Dil Ve Nezaket
Yusuf ALAN


Ruhun, iradenin, tevazunun ve üslubun hakkını vermeyenler nazik olamazlar. Çoğu kalpler, dil kullanımında hassas olamayan kişiler tarafından kırılır. Mevzu, makam ve muhataba göre nasıl bir üslup kullanılması gerektiğinden habersiz olan insanlar, gönül çamlarını ard arda devirdiklerini farkedemezler.

Sözlü veya yazılı dilde nezaketin ihlali, daha çok her akla gelen şeyi beyan etme sathîliğinden kaynaklanır. İç-dış bütünlüğü, samimiyet önemsizdir demiyoruz, ancak pervasız bir üslubun da samimiyetle alâkası yoktur. Gelişigüzel beyanlarda bulunmaya alışmış bir insan, fıtratı bahane edemez. Dobra dobra konuşmak için muhatabı tahkir etmeye gerek yoktur. Kılı kırk yararcasına üsluba dikkat etmek ise, tam bir irade meselesidir. Evet, “ahmağın kalbi dilinin ucunda, akıllının dili sinesinin en uç burcundadır” (Şahin, 1992:69).

Demek ki kalp dilin ucunda olmamalı, dil kalbin gerisinde olmalıdır. Her doğruyu her yerde söylememek için dil, kafadan büyük ve uzun olmamalı, kalbin emrine girmelidir. Gıybetten kaçınmak için de bu gereklidir. Çünkü bazen ağza gelen kusmuk gibi ifadeler yutulmazsa, iradenin hakkı verilmemiş olur. Zehir zemberek gibi bu ifadeleri yutmak, gerçekten yiğitlik ister. “Dilin kemiği yoktur” denir, ama dizginlerin kalbin eline nasıl verildiği öğrenilebilir. Ancak bundan sonra, dil şahlandıkça kalp dizginleri çeker. Zaten bir süre sonra dil yatışır, irade ellerini beline koyar ve bir matador edasıyla başını sallayarak bu manzarayı seyreder.

Sohbetlerde münakaşa tuzağına düşmemek için de nezakete dikkat edilmelidir. Muhatabımızın düşünceleri farklı olduğu için gereksiz tartışmalara girmenin hiç kimseye faydası olmaz. Zihnî modeller münakaşayla değil, müzakere ve musahebeyle değişir. Önemli olan, aklı ilzam etmek değil, gönlü tatmin etmektir, Bu da ancak halis bir niyetle diyalogu, başarılı ve zekice kontrol edip yönlendirmeye bağlıdır (Fairciough, 1992:218). Karşımızdakinin kalbine girmek istiyorsak, ihtilaflı noktaları öne çıkararak enaniyetini tahrik etmemeli, ortak noktalardan hareket etmenin yollarını aramalıyız. “Sana katılmıyorum” demektense, “Şu görüşünüze katılıyorum. Bu hususta ise şöyle düşünüyorum” demek daha makul değil midir?

Tabii her insan nezaket gösterilmeye layık değildir. İma ve ironilerle, en azından sükûtla, nezaketten anlamayanların ağızlarının payını vermek de bir inceliktir.

Nezaketsizliğin muhtemelen iki sebebi vardır. Birincisi tecrübesizliktir. Kime, neyi, nasıl beyan edeceğini bilmeyen insanlar, çoğu zaman nazik olamazlar. Bunun izalesi kolaydır. Sağlıklı bir eğitim ve medya yoluyla, insanlarda iletişim ve nezaket şuurunu geliştirmek mümkündür. Sosyal münasebetlerde, örnek şahsiyetlerin davranış ve beyanlarına da dikkat çekmek, bu tecrübe ve hassasiyeti kazandırmaya yardımcı olabilir.

İkinci sebep gururdur. Her diyalogda kendisini “buyurma”, karşısındakini de “arz etme” makamında gören bir kişideki gariplik hemen sezilir. Bu hiyerarşiyi kurmasını beceremeyince kullandığı tevazu taktiği de sakil kaçar, zira tevazuya niyet edilmez, mütevazi olunur. Olmadan görünmeye çalışılırsa yapmacıklık doğar.

Başkalarını hor görme müptelası olan bir insan ise ne mütevazı olabilir ne de nazik. Bu hastalıktan kurtulmak pek kolay değildir, zira gururun madeni kalp zaafıdır.


Kaynaklar:

—Fairclough, Norman (1992). Discourse and Social Change. Cambridge : Polity Press.

—M. Abdülfettah (1992). Ölçü veya Yoldaki Işıklar 4. İzmir: Töv Yayınevi.


Siz bu yazı ile ilgili ne düşünüyorsunuz?