı gibi iyi derecede İngilizce de biliyor. En önemlisi
    bir kadının hangi şartlarda olursa olsun çalışması ve ekonomik özgürlüğünü
    elde etmesi gerektiğine inanıyor. En güzeli de her fırsatta "Canım annem diye sarılıp yanaklarımdan öpüyor. Ben de onun, daha önce "o utandığım
    tokatla" kızarttığım yanağından öpmeye özen gösteriyorum.
    Emine Özgenç

  2. #2
    Aktif Üye
    Üyelik tarihi
    Nov 2008
    Mesaj
    1.271
    Rep Gücü
    39041

    Cevap: Ben Okumayacağım.

    gerçek bir hikaye bu.tavuk suyuna çorbo kitabında yayınlanmıştı .çocukların gözüyle hayat işte..

Yukarı Çık