“Tuzla tersanelerindeki ölümler dünya ortalamasının altında.” Tersanelerde yaşanan ard arda ölümlerden sonra GİSBİR’in (Gemi İnşa Sanayicileri Birliği) kamuoyuna vermiş olduğu savunma buydu. Ölümlerin abartıldığını iddia eden GİSBİR web sayfasına koyduğu istatistiklerle de iddiasını kanıtlamaya çalışıyordu. Öyle ya, eğer ölümler dünya standartlarının altındaysa (en azından standartları yakalayana kadar) tepki gösterilecek bir durum yoktu. Bu işin doğası böyleydi.

Ölümleri doğallaştıran bu mantık dizgesi akla Marx’ın kapitalizm tanımını getiriyor: Ücretli kölelik düzeni. Marx kapitalizmin işçiye tanıdığı işgücünü satıp-satmama özgürlüğünün açlıktan ölmek ve ücretli köle olarak sömürülmek arasında tercih yapma özgürlüğü olduğunu söylüyordu. Görünüşe göre GİSBİR Marx’ı revize ediyor. Zira GİSBİR’in işçilerine vaat ettiği özgürlük, açlıktan ölmek ya da dünya ortalamalarında ölmek özgürlüğünden fazlası değil. Tuzla tersanelerinde hiçbir tercih yaşama çıkmıyor.

Dünya ortalamasının altında ya da üstünde. Ne fark eder ki? 20-30 yaşlarındaki gencecik insanlar düzenli bir şekilde Tuzla tersanelerinde ölüyor. Ayda bir ayın kurbanını seçiyor tersaneler. Bu ölümlere çalışma koşulları nedeniyle zaman yayılan ölümler, sigortasızlık nedeniyle gerekli tedavilerini yaptıramayan işçiler dahil değil. Limter-İş’in eylemlerine, sivil toplumun ve medyanın baskısına rağmen ölümler durmuyor. En son 30 Mart’ta, 31 yaşındaki üç çocuk babası Ali İhsan Çam yüksekten düşerek öldü ve yeni ölümlerin sırada olduğunu biliyoruz.

Bizler Boğaziçi Üniversitesi’nden öğrenciler olarak yeni ölümlere seyirci kalma utancını yaşamak ve kaybettiğimiz işçi arkadaşlarımızın hayatlarını çalanlara duyduğumuz öfkeyi içimize atmak istemiyoruz. Bu nedenle 14-19 Nisan arasını Tuzla işçileriyle dayanışma amacıyla açık dersler, sergi, konser gibi etkinlikler düzenleyeceğimiz Emek Haftası olarak ilan ettik. 19 Nisan, Cumartesi günü de diğer üniversitelerdeki arkadaşlarımızla beraber Tuzla tersanelerine yürüme kararı aldık.

Tuzla tersanelerindeki iş cinayetlerine karşı tavır almayı orada bir yerlerde ölen insanlara el uzatmak olarak görmüyoruz. Tuzla’yı sadece Tuzla’dan ibaret olarak da görmüyoruz. Tuzla’da işçileri hayatlarından soyutlayıp tüketilip atılacak işgücüne, Diyarbakır’da çocukları çocukluklarından soyutlayıp kurşunlanabilecek hainlere, gecekondu sakinlerini barınma haklarından soyutlayıp evleri yıkılacak işgalcilere, muhalifleri öfke ve acılarından soyutlayıp içeri atılacak teröristlere dönüştüren siyasi ekonomik saldırının muhatapları olarak Tuzla’ya yürüyoruz.

1960-70’ler Türkiye’si öğrenciler, işçiler ve köylülerin pek çok dayanışma eylemine şahitlik etti. Bizzat öğrencilerin düzenlediği fındık, tütün mitingleri, dayanışma içinde oldukları işçi grevleri, 1 Mayıs ve pek çok gecekondu mahallesinin yapılması, Varto depremzedeleriyle dayanışma, Zap suyuna köprü yapımı…Tuzla yürüyüşüne bu siyasal-toplumsal mücadele geleneğinin hafızasından aldığımız güç ve dersle çıkıyoruz.

Tuzlaya yürüyoruz…Gencecik insanların hayatlarına sadece ve sadece rekabetin, ulusal çıkarların, stratejik hesapların muhasebe defterlerinde yer açanlara karşı yürüyoruz. Her adımımızda o defterleri çiğnemek üzere yürüyoruz


İlker Cörüt...