Kalabalıkların arasında yolcuyum desem, ama kalabalıkların
sessiz ve sağır olduklarını söylesem inanır mısın? Onların beni
göremediklerinden mi ne? Onların bana yabancı olduklarından
mı? Yahut onlara kendimi anlatamadığımdan mı? İşte onlar ve
ben iki ayrı yarım küre...İki ayrı dünya...Ah kader bana yardım
et ki araya çöplük dağları oluşmasın...”

Filozof hep aklı alır önüne, ama düşünmenin bir başlangıcı vardır ki şüphesiz olmaz. Şüphe aklı kışkırtır aynı zamanda, aklı aldatmak ister...Aklı oynak hale getirir. Kaostan kendine pay çıkartır. Anlaşılmayanları daha anlaşılmaz hale getirir. Çıldırmak hiçten değildir. Akıl bir yerde Afrika ormanları içersinde yürüyen biri veya Amazon ormanlarının avcısı gibidir. Bütün tehlike ve tehditlere aldırış etmeden yolunu arar. Çıkış çarelerine baş vurur. Ama şüphe ise avcının zamanla silahını boşaltır. Elini çalışmaz hale getirir. Çaresizleşen avcıda bir yorgunluk işareti başlar. Umut bir yerde imdada yetişecektir ama, saldırıların önü arkası kesilmez. Akıl yerinden oynar, işte o anda, bir kuvvet ortaya çıkar ki o: Gönül enerjisidir. Sevdadır...Aşktır...Aklın bütün çeperlerindeki şüphe kalıplarına çatlama ve ortadan kalkma imkanı sağlar. Sertlikleri yumuşatır. Aklın yeniden devreye girmesini sağlar. Yol açılır ki orada rahatlama vardır. Şüphe aklın emrine girmiştir. Şüphe yıkıcılık ve bozuculuk özelliğini bitirir.

Modern dünyanın kişiyi sarmalayıp akıl ile yola çıkardığını ve yol haritasında ise çok seçmeli bir yol ağı sunduğunu biliyoruz. Çoktan seçmeli yol haritasındaki hedef için, karışıklığın giderilmesine ise hayat tecrübesini içinde barındıran bilimin yol gösterici olması istenmiştir. Modern insan yaşadığı dünyanın zorluklarına bir noktaya kadar göğüs gerebiliyor ve bir noktadan sonra tıkanıyor. Dünyevi işlerin görülmesindeki başarı kişinin ruh kökenine fazla ulaşamıyor. Sonsuz isteklerin yorgunluğu ile başbaşa kalıyor kişi.

Hani bir yokuş vardır ya...Dik ve sarp...Çıkışımızı yalnız zorlaştırmaz, aynı zamanda umudumuzu da kırar. İşte öyle bir şey. O noktada ruhun en can alıcı faaliyeti devreye girerse bizde dağınıklık, korkaklık, umutsuzluk ve daha tehlikelisi meydandan kaçmak istediği, yerini hamleye bırakır.

Modern insan geleneklerin beslediği gönül deryasına girmelidir. Gönül hoşgörü sınırlarını,aklın çıkmazlarını ve şüphenin zararlarını yok eder. Ve böylece hayat akışını durdurmadan ve kesintiye uğratmadan mecrasında akıtabilsin.

Aklın ve şüphenin çevresinde olması gerekli olan gönül kaynağını biz manevi dünyadan çekip alırız. Değerler oluşturur ve sahip olduğumuz değerlerle hayata mana kazandırırız. Hayat kendi zorluğundan sıyrılarak bize kapılar açar da kendimizi buluruz. Dayanmak ve zorlukların üstesinden gelmek için, iç dünyamızda olup bitenlerin, bir gayeye yönelmesi şeklinde, tanzimi gerekir. Basit bir biolojik canlılının yaptıkları ile yetinmenin biz insanlara pek fazla getirisi olmaz..

Yine yalnız modern diyeceğimiz kalıplara girmiş olan kişi bilgi ile donattığı aklını, aynı zamanda gönülle yani inançla birlikte kaynaştıramadığından kendini yitiriyor. İç dünyasında tek taraflı olan hamle taşları bir yerde tıkanıyor. İşte hayattan zevk almayan ve bu yüzden başka şeylere bağımlılık kazananların çorak iç dünyalarında hep bu hastalık vardır. Çaresizlik içersinde debelenme ve gelecekten umudun kesilmesi hep gönül fukaralığındandır.

Canlılarda tek yönlü hayat akışının tekrarı olmadığını akledenler olarak bizler biliyoruz. Lakin bir yerde bir şey ortaya çıkıyor ki...Biz orada bocalıyoruz. Bocalamanın işaretlerini çıkış yolu olarak meyhane mekanlarında ve sonra da şehrin sokaklarındaki manzaralardan farketmek mümkün. Hayata yeni mana verdiğini zannederek yaşamak isteyenlerin bir varlık gösterisi: Yalpalamak...Şişelerin gücüne bağlanmak... İnsanı anlamamak, insana ters düşmek, insanı ezmek, insanı uçurumun önünde bırakmak...Madde bağımlısı olmak...Çıkış yolunu yitirmek...

ALINTI