BİR küçük torbada altınlarınız var diyelim. Her sene yılbaşı geldi mi küçük torbanın bağcığını açıp, iki parmağınızı içine sokup altın yıllardan birisini harcamak üzere alıyorsunuz. Ben insanların altınlar azaldıkça niçin sevindiğini anlayamam. Giderek torbacık hafifler. Kaç altınımız kaldı bilemeyiz. Ama azalır.

* İşte azalan altınlarım... Elimi yine torbaya sokup, birisini daha çıkartıyorum. Pırıl pırıl, henüz el değmemiş... Öbürlerini harcadım. Kendime kırlaşmış saçlar aldım. Alnımdaki çizgilere verdim, bozdurup bozdurup. Kaç parlak altın karşılığında bilmiyorum 'görmüş-geçirmiş' unvanı verdiler bana. Altınlarımı vererek aldım o anıları. Her sene bu zamanlar geldi mi, iki parmağımı özenle küçük torbanın içine daldırıp altınlarımdan birisini çıkarttım ve harcadım.
* Kimi zaman satıcılar bana kazık attılar. Kim bilir kaç altın vererek acı aldığımda 'Ben bunu istememiştim' diye ağladım. Altınlar azaldıkça gözleri çabuk doluyor insanın. Bir hüzün kim bilir kaç altına patlamıştır bizlere. Tıpkı yetişmiş çocukların, bir sevimli evin, bir uygun arabanın, bir iyi maaşın, iyi dostların bize kaç altına patladığını bilmediğimiz gibi. Hiç sordunuz mu kendinize: Kaç altına teyze oldunuz, kaç altındı amcalık, kaç altına geldi abi olmak, kaç altın gitti saygın bir yetişkin olmanız için?... Kaç altındır o diplomalar, o bilgelik, o deneyimler? Ya da kaç altına aldınız o sancıları?..
* Ama altınlar azalır... Altınlarımı verip alışkanlıklar-dostluklar-sevdalar aldığım için, artık daha çabuk doluyor gözlerim. Burnumun direği daha çabuk sızlamaya başladı altınlar karşılığında. Ve ne kadar pahalıymış tüm bunların farkına varmak? İşte yine zamanı geldi. Parmaklarımızı birleştirip, küçük torbanın içine daldırıp harcamak üzere bir altın daha çıkartacağız. Pırıl pırıl...

(Alıntı)