2. Sayfa, Toplam 2 BirinciBirinci 12
Gösterilen sonuçlar: 11 ile 14 Toplam: 14

Kuralsız gençlik...

Tartışma Salonları (polemik) Kategorisi Serbest Kürsü Forumunda Kuralsız gençlik... Konusununun içerigi kısaca ->> aliÖZDEMİR ´isimli üyeden Alıntı BEN ZEVK VE KEYF İÇİN YAŞIYORUM Bir gün yine odama geldi, "Hocam sizinle biraz konuşmak istiyorum, ...

  1. #11
    - Çevrimdışı
    Süper Aktif Üye M ü e l l i f... - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2008
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    2.690
    Blog Mesajları
    11
    Rep Gücü
    7721

    Cevap: Kuralsız gençlik...

    Alıntı aliÖZDEMİR´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    BEN ZEVK VE KEYF İÇİN YAŞIYORUM

    Bir gün yine odama geldi,
    "Hocam sizinle biraz konuşmak istiyorum, dedi.
    Buyur ettim.
    Kendisine has açık sözlülüğüyle:
    "Hocam, sahiden beni siz ciddiye alıyor musunuz? Yoksa, rol mu yapıyorsunuz?
    Güldüm.
    "Sen ciddiye alınacak bir gençsin. Ben senin geleceğinde, çok ciddi şeyler görüyorum, dedim.
    Bir an mahcuplaşarak:
    "Sağ olun hocam dedi. Biliyor musunuz, bana verdiğiniz değer, beni biraz ümitlendiriyor. Bazen düşünüyorum, bir gün daha kötü olup büst bütün dışlanır mıyım? Yoksa, davranışlarım bir gün normalleşip, insanların beni kabul edeceği bir şekle girer miyim?
    Gözlerime bakarak, bunlardan birisini tasdiklememi bekledi.
    "Tabi ki, ikincisi dedim. İnanıyorum ki seni bir gün bu insanlar aralarına almakla kalmayacaklar, hatta olumlu davranışlarından dolayı seni takdir edeceklerdir.
    "Hocam yine rüya görüyoruz galiba, diye gülümsedi. inanmak istemedi.
    Konuya biraz ciddiyet ve derinlik kazandırmak için bazı sorular sordum.
    "Mehmet sence biz neden varolmuş olabiliriz? Bütün bu kainat niçin bize hizmet ediyor olabilir?Yani hayatın gayesi nedir? Ne için yaşıyor olabiliriz? dedim.
    Hiç düşünmeden atıldı.
    "Hocam, dedi, ben hayat felsefemi daha önce anlattım. Ben zevk ve lezzet için yaşıyorum.
    Beni ne mutlu ediyorsa öyle davranıyorum. Benim için, hayatın bir anlamı bir kuralı yoktur. Yaşayabildiğim kadar ve yaşayabildiğim şekilde, bir hayat sürüp, çekip gideceğim. Ölünce de, ne olursa olsun. Benim için her şey bitmiştir.
    "Yani hayvan gibi başıboş ve serbest yaşamak, istediğin her şeyi yapmak, ölünce de bir tarafa atılmak...
    "Evet hocam, aynen öyle...
    Bu değerlendirme içime ok gibi saplanmıştı. Eğitim sistemimizin canlı mahsullerinden birisiydi. İnsanın maymundan geldiğine, hayatın zevk ve lezzet için olduğuna, ölünce de bir hesabın olmadığına inanan bir mantık...
    Böyle bir mantıkla yetişen bir insanın, kime ne faydası olacaktı? Ne ailesine, ne topluma ne de devlete...
    Yaptıklarından dolayı bir hesaba inanmayan bir insanı kim kontrol edebilirdi? Böyle bir insanı durdurmak için, devletin ne kadar polis, araç ve gereç istihdam etmesi gerekiyordu. Her türlü tedbir alınsa bile, insanın kötülükleri ve zararlar tamamıyla önlenebilir miydi? Veya, insan tam anlamıyla kontrol etmek mümkün olur muydu?
    Peki neden bu gerçek hâlâ görülmüyordu?
    Mehmet'e döndüm.
    "Sana bir soru daha sorabilir miyim, dedim."
    Buyurun hocam, dedi.
    "Allah korusun senin aklî muhakemen yerinde olmasa da, bir hekime gitsen seni sıhhate kavuştursa, o hekime karşı nasıl bir borç altına girdiğini düşünürsün?
    "Hocam ne demek? Deli bir insanı akıllandıran bir doktora bir ömür fedâ edilir. Çünkü hekim bir hayat sunmuş oluyor.
    "Peki, gözlerin olmasa ve dünyayı hiç görmesen. Birisi gelip sana göz taksa ve görmeye başlasan, gözünü açan kişiye karşı nasıl bir minnet altına gireceğini varsayarsın?
    "Yani, ona da bir ömür verilir. Çünkü fiyatı çok fazla olmalıdır.
    "Konuyu uzatırsak, dil, ağız, burun, kulak ve özet olarak bütün organların için aynı şeyi düşünürsek, insanın borcu ne kadar olur?
    "Ooo hocam bu hesaplanamaz. Buna ömür değil, binlerce ömürler yetmez. İnsan köle olsa yine de ödeyemez bu borcu.

    Mehmet'e tekrar döndüm:

    "Peki Mehmet, dedim. Hiç bugüne kadar, şu sahip olduğun biyolojik ve psikolojik dünyanı ve onun mükemmel ve harika nimetlerini, bunların niçin ve kim tarafından verildiğini hiç düşünmedin mi?
    Veya soruyu şu şekilde sorarsak;
    İki göz, bir akıl, bir dil veya herhangi bir uzuv için, karşılığında köle gibi çalışmak göze alınır ve bu aklın gereği ise;
    şu mükemmel vücut sarayını ve şu muhteşem biyolojik ve psikolojik âlemi bizlere sunan, kâinatı milyarlarca nimetlerle doldurup, bize veren kudret sahibine, ne gibi ve nasıl bir borcumuzun olduğunu hiç düşünmez miyiz?
    Bütün alemi emrimize veren ve peşimizde koşturan zâtı merak edip, bilmek ve tanımak istemez miyiz? Bizden ne istediğini sormak aklımıza gelmez mi?
    Mehmet sustu ve bir müddet daldı.
    Eve arkadaşlar,
    Düzceli Mehmet de bir vakit Kuralsiz bir genç idi.
    Tıpkı bir diğerleri gibi..... Ne oldu acaba , ? KURALSIZLIĞI terk etti.
    Nizam ve İntizamı gördü mühakkak.... Evet gördü....

  2. #12
    - Çevrimdışı
    Süper Aktif Üye M ü e l l i f... - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2008
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    2.690
    Blog Mesajları
    11
    Rep Gücü
    7721

    Cevap: Kuralsız gençlik...

    BİZ KADER MAHKUMU MUYUZ?

    Bu bilgiler, insanların sık sık kullandığı "Kader Mahkumu" konusuna da bir açıklama olur.
    Çünkü, "Kader Mahkumu" deyimi ile, haşa Allah ve kader suçlanıyor. Adeta insanlar masummuş da, kader onlara zulmediyormuş gibi bir görüş ifade edilmek isteniyor. Bu tamamen, kader konusunu bilmemekten ve insanlar kendi iradeleriyle işledikleri suçu kadere yıkıp kurtulmak istemelerinden kaynaklanıyor. Buradaki anlaşılmayan püf nokta şudur:
    Cenab-ı Hak, doğumumuzdan ölümümüze kadar neleri tercih edeceğimizi, neleri isteyeceğimizi ve nasıl yaşama arzusu içinde olacağımızı ve irademizi nasıl kullanacağımızı, ezelî ilmiyle daha doğmadan önce biliyor ve bu isteklerimize göre kaderimizi yazıyor. Yani bizim tercihlerimize ve isteklerimize göre Cenab-ı Hak kaderimizi önceden planlayıp oluşturuyor. Bundan dolayı, hâşâ Allah ve kaderi suçlama hakkımız yoktur. Ancak, yanlış kullandığımız irademize suç bulabiliriz.
    Mehmet'in, yeni bir şey bulmuş gibi gözleri bir anda parladı.
    "Gerçekten harika, hocam, dedi. Bu ayrıntı hep atlanıyor, bütün mesûliyet, kadere yükleniyor. Evet, demek insanın tercihini Allah önceden bildiği için yazıyor. Dolayısıyla insanı bir yöne mecburen yönlendirmiyor.
    Mehmet çok iyi anlıyordu. En karışık konuları bile, küçük bir izahla yeterince kavrayabiliyordu. Mehmet konunun temelini kavradığı için, detaylı izahlara gerek kalmamıştı.
    Yalnız;
    "Kader değişir mi, diye, konuyla ilgili son bir soru sordu.
    "Bir iş yaparken, âniden o işi bırakıp, başka bir iş yapmaya başlayarak "işte kaderimi değiştirdim" diyenleri çok gördüm. Her defasında güldüm ve dedim ki: sen kaderi değil, yaptığın işi değiştiriyorsun. Sen kader okyanusunda yüzen bir gemi gibisin. Rotanı ne yana çevirirsen çevir, yine de okyanusun içindesin. Yazı yazan adam, türkü söylemeye başlarsa kader değişmez. Bununla şunu anlarız ki, onun kaderinde önce yazı yazmak, sonra da "işte kaderimi değiştiriyorum" deyip, türkü söylemek varmış. Fiiller başkalaşır, ama kader değişmez. Bir ağacı gösteren aynanın yeri değişmekle, ağacın da yerini değiştiremez. (Ö. Sevinçgül)
    Mehmet çok samimi bir ses tonuyla:
    "Çok güzel bir açıklama oldu, diyerek hislerini ifade etti.
    "İnsan ruhuyla ilgili ne dersiniz, hocam. Ruhla ilgili de bir çok yorumlar okudum. Hepsi de birbirini tutmaz ve farklı şeylerdir.
    "Kâinatı ve kâinatın içindeki muhteşem düzeni yaratan, insanı da dünyaya gönderen Cenab-ı Hakk, her insan için de bir ruh yaratmıştır.
    Kâinatta görülen mahluklar vardır, bir de görülmeyen mahluklar vardır. Görülmeyen mahluklardan birisi de insan ruhlarıdır.
    Ruh, zatında hayat ve şuur sahibidir. Bedene inmeden önce, "Ruhları Älemi"nden bekler. Ceset giydikten sonra, her fiilini bedeniyle yapar. Dünyadaki ömrü boyunca bedene mahkumdur. Ölüm anında beden hapsinden kurtulur, fakat bütün bütün çıplak kalmaz, "misali bir ceset" veya "latif bir kılıf" giyer. Beden onun bir nevî evidir. Öldükten sonra hiçbir vasıtaya ihtiyaç duymaksızın, görür, işitir, anlar, bilir ve hisseder. Kıyamete kadar, "Berzah" âleminde bekler. Bu bekleme döneminde, ya cennet saadetine benzer bir saadetle yaşar, ya da kabir azabı çeker. Berzah veya kabir Hadis-i Şerif'in ifadesiyle, "Ya Cennet bahçelerinden bir bahçe, veya cehennem çukurlarından bir çukur"dur. Kıyameti müteakiben "mahşer"de, yeniden yaratılan bedenine döner, dünyada yaptıkları için o "büyük mahkeme"de hesap verir.
    Düzceli Mehmet, çok önemsediğini davranışlarıyla belli ettiği bir soru daha sordu:
    "Niçin her müslüman kendi dilinde değil de, Arapça ibadet ediyor? Allah her dili işitir, her kulun yalvarışını anlıyorsa neden Arap dilinde ibadete zorlanıyoruz? Bu konuda bir terslik yok mu?
    Bu soru da son günlerde, yeniden gündeme gelerek sık sık soruluyordu. Bu soruyu soranların bir kısmı, konunun özünü bilmeyenlerdi ve öğrenmek niyetiyle soruyorlardı. Ancak, büyük bir kısmı da, daha çok İslam'a olan antipatilerini belirtmek için zihinleri bulandırmak amacıyla soranlardı. Mehmet ise, birinci şıkkı temsil edenlerdendi.
    Cevap vermeye çalıştım:
    "Malûmdur ki, Müslümanlar namazlarında Kur'an-ı Kerîm'in bâzı parçalarını okumakla (kıraatle) mükelleftirler. Müslümanların ana dili ve vatanı ne olursa olsun, bu usûl, Hz. Peygamber zamanından beri değişmemiştir. İstikbalde de böyle mi olmalıdır?
    İlk bakışta mü'minin, kindi konuştuğu ve anladığı bir dilde ibaret etmesi, gayet doğal bir durum olması gerektiğini akla getiriyor. Ancak, konu derinliğine incelendiğinde, bilinmesi gereken önemli ayrıntıların olduğu da görülüyor.
    Her şeyden önce dua ile namaz arasında açık bir ayırma yapmak icabeder. Namaz dışındaki duada mü'minin ihtiyaçlarını ve dileklerini Rabbine istediği dilde bildirmesi yasak değildir. Bu şahsî bir mes'eledir ve kulun Hâlik'ı ile olan vasıtasız münasebetleri ile ilgilidir. Buna mukabil namaz kolektif, umumî bir ibadettir ve namaza iştirâk eden diğer mü'minlerin ihtiyaçları da dikkate alınmalıdır. Namaz, prensip olarak ve tercihen cemaatle kılınır; tek başına ferdî olarak kılınan namaza müsaade vardır, fakat asla tercih edilmez, tercih cemaatle kılınan namazdır.
    Şayet İslâmiyet herhangi bir bölgenin, ırkın, milletin dîni olsaydı, şüphesiz bu bölgenin, bu ırkın veya bu milletin dili kullanılabilirdi. Fakat, bütün ırklardan ve dünyanın değişik noktalarında oturan ve her biri diğerleri tarafından anlaşılmayan yüzlerce dili konuşan mü'minlere sâhip, cihanşümûl bir dînin icapları başka olacaktır. Çince bilmeyen bir Türk'ün Çin'e gittiğini ve sokaklarda çing çang çung'a benzer sesler işittiğini farz edelim. Âşikârdır ki o hiçbir şey anlamayacaktır ve şâyet bu sözler ezanın, Allahü Ekber'in tercümesi ise, hiçbir şey'in farkına varamayacak ve meselâ Cuma namazını kaçıracaktır. (Çin'deki camiler Türkiye'deki minareleri ile kendini belli eden camilere hiç benzemez.) Aynı şekilde Türkiye'den geçen Çinli Müslümanın, Türkiye'deki Müslümanlar kendi dilleriyle ibadet ettikleri takdirde, dindaşlarıyla ortak hiçbir tarafı olmayacaktır. Şu halde cihanşümûl bir dînin bâzı müşterek esasları olmalıdır. Bu mevzuda ezan ve kıraat şüphesiz iki esas unsuru teşkil eder.
    Misâl olarak beynelmilel kongre ve toplantıları zikredebiliriz. Meselâ, Birleşmiş Milletlerde herkes kendi lisanını değil, fakat Fransızca, İngilizce gibi müsaade edilen dilleri kullanılır. Umumun menfaati için, hususî menfaat feda edilir.
    Meselenin daha az mühim olmayan diğer bir cephesi vardır; hiçbir tercüme asla orijinalinin yerini tutamaz. Kur'an-ı Kerîm'in yüzden fazla Türkçe tercümesi vardır ve her gün bunlara bir yenisi katılmaktadır. Bu da yeni âlimlerin, eskilerin tercümelerini kifayetsiz bulduklarını gösterir. Bütün diller için ve bir dilden diğer bir dile tercüme edilen herhangi bir eser için bu durum söz konusudur. Şu halde kifâyetsiz bir şey mi, yoksa hatâsız orijinal mi kullanılmalıdır. Burada şu noktayı bilhassa tebarüz ettirelim ki, İslâm'dan başka hiçbir din, peygamberine gönderilen vahyin orijinaline sâhip değildir. Bugün Hıristiyanların, Yahudilerin, Mecusîlerin sâhip olduğu dinî kitaplar, tercümeler, toplamalar, v.s.dir. Müslümanların, vahyin orijinaline, Kur'ân-ı Kerîm'e sâhip bulunmaları, kendileri için ne büyük bir şanstır.
    Şunu da unutmayalım ki, namazda kullanılacak pek az kelime vardır. Önce ezan ve ikamet, sonra Allahü Ekber, Sübhâne rabbiye'l-azîm, Sübhâne rabbiye'l-a'lâ gibi ifadeler, Fâtiha sûresi ve iki kısa sûre vardır. Hepsi bir sahifeyi dahi aşmaz. Ve bu kelimelerin ekseriyeti herkesçe bilinir, bütün Müslümanların dillerine geçmiştir. O derece ki, çocuk veya yeni başlayan biri onların mânâsını zahmetsiz ve büyük bir gayret sarf etmeden öğrenir. Bu ifadelerin mânâsı bir defa öğrenilince artık itiraza yer kalmaz.
    Son olarak, namazda Kur'ân-ı Kerîm'in tercümesinin okunmasının câiz olduğunu ileri sürmek için İmam-ı Â'zam Ebû Hanife'nin fetvâsına istinat ettiklerini söyleyen yazarları ele alalım. Bu yazarlar niçin hakikati tam olarak ifadeden kaçınıyorlar? İmam-ı Â'zam Ebû Hanife hazretleri başlangıçta bu kanaatte olmasına rağmen, zamanla fikrini değiştirdi Ð Hidâye ve Dürrü'l-Muhtâr bu hususu açıkça kaydediyorlar- ve normal hallerde sadece Arapça metin okunmasına cevaz veren umumî kanaate iştirâk etmiştir. Bediüzzaman Saîd Nûrsî'nin de görüşleri bu yöndedir. (Prof. Dr. M. Hamdullah)
    Mehmet'in bir diğer sorusu da, yine sık sık gündeme getirilen bir konuyla ilgiliydi.
    "Madem her şey Kur'ân'da olduğuna göre, mezhep imamlarına ve diğer İslâm âlimlerine ne ihtiyacımız var? Diyenlerin bu fikirlerinin ne derece hatalı olduğuna bazı misâllerle bakmaya çalışalım:
    Bizler, Allah'ın şu kâinat kitabında kudret kalemiyle yazdığı eserlerinden kendi aklımızla çok az şeyler anlayabildiğimiz gibi, Kur'an'ı Kerîm'in okumakla veya ayetlerinin muhtasar manalarına nazar etmekle de çok az şey anlayabiliyoruz.
    Kainat kitabını muhtelif yönleriyle ders veren fen alimleri ve faşifler oldugu gibi, elbette ki, Kur'an'ı Kerim'i de bizlere ders verecek alimler ve müçtehitler olacaktır.
    Ami bir insan güneşi bir elma kadar zannederken, bir astronomi alime o güneşin bu dünyadan bir milyon defadan ziyade büyük olduğunu görebilmektedir.
    Yine, okuma ve yazma bilmeyen bir adam, kanı kırmızı bir su olarak görürken, bir doktor o kan içindeki milyonlarca alyuvar ve akyuvarlara nazar edebilmektedir.
    Bir insan, bir nehre baktığında sudan başka bir şey görmezken, bir elektrik mühendisi o nehrin arkasında elektrik cereyanını görebilmektedir.
    Botanik ilminde habersiz olan bir kimse, bir bitkinin yüzüne dışarıdan bakarken, o fende terakki etmiş bir zat, bitkilerden gizli olan bir çok hazineleri ortaya çıkarmakta ve eczacı ise, onlardan ilaç yapmaktadır.
    Şimdi bir adam eczanede ilaç almayıp, "mademki bütün ilaçlar çeşitli bitkilerden yapılıyor; o halde bu ilaçları bir eczacıya başvurup almak yerine, bunların kaynağından istifade edeceğim" diyerek, dağlara çıkıp ot toplasa ve onları ilaç diye yese, ne derece divanelik etmiş olur.
    İşte Kur'an'ı Kerim'in, her bir ayetinde ne derece büyük nurlar, ne gibi eczalar ve nasıl ince manalar bulunduğunu ve her bir ayetin ne kadar azim ve büyük olduğunu anlayabilmemiz için elbette ki, onun mütehassısı, eczacısı ve mühendisi olan zatların ilimlerinden faydalanmamız gerekiyor. Aksi halde, ne kadar sathi nazarla kalacağımız ve ne derece cahil olacağımız yukarıdaki misallerden anlaşılmaktadır.(Mehmet Kırkıncı)
    Mehmet bir müddet sustu. Dinlediklerini, bir kez daha hafızasından değerlendiriyor gibi bir hal içindeydi.
    Konuyu değiştirip, siyasi bazı hususlara temas etmek istedi. Ben de konuyu açılmadan kapatmak için;
    "Siyaseti pek sevmem ve ilgilenmem, dedim. Beni daha çok insanların eğitim, ahlak, karakter ve inanç yapıları ilgilendirir.
    Bugün insanların en muhtaç oldukları konu, siyaset değil, doğruluk, dürüstlük ve hoşgörüdür. Bu da imanla ve Allah korkusuyla mümkündür. Beni daha çok, işin bu yanı alakadar etmektedir. Çünkü insan düzelince her şey düzelecektir. İnsan düzelmesi de siyasetle değil, imanla mümkündür.


    Bu kısa girişi bir fırsat bilen Mehmet bir başka soru daha sordu.
    "Peki bir toplumun ve devletin düzelmesi, insanın yetişmesine ve düzelmesine bağlıysa, bu çok uzun bir yol olmaz mı? Yani bir insan ancak otuz yılda yetişir, eğitimini alır ve olgunlaşır. Bir toplumu düzeltmek için otuz yıl mı beklenecektir? Toplumu yönetenlerin değiştirilmesi ve daha ehil insanların getirilmesi daha kısa bir yol değil mi?
    Mehmet çok önemli bir soru sormuştu. Toplumun huzuru ve saadeti için ortaya çıkıp, acelecilik ve yanlış metotları yüzünden toplumun ne kadar sıkıntılar çektiği, yüzlerce örnekle bilindiği halde, hala işin siyaset, darbe ve bir baskınla, yönetim kademesini değiştirip, topluma daha iyi yön vermek fikrinde olanlar vardı. Bu çok tehlikeli ve zararlıydı.
    Bu soruya özenle cevap vermeye çalıştım.
    "Maalesef, bazı heyecanlı ve eksik metotlara sahip bazı insanlar, bu yolun çok uzun olduğunu iddia ederek, bedenin ancak baş değiştirmek sûretiyle tedavi edilebileceğini ileri sürmektedirler. Halbuki bu kimseler, başı değiştirelim derken gövdeyi de ölüme itmektedirler.

    Başla gövde arasındaki münasebet, idareci kadro ile, idare edilen zümre arasında da mevcuttur. Başta bir bozukluk varsa, onun tedavisi de tedricen yani doğal şartları içinde, basamak basamak olacaktır.

    Bu asırda iman eksikliğinden dolayı, kâinattaki mutlak hikmeti anlayamamak, kader ve cûz'i ihtiyârî münasebetlerini bilmemek gibi sebeplerden dolayı insanlarda birçok itikat hastalıkları doğmuş bulunmaktadır. Bir kimse de bu hastalıklarla ilgili işaretler görüldüğünde yapılacak şey, acelecilik edip, insana ve onun davranışlarına hücum etmek yerine, hastalığın kaynağını keşfedip, onu tedavi edici hususlar üzerinde durmak lâzımdır.
    İtikadı sarsılmış, imanı bozulmuş davranışlarında kendisine ve topluma karşı zararlar oluşmuş bir kimseye, hücum edip, onu döverek, hapse atarak ve hatta öldürerek bu zararları ortadan kaldırmak mümkün değildir. O insanı, uzun bir yol da olsa, sabırla ıslah etmek gerekecektir.
    İnsanlar ıslah edilince, toplum da devlette ve onu yönetenler de ıslah edilmiş olacaklardır. Bu uzun yolu, sabırla takip etmek lâzımdır.

    Vurarak, yıkarak, darbeyle veya siyasi entrikalarla insan ve toplum düzelmez. Daha çok karışır. Her şeyin başı insanı ve insan dünyasındaki olumsuz ve zararlı düşüncelerden kurtarmak, ona kim ve neci olduğunu, nereden gelip, nereye gittiğini ve gayesini hatırlatmaktır. Bu da Allah'a ve ahirete imanla mümkün olur.

  3. #13
    - Çevrimdışı
    Süper Aktif Üye M ü e l l i f... - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2008
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    2.690
    Blog Mesajları
    11
    Rep Gücü
    7721

    Cevap: Kuralsız gençlik...

    Sonuç olarak ,
    Mehmet kimsenin tesiri altıda kalmdan , sırf aklın rehberliğinde gözünü sadece açtı ve baktı, ve gördü, ve okudu, hayatın kuralsız olamayacağını.....

    Halit ERTUĞRUL hocanın , Düzceli Mehmet adındaki eserinden bir kaç pasajı sizlerle paylaştım.
    Umarım üzmemişimdir.

  4. #14
    - Çevrimdışı
    Süper Aktif Üye M ü e l l i f... - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2008
    Nerden
    İstanbul
    Mesaj
    2.690
    Blog Mesajları
    11
    Rep Gücü
    7721
    Vurarak, yıkarak, darbeyle veya siyasi entrikalarla insan ve toplum düzelmez.
    Daha çok karışır.
    Her şeyin başı insanı ve insan dünyasındaki olumsuz ve zararlı düşüncelerden kurtarmak,
    ona kim ve
    neci olduğunu,
    nereden gelip,
    nereye gittiğini ve
    gayesini hatırlatmaktır.
    Bu da Allah'a ve ahirete imanla mümkün olur.
    Mükemmel tesbitler bana göre....
    Hak ile iştigal etmezsen,
    Batıl seni istila eder.... İmam-i Şafi-i

Benzer Konular

  1. Kök hücreyle gençlik
    mopsy Tarafından Sohbet ve Dedikodu Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 17-09-2010, 04:14 AM
  2. Kemalizm ve Gençlik
    SOSYALİST Tarafından Mustafa Kemal Atatürk Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 28-07-2010, 12:03 PM
  3. ey gençlik
    tntcool Tarafından Serbest Kürsü Foruma
    Yorum: 4
    Son mesaj: 15-03-2010, 01:10 AM
  4. Gençlik Hormonu!
    mopsy Tarafından Sağlık Bilgileri Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 15-02-2010, 02:33 PM
  5. Gençlik Güzel Şey
    mopsy Tarafından Öykü ve Hikayeler Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 03-02-2010, 06:43 PM
Yukarı Çık