| Hayaller ülkesi Günlerdir İzmir Seferihisar açıklarında batan bir tekneden kurtulamayarak hayatını kaybeden çok sayıda Filistinli göçmeni düşünüyorum. Bu tür facialar dünyanın her yerinde yaşanıyor, dünya denizleri daha iyi yaşam koşulları için bir yerlere gitmek üzere yola çıkan umutsuz insan ölüleriyle dolu. Türkiye Avrupa ülkelerine göç etmek isteyen kaçak göçmenler için önemli bir geçiş noktası oluşturuyor. Bu nedenle Türkiye ve çevresindeki denizlerde bu türden çok sayıda kaza oldu. Bu umut yolculuğunda 1.500 - 2 bin 500 avro karşılığı Avrupa ülkelerinden birine, Yunan adalarına ya da İtalya'ya geçmek isteyen kaçak göçmenler Türkiye kıyılarından hurda teknelerle yola koyuldu. AB ülkelerinde göç, mülteciler ve bunun gibi konularla ilgilenen, sorunun kaynağına dokunmadan yüzeysel önlemler almaya yönelik bilgi ve öneri üreten, bu konulardan ekmek yiyen geniş bir siyasetçi-bürokrat-akademisyen kesimi mevcut. Türkiye'de de gazetelerde Seferihisar'daki trajedinin Avrupa Konseyi Parlamentosu gündemine taşınacağı haberi yer aldı. Avrupa Parlamentosu Göç, Mülteciler ve Nüfus Komisyonu Başkanı, AKP Antalya Milletvekili Mevlüt Çavuşoğlu "İnsanlık dramı" diye nitelediği olay için acil oturum isteyeceğini açıkladı. Çavuşoğlu, ülkelerin insan kaçakçılığını, terörle mücadele gibi ele almaları gerektiğini belirtti. Ne kadar düşündürücü. Avrupa'nın vazgeçemediği geleneği: Irkçılık
Sonu derin denizlerde biten bu "umuda yolculuk" başarıyla sonuçlansaydı, onları bekleyen başka felaket senaryoları mevcut günümüz dünyasında. Dünya savaşlar ve yoksullukla bir kan denizine dönünce geriye bir "hayaller ülkesi" umudu kalıyor ve bu umut hep canlı tutuluyor. Ancak gerçekte ne Avrupa ülkeleri ve ne de Kuzey Amerika hayaller ülkesi olma özelliğine sahip. Kaçak göçmenleri bir kenara bırakalım, bu ülkelerde göçmenler, yasal mülteci statüsünde yaşayanlar ve Avrupa kökenli olmayanlar, "kara kafalılar" ırkçılığın nefretini üzerlerine çekmiş durumda. Bu nefret artık utanmadan, açıktan dile getiriliyor. Yakın zamandan bir örnek açıklamayı Belçikalı bir arkadaşım "Sarkozy'den beter" başlığı ile gönderdi. Açıklamayı yapan İtalyan Kuzey Birliği'nin yerel yönetimler danışmanı Giorgio Bettio şöyle diyor: "Mülteciler söz konusu olduğunda SS'lerle aynı yöntemi kullanmak gerekli. Bir Trevise'li vatandaşa yapılan hata karşılığında on yabancıyı cezalandırmak lazım." Böylece mülteciler, yabancılar söz konusu olduğunda toplu cezalandırma yöntemi AB ülkelerinde de tavsiye edilir hale gelmiş oluyor. Ne demokrasi.
Kültürel olarak dilde bazı düzeltmeler yapılsa ve örneğin "yabancı" yerine "göçmen" ya da "mülteci" gibi daha "tarafsız" ve "siyasi doğrucu" kavramlar kullanılsa bile Batı Avrupa ülkelerinde sorunlardan söz edildiğinde yine genel olarak mülteciler, göçmenler ve "yabancılar"la ilgili konular konuşuluyor. Ekonomik ve sosyal sorunların kaynağı olarak görülen, günah keçisi haline getirilen onlar. Artan işsizlik, bozulan ekonomik koşullar, durumu görece daha iyi olanların kendilerini diğerlerinden yalıtarak geride, altta kalanlardan kurtulmaya çalışmasına yol açıyor. Birbirinden yağ ile su kadar ayrı iki bölgeden ve Brüksel'den oluşan Belçika'nın bölünme gündemiyle ilgili konularda da bu tür temalar öne çıkıyor. Belçika krizinin göçmen boyutu
19'uncu yüzyılda önemli bir sömürgeci güç olan Belçika 1830'da Hollanda'dan ayrılarak kurulmuş, İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi orduları tarafından işgal edilmiş zengin bir sanayi ülkesi. NATO ve AB bürokrasisine ev sahipliği yapma özelliği öne çıksa da aslında kıta Avrupa'sının önemli sanayi ve ticaret merkezlerinden biri olagelmiş. Günümüzde Kuzeyde yer alan ve Flamanca konuşulan zengin Flaman bölgesi ile güneyde Fransızca konuşulan yoksul Valon bölgesi arasında ayrılma dinamiklerinden söz ediliyor. Belçika'da güneyin yoksullaşması ve göçmenlerin bir sorun haline gelmesi incelenmeye değer. Çünkü Valon bölgesi İkinci savaş sonrasında yoğun bir göçmen işçi talebinde bulunarak başta İtalya olmak üzere giderek Yunanistan, Türkiye gibi yoksul ülkelerden çok sayıda göçmen işçi kabul etmiş. Savaş sonrasında işsiz kalan İtalyanlar büyük vaatlerle bir "cennet" olarak sunulan ülkeye geldiklerinde havanın ve kömürün karasından, ağır çalışma koşullarından yakınıyorlar en çok. Belçika'nın sömürgeci geçmişinin uzandığı ülkelerden gelen Kara Afrikalı siyah göçmenler ile Kuzey Afrikalı, çoğunlukla Faslılardan oluşan işçi sınıfı son derece ağır çalışma koşulları altında, madenlerde hızla gelişen sanayinin ihtiyaçlarını karşılamak üzere çalıştırılmışlar. Güneyin maden kentlerinde madenci göçmen ailelerin oluşturduğu işçi kültürü kıta Avrupa'sının ve Belçika'nın günümüzde bilinmeyen, görülmeyen yüzü olarak varlığını sürdürüyor.
1970'lerden itibaren sanayinin yapısı hızlı bir değişim geçiriyor. Madenlerin ekonomik verimliliğinin düşmesi sonucu maden kapatmalar gündeme geliyor. Güneyde Charleroi gibi merkezlerde kapanmış onlarca madenin anısı maden artıklarının oluşturduğu, mülkiyeti şirkete ait ama bölgenin kültürel mirası olarak üzeri ağaçlandırılarak korunan "terril" adı verilen tepelerde kendini belli ediyor. Bu madenler yüzlerce işçinin hayatını kaybettiği maden kazalarına sahne olmuş.[1] Güneyde madenciliğin yerini insani anlamda "hurdaya çıkartılan" ve çoğunlukla içkiye sarılan, kanser ve akciğer hastalıklarından erken yaşta ölen ilk kuşak göçmenlerin görece daha eğitimli çocuklarının işçi olarak çalıştığı otomotiv sektörü alıyor. 1990'lardan itibaren bir başka gelişme daha yaşanıyor: otomotiv sektörü fabrikalarını birer birer kapatarak daha ucuz işgücü bulabileceği ülkelere taşıyor. Bu dönemde sendikal mücadelenin, yeniden şekillendirilen fabrika organizasyonlarında, kalite çemberleri oluşturulan süreçte giderek kan kaybettiğini hatırlamak lazım. Şimdi ikinci kuşağın daha da eğitimli çocukları bürokrasinin ve iş dünyasının merkezi olan Brüksel'e taşınıyor. Çünkü işler orada. Her gün gidip gelenler ile Brüksel'e taşınıp pahalı kent merkezinin çevresinde yaşam mücadelesi veren, yaşamını orada zorlukla sürdüren beyaz yakalı yeni bir işgücü söz konusu. Ağır ve güvencesi azalmış, sosyal güvenlik çerçevesi daralmış işlerde çalışmaktan ve "bir ev, bir araba" olarak özetlenebilecek orta sınıf "tüketim" alışkanlıklarını sürdürmekten yorgun ve giderek "yabancı düşmanı" haline gelen, ayrılıkçı, ırkçı ideolojilerin etkisi altında kalan bir yeni işçi sınıfı söz konusu. Başa dönecek olursak, bu konuyu "terörle mücadele" gündemi olarak ele almayı öneren AKP'li milletvekiline söyleyecek sözümüz olmalı. Bir de göçmenlerin bu yokluk, yoksullukta büyük paralar ödeyerek, soğuk denizlerde ölmeyi göze alarak koştukları Batı Avrupa ülkelerinde de koşulların bir "hayaller ülkesi" sağlamayacak kadar acımasız olduğunu görmemiz gerekiyor. |