ULUSAL GÜVENLİK ÇARKI DÖNMÜYOR- İÇ GÜVENLİK VE TERÖR


İç güvenlik kamu düzenini korumayı; ulusal güvenlik ise ulus ve devletin anayasal varlığı ve bekasının korunmasını söz konusu eder. Ulusal güvenlik, genel asayiş kavramının çok üzerinde, iç ve dış güvenlik ile savunma konularından oluşan ulus-devlet güvenliğinin en üst yapısı ve toplam güvenliğin bir şemsiyesi konumundadır. Bu çerçevede Türkiye’nin ulusal güvenlik tanımı; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin anayasal düzeni, ulusal varlığı, bütünlüğü, uluslararası alanda siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik dahil bütün çıkarlarının ve ahdi hukukunun her türlü dış ve iç tehdide karşı korumak ve kollamak şeklindedir. Bu tanımdan yola çıkarsak “ulusal güvenlik siyaseti” de; ulusal güvenliğin sağlanması ve ulusal hedeflere ulaşılması amacı ile Milli Güvenlik Kurulu’nun belirlediği görüşler dâhilinde, Bakanlar Kurulu tarafından tespit edilen siyaset olacaktır. Bu siyaset kendi işleyiş çarkı içerisinde belgeye dönüştürülür ve Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi adını alır. Sayın Başbakan’ın Aktütün’de verdiğimiz şehitler sonrasında yaptığı açıklama ile dile getirdiği “Yol Haritası”, işte bu belgede yaşam bulur ve Türkiye Cumhuriyeti'nin bekası ve Türk Milleti'nin refahına ilişkin izlenecek milli güvenlik siyasetinin esaslarını içerir. Yeni göreve başlayan bir hükümetin ilk yapması gereken görev; bu yol haritasını ulusal ve uluslararası konjoktüre uygun olarak gözden geçirmektir, yoksa binlerce yıllık tarihi olan Türk devletinin yol haritasını yeniden çizmek değil. Peki, ulusal güvenlik siyaseti hangi süreçten geçerek uygulamaya dönüşür ve bu uygulama yurttaşın karşısına nasıl çıkar?

MİLLİ GÜVENLİK KURULU
Türkiye'de ulusal güvenlik sisteminin temel organı Milli Güvenlik Kurulu’dur. Kurumsal olarak Milli Güvenlik Kurulu 1982 Anayasası'nın 118'nci maddesine uygun olarak 1983 yılında çıkarılan 2945 sayılı yasa ile teşkil edilmiştir. Bu kurul devletin ulusal güvenlik siyasetinin tayini, tespiti ve uygulanması ile ilgili konularda tavsiye kararları alır ve gerekli koordinasyonun sağlanması için görüş tespit eder; bu tavsiye kararlarını ve görüşlerini Bakanlar Kuruluna bildirir. Kurul Kararları, Anayasa’nın 118'nci maddesi ile 2945 sayılı Milli Güvenlik Kurulu ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği Kanunu'nun 4üncü maddesinde açıklandığı üzere tavsiye niteliğinde olup, uygulama şekil ve kararını verecek otorite önce Bakanlar Kurulu, sonrasında ise TBMM’dir. Yakın tarihimize 1 Mart tezkeresi olarak geçen süreç anımsanacak olursa; Milli Güvenlik Kurulu 31 Ocak 2003 günlü toplantısında, Türkiye'nin ulusal çıkarlarını korumak üzere gerekli görülecek askeri önlemlerin hükümet tarafından alınması konusunda tavsiye kararı almış, akabinde toplanan Bakanlar Kurulu konuyu görüşerek onaylamıştır. Demokratik sistemin işleyişine uygun olarak, 25 Şubat 2003 günü Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesi ve yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye'de bulunması için Hükümet'e yetki verilmesine ilişkin Başbakanlık Tezkeresi TBMM'ye sunulmuştur. Ancak 1 Mart’ta tezkereyi görüşen TBMM “hayır” diyerek bu konuda hükümete yetki vermemiştir. Bu şekliyle ortaya çıkan tablo, ulusal güvenlik çarkının işleyişine çarpıcı bir örnek teşkil etmektedir. Ulusal güvenlik çarkının dönüşü Anayasa’nın çizdiği hukuki zeminde açıktır; Türk milletinin ulusal güvenlik siyaseti konusunda tavsiye kararları alan bir Milli Güvenlik Kurulu, bu tavsiyeye uyup uymamakta özgür olan bir Başbakan ile Bakanlar Kurulu ve nihayetinde son sözü söyleyecek bir TBMM vardır. Yani Türkiye’nin mevcut anayasal sisteminin işleyebilmesi için gerekli olan temel yapılar yıllar öncesi kurulmuştur; ulusal güvenlik çarkının bir işletilme sistemi vardır ve bu çarkın objektif ölçütler temelinde işlediği varsayımında, ulusal güvenliğimizin de doğal olarak teminat altına alınmış olduğunu düşünmek gerekir. Peki, öyleyse neden PKK terör örgütü kaynaklı Türkiye’ye yönelik iç ve dış tehditler ortadan kaldırılamamaktadır ve Türkiye, otuz yılı aşkın bir süredir terörle mücadelede insan ve para kaynaklarını tüketmektedir? Yolunda gitmeyen nedir; sistem mi yoksa sisteme bağlı dinamikler mi işlememektedir, çalışmamaktadır ve güvenlik çarkı rotasında dönmemektedir? Bu soruya cevap verebilmek için önce ulusal güvenliğe yönelik tehdit değerlendirilmesi konusuna bir açıklık getirmek gerekmektedir.

TEHDİT DEĞERLENDİRMESİ
Yurttaş olarak bizler ulusal güvenlik ve güvenliğimize yönelik tehditler konusunda yeterli bilgiye sahip değiliz, belki olmamız da gerekmiyor, çünkü ulusun yüksek çıkarlarını koruması gereken bir devlet mekanizması vardır, bu çarkı döndürmekle sorumlu devletin dinamik güçleri vardır.

Güvenlik çarkını itici en büyük ulusal güç; Türk Silahlı Kuvvetleri’dir ve Türk ulusunun sahip olduğu dinamik güçlerin en başında yer alır.

İç Hizmet Kanunu’nun 35nci maddesi gereğince Silahlı Kuvvetlerin vazifesi; Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyetini kollamak ve korumaktır.

TSK’nin bu itici güç rolünü oynayabilmesi ve bu vazifesini yapılabilmesi için öncelikle Türk yurduna ve anayasal cumhuriyet rejimine yönelik tehditleri belirlemesi ve değerlendirmesi gerekmektedir.

Gücünü ulusundan ve yasalardan alan TSK, sahip olduğu olanakları seferber ederek ulusal güvenliğe yönelik tehditleri belirleyip açığa çıkaracak, çözüm yolları üretecek, MGK’ya sorunu önerileriyle birlikte taşıyacak ve böylece güvenlik çarkını siyaset yapıcılara doğru iterek dönmesini sağlayacaktır.

Demokrasi işte budur; ulusal güvenlik mekanizması içerisinde rol alan her aktör üzerine düşen tarihi sorumluluğun bilincinde olarak ve bu görev ve sorumluluğu hakkıyla taşıyarak anayasal sistemi işletecek, Türk yurdu ve ulusunun güvenliğini sağlayacaktır.

Peki, günümüzde Türkiye’nin varlığına ve bekasına yönelik iç ve dış tehditler nelerdir?

Bugün, Türkiye’ye yönelik tehditler öylesine açık hale gelmiştir ki, bir yandan sokakta yürüyen bizler hem tehditlerin içeriği hem de tehdide karşı alınması gereken önlemler konusunda bilgi sahibi olurken, öte yandan belki de cumhuriyet tarihinde ilk kez, Genelkurmay Başkanlığı da Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığına ve bekasına yönelik tehditleri kamuoyuna ilan ederek bizleri bilinçlendirmiştir. Bu bilinçle toplum, tehdidin her geçen gün yakınlaştığı ve ağırlaştığını hissetmeye başlamış ve her gün gelen şehit haberleri toplumu, kendini ve geleceğini korumakla yükümlü ulusal güçleri sorgulamaya itmiştir. 2006 yılının 28 Ağustos’unda Orgeneral Büyükanıt, Genelkurmay Başkanlığı görevini Orgeneral Özkök’ten teslim alırken ulusal güvenliğimize yönelik tehditleri terör ve irtica olarak ilan etmiştir. Ulusal güvenliğimize yönelik tehditlerin açık ilanıyla güvenlik çarkı da dönmeye başlamıştır ama bu çark Anayasa’nın çizdiği rotada dönmüş müdür, ona bir bakalım.

TEHDİDE KARŞI MGK’NIN İŞLEVİ

28 Ağustos 2006’da yapılan tehdit değerlendirme ve tespitleri sonucunda,doğal olarak, sorunun 31 Ekim’de yapılan MGK toplantısına taşınmış olması gerekmektedir ama bu toplantı sonrası açıklanan bildiride bu tehditlerin ele alınmış olduğuna ilişkin bir açıklama yoktur. Şaşırtıcı değil, çünkü yüksek güvenlikle ilgili alınması gereken önlemlerin kamuoyuna açıklamasını beklemek doğru olmayacaktır.

Düşüncemize göre; bu tehdit değerlendirmesi demokratik sistemin işleyişine uygun olarak MGK’ya taşınmıştır, konuşulmuştur, tartışılmış ve siyasi iradeye ulusal güvenliğin tesisine yönelik tavsiyeler iletilmiştir, olması gereken de elbet budur.

Bundan sonrasında artık görev hükümetindir; MGK’nın tavsiye kararları doğrultusunda sorunu ele alacak, değerlendirecek ve alınması gereken tedbirleri alacaktır. İşte bugün tehdide karşı önlem konusunda içinde yaşamakta olduğumuz süreç budur.

Ama bu sürecin bir de geçmişi vardır, karşılaştığımız bu süreçteki tehditler yeni değildir. PKK terör örgütünün cinayetleri 1978’de başlamış olup yıl şimdi 2008’dir ve hala bu cinayetler süre gelmektedir.

Bu durumda demokratik özgürlüğümüzü kullanarak şu soruları Türkiye’yi yönetenlere soramaz mıyız; “Mevcut anayasal sistemde mi bir aksaklık var yoksa Türkiye’nin sahip olduğu dinamikler mi yeterince güçlü değil?”, “Tehdit belli ve açıktır, tehdidi yok etmek için demokratik sistem içerisinde görev ve sorumlular da belli ve açıktır, öyleyse neden hala Türk milleti bu tehditlerin ortasındadır?

Bu sorulara, elbette ki hükümetin yani Başbakan ve Bakanlar Kurulu’nun cevap vermesi gerekmektedir.

Onlar terörle mücadele adına siyasi desteklerini İstanbul’da yürütülen bir soruşturmaya veredursunlar, terörle mücadelenin ne olup olmadığını yaşayarak ve şehit vererek öğrenmiş olan bizler, bu sorulara birlikte bir cevap arayalım.

TEHDİDE KARŞI HÜKÜMETİN İŞLEVİ

İrtica kaynaklı tehditleri bir kenara bırakalım, terör kaynaklı tehditlere ve karşı mücadeleye yakından bakalım.

Terörle mücadele etmek, Türkiye’nin bugünkü anayasal rejimi ve ulusal güvenlik mekanizmasının işleyişi çerçevesinde kimin görevdir? Elbette ki bizi yönetenlerin yani siyasi iradenin yani hükümetin, Başbakan ve Bakanlar Kurulu’nun, TBMM’nin.

MGK’dan tehdit değerlendirmesini alan siyasi irade Bakanlar Kurulu’nu toplayarak alınması gereken tedbirleri görüşecek ve kararlaştırılan hususları bir yasa teklifine dönüştürerek TBMM’ye sunacak, milletin vekilleri de karar verecektir, demokrasi budur.

Peki, tehdide karşı mücadele eden ulusal güçlerin bu zorlu mücadelesinde hükümet nasıl destek sağlayacak ve hangi alanlarda önlem alacaktır?

Terörle mücadele bir bütündür, artık herkes öğrendi bunu. Terörle mücadele ulusal bir davadır ve ulusal bir mücadele stratejisinin ortaya konulması gerekmektedir. Bu mücadele stratejisini ortaya koyacak olan da hükümettir.

Hükümet bu stratejiyi belirleyebilmek için karşımızda duran tehdidi iç ve dış boyutlarıyla masaya yatıracak ve mücadele edilmesi gerekli alanları öncelikle belirleyerek stratejisini ortaya koyacaktır, görevi de budur zaten.

HÜKÜMET İÇERİDE NE İŞ YAPIYOR

Tehdidin iç boyutu nedir? Durdurulamayan bir dağa çıkış süreci; her yıl yüzlerce insan dağa çıkıyor ve her yıl yüzlerce terörist robot etkisiz hale getiriliyor ama dağa çıkış bir türlü durmuyor. Neden? Dağa çıkışı durdurmak için bugünkü hükümetin doğu illerimizde sosyal hukuk nizamını kuracağını, terörün ve kaçağın ağalarına beylerine yaptırım uygulayacağını, cehaletin, yoksulluğun, işsizliğin ve aşırı nüfüsun önleyeceğini duydunuz mu hiç? Var mı bunu önlemek için plandan programdan tedbirlerden bahseden? Yok. Aksine en az üç çocuk yapın deniyor. Terörle mücadelede bu ne demektir biliyor musunuz? Doğudaki teröre zemin hazırlayan olumsuz etkenleri yok etmek yerine, nüfüs artışını desteklemek demek; dağa çıkışı sürecini hızlandırmak, dağa çıkışa yol açmak demektir. Bizi yönetenler bu trajedinin farkında değil mi?

Öte yandan anayasal rejime aykırı yapılan siyasi faaliyetler meselesi var; terör örgütünü desteklemek ve terörün amaçladığı siyasi hedefi gerçekleştirmek için DTP adında bir parti demokratik sistem içerisinde kuruluyor ve yaptığı etnik ayrımcılığa dayalı, ulus devletin yıkılmasını öngören siyaset önlenemiyor, neden? Parti kapatmak yetiyor mu? Önemli olan bölücü eylem ve faaliyetlerini durdurmaktır.

Peki ya İmralı? Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası almış bir mahkûmun dört duvar arasında sessiz, sedasız cezasını çekmesi gerekirken, yattığı yerden PKK terör örgütünü idare ediyor ve bu önlenmiyor, bu nasıl iş? İmralı’da yatan mahkumun örgüte gönderdiği talimatları alanlara-iletenlere ve yayınlara karşı bir yasal işlem yapıldığını hiç duydunuz mu? Arasıra suç duyurusundan bahsediliyor ama İmralı hala konuştuğuna göre demek ki etkili olamamış.

Gelelim psikolojik harekata; devletin güçlü dinamiklerini harekete geçirerek toplumda ulus devlet bilincini yaratması ve yaygınlaştırması gereken hükümet, devlet kurumlarına sızmış örgüt yandaşlarının halkımız üzerinde yaptığı örgüt propagandasına dahi engel olamıyor, bu nasıl bir terörle mücadele trajedisidir!

Yıllardır mücadeleyi sürdürdüğümüz dağdaki teröristleri geçelim ve neyle mücadele etmediğimize bakalım. Hükümet bu sayılan alanlarda neden mücadele edilmediğini Türk milletine açıklamak ve şehitlerimizin hesabını vermek zorunda değil midir?

HÜKÜMET DIŞ TEHDİTLERE KARŞI SESSİZ

Peki tehdidin dış boyutu nedir?

• Irak’taki terör kampları; Barzani’nin bölgesi Irak kuzeyindeki alanlarda örgütün hareket serbestisi ortadan kaldırılamıyor, bu bir.

• Sözde lider kadro; Irak’ta yaşamını sürdüren örgüt elemanları Türkiye’ye getirilip yargılanamıyor, bu iki.

• Avrupa’daki PKK’nın siyasi cephesi; örgütün AB ülkelerinde yıllara bağlı olarak geliştirdiği kurumsal yapı çökertilemiyor ve sözde liderleri alınamıyor, bu üç.

• Para kaynakları ve trafiği; örgütün finansmanına BM’ler ve uluslararası terörle mücadele mevzuatı izin vermesine karşın finansman kaynakları kesilemiyor, bu dört.

İşte terör tehdidinin iç ve dış boyutları en yalın anlatımla budur. Peki alınması gerekli önlemleri kim hayata geçirecektir? Siyasi irade yani hükümet. Sözde lider kadronun Avrupa ve Irak’tan getirilmesine ilişkin Dışişleri Bakanlığı’nın çabalarına şahit oldunuz mu hiç ya da verilen uğraşa karşın bizim teröristleri teslim etmeyen ülkelere karşı diplomatik atak yapıldığını duydunuz mu? Hayır. Peki, AB ülkelerinde hatta İtalya’nın dönercilerinde dolaşan PKK finansmanının elde edilmesi dondurulması ya da kesilmesi için bir diplomatik atak gördünüz mü? Hayır. Irak’taki terör örgütü kmaplarına ve üyelerine destek veren Barzani’ye karşı bir yaptırım uygulandığını gördünüz mü? Hayır, elektriği bile bizden ucuz kullanıyor bu peşmerge. Peki, bunun hesabını soracak demokratik mekanizma yok mudur bizim anayasal rejmimizde? Yani Türk milletinin varlığını ve bekasını tehlikeye düşüren bir hükümete dur diyecek hiç bir yasal mekanizma yok mudur? Daha da açıkçası Türk milletini yok etmeye çalışmak bu kadar kolay mıdır bizim ülkemizde?


ERDAL SARIZEYBEK
TUSAM