![]() |
| | |||||||
Kültür, Sanat katogorisi Sinemalar forumu içinde "Yeşilçam Tarihi" başlıklı konu görüntüleniyor, "1. TÜRK SİNEMASINDA EROTİK FİLMLERİ FURYASI Osmanlı’ya ilk porno filmin ne zaman girdiği bilinmiyor ama 1922’de yabancı porno filmlerinin Osmanlı’yı etkisi altına aldığı polis kayıtlarında belirtiliyor. Himaye-i Etfal Cemiyeti Başkanı ..."
![]() |
| | LinkBack | Seçenekler | Stil |
| | #21 |
| Super Aktif ![]() Üyelik tarihi: Jan 2007 Nerden: İSTANBUL Yaş: 24
Mesajlar: 2.612
Blog Mesajları: 1
Cinsiyet: Rep Gücü: 244 Rep: 24042 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Türk Sinemasında Furyalar 1. TÜRK SİNEMASINDA EROTİK FİLMLERİ FURYASI Osmanlı’ya ilk porno filmin ne zaman girdiği bilinmiyor ama 1922’de yabancı porno filmlerinin Osmanlı’yı etkisi altına aldığı polis kayıtlarında belirtiliyor. Himaye-i Etfal Cemiyeti Başkanı Dr. Besim Ömer Paşa’nın uyarısıyla harekete geçen İstanbul Polis Müdüriyeti, ’gençleri zehirledikleri’ gerekçesiyle ecnebi porno filmlerini gösteren Kadıköy ve Odeon sinemalarını kapatmıştı. Türk sinema tarihinde 2007 sonuna kadar toplam 6729 film uzun metrajlı film çekilmiştir. Özellikle 1960 – 1980 yılları arası çekilen filmler Türk sinemasının en iyi örneklerinin verildiği dönem olmuştur. Bu dönemde 3892 adet film çekilmiştir. Neredeyse toplam film sayının yarısından fazlası. TRT’nin ulusal düzeyde de yaygınlık kazanmaya başladığı 1970’li yıllarda, Yeşilçam kendine yeni tarz ve tür filmler aramaya başladı. Yeşilçam, seyircisini kaçırmamak için yeni taktikler geliştirmeye başlar. Erotik furyasının ayak sesleri yavaş yavaş duyulmaya başlamıştı. Erotizm ve şiddeti iç içe barındıran Melih Gülgen’in 1972’de çektiği Behçet serisinin ilki olan "Parçala Behçet" bu tarz bir filmdi. Filmi altı ay oynatan sinemalar bile oldu. Filmin Konya’daki ön gösterimine tam 7 bin kişi katıldı. 1972'de Sinemaya figüran olarak başlamış dökümcü ustası Behçet Nacar'ın oynadığı Behçet filmleri peş peşe çekilmeye başlar. Artık yazlık sinemalar kapanmaya başlamış, aileler evlerine dönmeye başlamışlardı. Bu döneme damgasın vuran behçet serisi filmleri sırası ile şunlardı; Parçala Behçet - 1972, Ustura Behçet -1972, Bastır Behçet Bastır - 1972, Behçet Cezayir'de - 1972, Behçet Derler Adıma - 1973, Namın Yürüsün Behçet - 1973, Helal Sana Behçet - 1973. Komando Behçet -1974, Sev Beni Behçet -1974, Sosyete Behçet -1974, Zımbala Behçet -1975, Fırtına Behçet -1975, 1974 yılında Emmanuella filmi bütün dünyada yankı uyandırdı. Bu film adeta ateşleyici bir kıvılcım olur ve Oksal Pekmezoğlu’nun "Beş Tavuk bir horoz" u, Nazmi Özer'in “Civciv çıkacak, kuş çıkacak" ı, ve Ülkü Erakal’ın "Tak fişi bitir işi" gişeleri patlatır. Bu olay diğer yönetmenleri ve yapımcıları’da kendine çekmeyi başardı. Dönemin ekonomik ve siyasi yapısının karmaşık yapısıda furyanın devam etmesinde etkili oldu. Sinemanın en ünlüleri film sayılarını azaltıp kimileri gazinolara giderken kimileride sinemayı bırakmak zorunda kaldı. Kimi ünlü oyuncularımız ise erotik sinemaya sıcak bakarak furyaya katıldı 1974’lerdeki sokak çatışmaları ailelerin sinemadan iyice uzaklaşmasına neden olur. Artık sinemanın yeni izleyicisi vardır. Peşi sıra erotik filmler çekilmeye başlar. İtalyan seks-komedi tarzından etkilenen yerli sinema, zaman geçirmeden aynı yönteme başvurur. Sansürün yasaklama korkusuna karşın erotik sahneler, sinemada vizyon öncesinde kopyaya eklenirdi. Sektörün emektarları o dönemle ilgili kendilerine fazla yüklenildiğinden yakınmaktadırlar. Onlara göre erotik furya döneminde, sektördeki binlerce kişinin ekmek yediğini söylemektedirler. Bir diğer şikayetleri ise sex oyuncusu, sex yönetmeni olarak anılmaktan da hoşnut olmamışlardır. Jet Rejisör Çetin İnanç’dan bir anı “Erotik dönemimizde film çekiyoruz. Sahne hazır, beklersin kadın gelmez. Ne oldu? Külotum çalındı. "Her zaman sete kim giriyor çıkıyor bilemiyorsun ki, hasta dolu ortalık. Gelmiş kadının külotunu çalmış işte." Dönemin erkek oyuncuları; Sermet Serdengeçti, Ali Poyrazoğlu, Hadi Çaman, Tamer Yiğit, Seyhan Karabay, Ünsal Emre, Yalçın Gülhan, Salih Güney, İrfan Atasoy, Tugay Toksöz, Pekcan Koşar, Cihangir Gaffari, Mete İnselel, Aydemir Akbaş, Yüksel Gözen, İlhan Daner, Alev Sezer, Şemsi İnkaya, Yılmaz Köksal, Bülent Kayabaş, Özcan Özgür, Sami Tunç, Salih Kırmızı, Erdinç Üstün, Rüştü Asyalı, Recep Filiz, Orçun Sonat, Turgut Özatay, Kazım Kartal, Tarık Şimşek, Ata Saka, Baki Tamer, Yılmaz Şahin, Levent Günsel, Yaşar Yağmur, Hakan Özer, Cesur Barut, Çetin Başaran Dönemin kadın oyuncuları; Arzu Okay, Alev Altın, Dolgan Sezer, Mine Soley, Nalan Çöl, Seyyal Taner, Emel Aydan, Emel Özden, Canan Candan, Şeyda Senem, Serpil Örümcer, Selen Büke, Fatma Belgen, Nur Soylu, Melek Ayberk, Aynur Akarsu, Karaca Kaan, Figen Han, Gönül Tansel, Gönül Hancı, Derya Sonay, Harika Öncü, Aysun Güven, Nevin Nuray, Perihan Ateş, Özden Yüce, Yeşim Yükselen, Okşan Ay, Gülten Kaya, Emel Canser, Meltem Işık, Sema Nurdan, Oya Başak Zerrin Egeliler, Zerrin Doğan, Dilber Ay, Ceyda Karahan, Elif Pektaş, Melek Görgün, Zafir Saba, Necla Fide, Müge Güler, Saadet Gürses, Nur Ay, Funda Gürkan, Senar Seven, Sabahan, Tülin Tan, Ayşen Selvi Dönemin yönetmenleri ise; Oksal Pekmezoğlu, Nazmi özer, Aram Gülyüz, Temel Gürsu, Tanju Gürsu, Naki Yurter, Yılmaz Atadeniz, Nejat Okçugil, Ümit Efekan, Yücel Uçanoğlu, Ülkü Erakalın, Çetin İnanç, Alev Akakar, Semih Servidal, Günay Kosova, Mehmet Arslan, Sırrı Gültekin, Arif Keskiner, Müjdat Saylav, Aykut Düz, Işık Toroman, Savaş Eşici, Nuri Ergün, Nuri Akıncı, Kemal Tan, Fikret Uçak, Yavuz Figenli, Oğuz Gözen, Tevfik Çobanoğlu, Taner Oğuz, Semih Evin, Engin Temizer, Yavuz Yalınkılıç, Samim Utku olarak karşımıza çıkmaktadır. Erotik filmlerde oynayan kadın oyuncuları hazin bir son bekliyordu. Alev Altın ve Mine Mutlu kanserden, Seher Şeniz intihar’dan, Feri Cansel ise cinayete kurban giderek hayatını kaybetmiştir. Diğer oyuncular ise 80 sonrası yeni teklif alamadıkları için normal hayatlarına döndüler. I Dönemin ünlü oyuncusu Karaca Kaan anlatıyor: "200 film çevirdim, 60'ında başrol oynadım. Her yaptığımızın adı 'seks filmi' oldu. Belki hataydı, ama oldu, ta 74'lerde. 2000'lere giriyoruz artık. Konulu filmlerdi, aralarda öpüşme, sevişme sahneleri vardı. Şimdi yok mu? Nurseli İdiz, Meltem Cumbul, Hülya Avşar yapıyor da niye onlara seks yıldızı denmiyor? Bir de sömürü vardı, ben film çeviriyorum, yönetmen masada değiştiriyor, işletmeci salonda değiştiriyor, araya parçalar konuyor. 'Kadınlar Hamamı' diye bir film yaptım, 'Ah Güzel İstanbul' ve 'Rezalet' diye iki film oldu. İstanbul'da ayrı, doğuda ayrı gösteriliyor, Allah ne verdiyse. Bunları yapanlar ünlü yönetmenler. Onlara neden şimdi seks filmleri yönetmeni denmiyor? Vah vah, Türk sinemasını seks yıldızları batırdı, mahvetti. Peki siz yapmadınız mı bunları? Karaca kapıdan girsin, erkeği görsün, sabahlığını çıkarsın, sevişsin... Kim yazıyordu bunları? Sanki filmi ben yaptım, aldım, çektim, yönettim, sattım, millete de seksi ben öğrettim! O dönemi anlatırken, "Çok zor yıllardı, özgürlüğümüz elden gitmişti," diyor Kaan. Ardından sözlerini şöyle sürdürüyor: "Paraya ihtiyacımız vardı, gidip bir yere sıfırdan başlayamazdık, adımız vardı. 100 - 150 bin lira kazanıyorduk en fazla, para yoktu yani. Bu işin kaymağını yapımcılar yedi. Tek başıma yürüyemiyordum. Aaa, bak seks filmi artisti, sinema oyuncusu değil, seks yıldızı. İtibarsızlık ve aşağılama, sanki külotsuz dolaşıyormuşum gibi bakışlar." Oysa o dönemin ‘erkek’ oyuncularının çoğunun sonraki hayatları hiçte böyle olmadı. O dönemin ‘erkek’ oyuncularının çoğu sonradan çok saygın rollerde oynayarak, bambaşka kulvarlara atlayarak, genellikle yırttılar kefeni... Onlar daha iki yüzlü davranıp konuşmadılar ve kaçıp sıyrıldılar işte... Çoğu bugün hala ayaktalar... Ama kadınların çoğu bunu başaramadı... Döneme damgasını vuran diğer erotik filmlerden bazıları:Beş Dakikada Beşiktaş, Ayıkla Beni Hüsnü, Kokla Ama Koparma, İşte Kapı İşte Sapı, Ye Beni Mahmut, Mualla Oh ne Ala, Rejisörün Yatak Odası, Kartal Pendik Gittik Geldik, Parçala Behçet, Yırt Kazım, Fırçana Bayıldım Boyacı, Tak Fişi Bitir İşi, Bakireler Çiftliği, Civciv Çıkacak Kuş Çıkacak, Bir Baba Hindi, Kendin Pişir Kendin Ye,.... gibi ilginç ve komik isimlere sahip yapımlardı. Erotik film furyası döneminde çekilen filmler ise yıllarına göre; 1974 : 202 tane, 1975 : 239 tane, 1976 : 174 tane, 1977 : 135 tane, 1978 : 134 tane, 1979 : 203 tane, olmakla birlikte toplamda, 1087 gibi yüksek bir rakam karşımıza çıkmaktadır.
__________________ |
| | |
| Sponsored Links |
| | #22 |
| Super Aktif ![]() Üyelik tarihi: Jan 2007 Nerden: İSTANBUL Yaş: 24
Mesajlar: 2.612
Blog Mesajları: 1
Cinsiyet: Rep Gücü: 244 Rep: 24042 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Türk Sinemasında Furyalar 2. TÜRK SİNEMASINDA ÇOCUK FİLMLERİ FURYASI Sezercik, Ömercik, Yumurcak, Ayşecik, Gülşah, Afacan,... 1970’li yıllarda çevirdikleri melodramlarla herkesi ağlatan dünün çocuk yıldızları, bugün sinemadan uzak mütevazi birer hayat yaşıyorlar. Sinema sektörü para kazanmanın yollarını çok iyi bilir. Bunun için elinden gelen her şeyi yapar, her çareye başvurur. Zamana ve ortama göre toplumun duygusal yanlarını çok iyi etüd eder. Özellikle kadın ve çocuk, sinemanın vazgeçemediği öğelerdir. Onlarla her türlü duygusal yolculuğa çıkartır sizi. Sinemanın ilk çocuk kahramanına 1910’larda Fransa’da rastlarız.(Rene Dary). Ama bu sömürüde hiçbir ülke sineması, Amerikan sineması kadar etkileyici ve zengin olamamıştır. Amerikan sineması, bir banka veznedarının kızını 1934’lerde keşfeder, onu alır ve yıldızlaştırır. Göğe çıkarır. Bu kız Shirley Temple’dir. Şüphesiz bu kız beyazperdenin gelmiş geçmiş en ünlü çocuk oyuncusu olmuştur. 1930'lu yıllarda Amerikalılar büyük iktisadi Bunalım'ın kara günlerini Shirley Temple'in gamzeli gülüşünü izleyerek geçirdi. “Wizard of Oz”da Judy Garland ve “National Velvet”te Elizabeth Taylor gibi diğer çocuk yıldızlar ise ikinci Dünya Savaşı'nın dehşetinin atlatılmasına yardımcı olur. Bu arada Türk sinemasının çocukları keşfetmesi uzun sürmez. “Bu vatanın çocukları”, “Aysel bataklı damın kızı”, “Evlat acısı” gibi filmlerde çocuk oyuncular yer alır. Ama hiçbiri Shirley Temple tarzında yıldız olamaz. Türk sinemasında çocuk oyuncuların yıldızlaştığı dönem 1960’da başlar. Bu dönemi başlatan ilk film ise Kemalettin Tuğcu’nun romanından uyarlanan “Ayşecik” dir. Hapse atılan suçsuz baba ve cinayetin gerçek suçlularını bulan küçük bir kız çocuğunun öyküsü üzerine kurulan filmin Yönetmeni Memduh Ündür. Başrollerde ise senaryo yazarı Hamdi değirmencioğlu’nun kızı Zeynep Değirmencioğlu vardır. İlk Ayşecik filminin gişe rekorları kırmasından sonra peş peşe Ayşecik filmleri gelmeye başlar. “Ayşecik şeytan çekici”, “Ayşecik ateş parçası”, "Ayşecik yavru melek"vs.... Artık Ayşecik, mutlu sonların, sıcak yuvaların düşsel ve idealist kahramanı olmuştur. Ayşecik, Degirmencioğlu'nun ilk başrolünü oynadığı, ama kamera karşısına çıktığı "ilk film"i değildir. Daha önceki yıllarda "Papatya" (1956) ve "Funda" (1958) adlı filmlerinde, kolay kolay hatırlanmayacak kadar küçük rollerde oynamıştır. Ayşecik, hem ilk başrolünü oynadığı hem'de 6 yaşındaki bir kız çocuğuna "yıldızlık yolu'nu açan bir "tırmanış filmi"dir. Degirmencioglu, 1956'dan 1974 yılına dek, Ayşecik dizileriyle birlikte yaklaşık 35 filmde oynamıştır. Son filmini 1974'de çeviren Değirmencioğlu, bugün emlakçılıkla uğraşmaktadır. Halen eski fenerbahçeli futbolcu Serkan acar ile evli ve 2 çocuk annesidir. Türk sinemasının ilk çocuk yıldızı Zeynep Degirmencioğlu'nun Ayşecik tiplemesiyle estirdiği fırtına, bir dolu yeni çocuk oyuncunun "keşfedilmesi"ne yol açar. Bunlardan ilki ve en az Ayşecik kadar ünlü olanı Ömercik’tir.1959'da doğan Ömercik (Ömer dönmez) henüz 4 yaşında iken eniştesi Hamdi değirmencioğlu tarafından İstanbul'a getirilir. Sarışın mavi gözlü küçük Ömer ses dergisinin çocuk yıldızlar yarışması'nda ikinci olur ve sinema hayatı başlar. Bu günlerini şöyle dile getirir. "Hiç çocukluğumu yaşamadım, oynuyordum ama yalnızca filmlerde. 15 günde iki film bitirirdik. Türkan Şoray'la, Cüneyt Arkın'la, Ayhan Işık'la birlikte oynadım. Yorulurdum ama eğlenceliydi, yeni kıyafetler, değişik yerler... İyi de para kazanıyordum." Ergenlik çağına giren Ömercik sinemada seks furyasınında başlaması ile filmlere ara vermek zorunda kalır. Bu yıllarda talihsiz bir kaza onun tüm hayatını değiştirir. Babasının taksisinin kelebek camını tamir ederken, tornavida yanağına, alnına ve gözüne batar. Sol gözünü kaybeder Ömercik."Bu olay beni çok etkiledi, bir süre bunalıma girdim, neyse sonra Allah'a şükür dedik atlattık. Yaşım büyümüştü, sinemadan da iyice soğudum bu olaydan sonra. Kaza olmasaydı jön olarak devam edebilirdim belki sinemaya,".Bir zamanların çocuk yıldızı Ömercik bugün 42 yaşında, ablam dediği Zeynep Değirmencioğlu'nun emlakçı ofisinde çalışmaktadır. Ayşecik ve Ömercik filmlerinin iş yapması nedeniyle bazı yönetmen, yapımcı ve oyuncular kendi çocuklarını ünlü yapmak için uğraşırlar. Sezercik, Afacan, Gülşah, Parlacık, Yumurcak bu dönemin unutulmaz çocuk karakterleri olur. 1970'li yılların yıldızlaşan iki çocuk oyuncusu Menderes Utku ve Sezer İnanoglu'dur. Menderes Utku, Afacan tiplemesiyle ün yapar. Yapımci Berker İnanoglu'nun oğlu Sezer İnanoglu da Sezercik serisi ile halkın sevgisini kazanır... Ünlü artist Filiz Akın ve yönetmen Türker İnanoğlu’nun oğlu İlker İnanoğlu ise Yumurcak tiplemesi ile karşımıza çıkar.1976'nın bir yeni çocuk yıldızı'da Hülya Koçyigit ve yapımcı Selim Soydan'ın kızı Gülşah Soydan'dır. O da kendi adıyla oynar ve beyaz perdede bir Gülşah tiplemesi yaratır. 60lı ve 70’li yılların komik, haşarı ve yetim çocuk tiplemeleri 80’li yıllarda yerini daha gerçekçi çocuk karakterlerine bırakır. "Uçurtmayi Vurmasınlar"da Ozan Bilen, "Piano Piano Bacaksız" filminde Emin Sivas ve "Zıkkımın Kökü"nde izledigimiz Emre Akyıldız son dönem Türk sinemasının öne çıkan üç çocuk oyuncusu olmuş, fakat Ayşecik ve Ömercik gibi yıldız olamamışlardır. KİM KİMDİR Gülşah : Gülşah Koçyiğit Yumurcak : İlker İnanoğlu Sezercik : Sezer İnanoğlu Afacan : Menderes Utku Ayşecik : Zeynep Değirmencioğlu Ömercik : Ömer Dönmez Parlacık : Parla Şenol Çitlenbik : İhsan Küçüktepe
__________________ |
| | |
| | #23 |
| Super Aktif ![]() Üyelik tarihi: Jan 2007 Nerden: İSTANBUL Yaş: 24
Mesajlar: 2.612
Blog Mesajları: 1
Cinsiyet: Rep Gücü: 244 Rep: 24042 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Türk Sinemasında Furyalar 3. TÜRK SİNEMASINDA ARABESK FİLMLER 1960’lı yıllarda bir müzik türi olarak karşımıza çıkan arabesk, kısa zamanda gelişmiş ve türk sinemasına sıçrayarak çok sayıda filme konu olmuştur. Arabesk'in Türkçe karşılığı "Arap tarzında yapılmış süsleme veya bezeme" olarak geçmektedir. Bu kullanım biçimi Fransızca’daki ‘arabesque’ teriminin dilimize girmesiyle yaygınlaşmıştır. Batıda özgün bir sanat biçimi olan arabesk bizim toplumumuzda bütünlükten uzak, bir yığma ve karmaşıklık olarak adlandırılmıştır. 1940’lı yıllarda Türk sineması şarkılı filmlerle tanışmıştı. Bu yıllarda Mısır filmleri Türk sinemasında yoğun ilgi görüyordu. Bu filmlerin müziği bazen Türkçe sözlerle aynen alınarak, bazen de esinlenme yoluyla yeni besteler yapılarak piyasaya sunuluyordu. Daha sonra bu filmlerin etkisinde yeni Türk filmleri yapılmaya başlandı. Baş rollerinde Münir Nureddin Selçuk, Müzeyyan Senar, Zeki Müren gibi isimlerin oynadığı şarkılı filmler furyası yaşandı. 1950'lerde devletin yanlış ekonomik politikaları, sanayileşme ile birlikte geleneksel üretim yapılarının bozulması, ekilebilir toprak alanlarının miras yolu ile küçülmesi, ulaşım olanaklarının artması, kentlerin çekiciliği gibi nedenlerle köyden kente hızlı bir göç yaşandı. Bu göçle beraber kalacak yeri olmayan insanlar büyük kentin yakınlarındaki hazine arazilerine gecekondular yapmaya başladılar. 1960’lı yıllarda ‘Arabesk’ adının dilimize girmesi besteci Suat Sayın'a dayanır. Suat Sayın bu yıllarda, ‘Sevmek Günah mı?’ adlı şarkıyı yapar. Kısa bir süre sonra bu bestenin Mısırlı Abdülvahap'ın şarkısından alıntı olduğu ortaya çıkınca Arap Müziği, Arabesk kavramları tartışılmaya başlanır. Yine bu yıllarda Orhan Gencebay'ın çıkardığı bir plak, gecekondu insanları üzerinde büyük etki yapar. Onların duygularına seslenmiş, içinde bulundukları açmazları, dertleri dile getirmiştir. ‘Başa gelen çekilirmiş’ adlı bu plağın başarısı üzerine aynı türde ‘Bir teselli ver’ ; ‘Sevenler mesut olmaz’ plakları ile Gencebayı yığınların sevgilisi haline getirir. 1970'lere gelindiğinde ‘Arabesk’, kentlerin marjinalinde ve taşrada yaşayan alt gelir gruplarının beğenilerine yanıt verip onların yaşam tarzını belirleyen bir kültür olur. Arabesk müziklerin başarısı bu konuya sinemanın da el atmasına neden olur. Bu arada ayağında kundurası ile piyasaya giren İbrahim tatlıses, umudun simgesi olarak bu kitlenin tutunduğu bir diğer sanatçı olur. Daha sonra onları Müslüm Gürses, Ferdi Tayfur, Neşe karaböcek gibi sanatçılar izler. Arabesk filmlerin ortaya çıkmasında, sinemamızdaki krizin de etkisi büyüktür. Sinemamıza egemen olan işletmeci zihniyet, bu tür filmlerin yapılmasına ön ayak olmuştur. Artan film sayısına yanıt veremeyen konu-oyuncu sıkıntısıda bu tarz filmlerin yapılmasını gerekli kılmıştır. Birbirine benzeyen konu-oyuncuların yarattığı tekdüzelik seyirciyi salonlardan uzaklaştırmıştır. Önceki türlerin devamı niteliğinde de olsa arabesk konular seyirci için değişik bir görünüm ortaya koyarak yitirilen seyirciyi tekrar salonlara çekmeyi başarmıştır. 1980'de 12 Eylül darbesi ile sinemada yaygın olan seks filmleri furyası bıçak gibi kesilir ve Türk sineması yeni bir arayışa girer. Videonun ortaya çıkması, filmlerin daha az maliyetle çekilir hale gelmesi, iç ve dış göçün hızlı artması ile bu kesime hitap edecek filmlerin yapılma isteği arabesk filmleri yeniden bir kurtarıcı haline getirir. Nitekim 1980’de çekilen 68 filmden 27’si, 1981'de çekilen 71 filmden 33'ü arabesk filmlerdir. İkinci arabesk dönemi yeni şarkıcılarında biranda piyasaya dolmasına sebep olur. Küçük Emrah, Küçük Ceylan, Gökhan güney, Ercan Turgut, Bergen gibi sanatçılar peş peşe filmler çevirmeye başlar. 1990'lı yıllara gelindiğinde ise ‘Arabesk’ türü , sinemamızda etkinliğini yitirir. Ancak bu seferde ‘Arabesk’ film furyası sinemadan beyaz cama transfer olarak tek albümle şöhrete kavuşan arabesk şarkıcı/oyuncuların başrollerini oynadığı televizyon dizileri ile yoluna devam eder. ‘Arabesk’ filmler sinemamızdaki diğer türlere benzeseler de kendilerine özgü birtakım farklılıklar içerirler. Acı, hüzün, kara sevda, çile, hor görülme, dışlanma, kahrolma, yoksulluk, kötü yazgı, yakınma, umutsuzluk, kadercilik, karamsarlık vb. motifler en uç noktalarda bir arada kullanılır. Mutluluk ve sevinç saman alevinden ibarettir. O da acının ve çilenin dozunu arttırmak içindir. Sevgi genellikle gerçekleşmesi olanaksız bir çizgidedir. Yoksul - zengin çelişkisi bu olanaksızlığı yaratan en önemli etkendir. Gerçekleşmesi olanaksız sevginin önerdiği çözüm yolu da hayli ilginçtir. Kısa sürede şan, şöhret ve servete kavuşmak. Türk sinemasında yerini alan bazı arabesk filmler; Ayağında Kundura (İbrahim Tatlıses 1978), Batan Güneş (Ferdi Tayfur 1978), Yadeller (Ferdi Tayfur 1979), Aşki Ben mi Yarattim (Orhan Gencebay 1979), Yuvasız Kuşlar (Ferdi Tayfur 1979), Ayrılık Kolay Değil (İbrahim Tatlıses 1980), Yarabbim (Orhan Gencebay 1980), Ben de Özledim (Ferdi Tayfur 1981), Feryada Gücüm Yok (Orhan Gencebay 1981), İtirazım Var (Müslüm Gürses 1981), Leyla ile Mecnun (Orhan Gencebay 1982),.... olarak sıralanabilir.
__________________ |
| | |
| | #24 |
| Super Aktif ![]() Üyelik tarihi: Jan 2007 Nerden: İSTANBUL Yaş: 24
Mesajlar: 2.612
Blog Mesajları: 1
Cinsiyet: Rep Gücü: 244 Rep: 24042 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Türk Sinemasında Furyalar 4. TÜRK SİNEMASINDA KORKU FİLMLERİ Türk sineması tarhine bakacak olursak, 1914’de ki Ayastefanos'taki Rus Abidesinin Yıkılışı (150 metrelik bir belgesel olup, orjinali elimizde bulunmamaktadır- Fuat Uzkınay) filminden, 2007 yılı başına kadar uzun metrajlı 6729 film çevrilmiştir. Bu filmlerin büyük bir çoğunluğu Romantik, Macera, Tarihi ve güldürü türü tarzında dır. Bazı türlere Yeşilçam neredeyse hiç ilgi duymamıştır. Müzikal, Bilim Kurgu ve Korku sineması türünde çok az örnekler vardır. Özellikle Korku türü Yeşilçam'da hiç popüler olmamış ve bu türde sinemamızda çok az film çekilmiştir. Giovanni Scognomillo, korku filmlerinin örneklerinin Türk sinemasında az sayıda olmasını Türkiye'de korku sinemasının 'kolay' bir tür olarak algılandığına bağlıyor. Ayrıca Türkiye'de korku geleneğinin gelişmediğini ve bir korku edebiyatından bile bahsedilemeyeceğini vurguluyor. Türk korku filmlerinde yerel mitoslarının kullanımı konusunda ise şu açıklamayı yapıyor: "Anadolu'da zengin bir geçmiş var. Fakat bu kaynaklar bu geçmiş kullanılmaktansa hazır olana yönelmek daha cazip geliyor. Şu ana kadar çekilen filmler kendi mitoslarımızdan yola çıkılarak çekilmiş filmler değildir. Ama Orhan Oğuz'un 'Büyü' filmi daha çok kendi mitoslarımızdan yararlanmış. Belki bu filmle alınacak başarı ileride korku filmi çekmek isteyen yönetmen ve yapımcılara örnek olur düşüncesindeyim." Dünya sinema tarihinde korku türünün ilk örneği olarak, Melies'in 'Manastırdaki Şeytan' (Le Diable au Cauvent,1899) filmi gösterilebilir. Türk sinemasında ise ilk Türk gerilim filmi sanılanın 1949 yapımı Aydın Arakon’un “Çığlık” dır. Giovanni Scognomillo filmin gösterime girdiği 1949'da sinemada bu filmi seyredenlerden biri. Ama 'Çığlık' filminin korkudan çok gerilim türüne ait olduğunu vurguluyor ve filmin çok başarılı bir film olmadığını düşünüyor. Maalesef filmin negatifleri ortada yoktur. İlk Drakula filmini Bela Lugosi 1931 yılında çekmiştir. 1953 yılında ise Avrupa ve Amerika dışında ilk Drakula filmini Türkler tarafında yapılmıştır. Drakula Istanbul'da"nın senaryosu, Dracula'nın bir özet-çevirisi özelliğini taşıyan Ali Rıza Seyfi imzalı "Kazıklı Voyvoda" adlı romandan yararlanarak yazılmış. Mehmet Muhtar’ın yönettiği “Drakula İstanbul’da” filminde bazı ilkler de yaşanmıştır. Atıf Kaptan, sinemada uzun köpek dişleri gözüken ilk vampir olurken erotik özellikli ilk drakula filmi ünvanıda bu film sayesinde Türklere aittir. Dracula romanında Kont'un şato duvarlarından aşağı bir sürüngen gibi indiği sahne, Amerikan filminde değil de ilk kez "Drakula Istanbul'da"da görülüyor. Kazıklı voyvoda ile Kont Drakula ilişkisi de ilk kez bu filmde belirtilmişdir. Türk sinemasında korku unsurunun işlendiği ve önemli örneklerden biri olan 'Şeytan' filmidir. 1974 yılında çevrilen ve yönetmenliğini Metin Erksan'ın yaptığı film, William Peter Blatty'nin romanından uyarlanmıştır. Metin Erksan, 'Şeytan' filmini dönemin şartlarının gereği çektiğini söylüyor. "Avrupa'da ve Amerika'da bu film iyi gişe yapmıştı. Ve bu fikir Saner Film'in sahibi yapımcı-yönetmen Hulki Saner'den çıktı. Bu teklifi yalnızca ekonomik olarak sıkıntılı bir dönemde gelmesinden dolayı kabul ettim. Izleyici toplayan bir film olabilirdi. Ama gereken ya da umduğumuz gişeyi yapamadı 1972'de İtalyan sinemacılar yanlarına Alman asıllı Klaus Kinski'yi de alarak Türkiye'ye gelirler ve İstanbul Kanlıca'daki Hidiv Kasrı'nda iki korku filmi çekmeye başlarlar. Her iki filmde de Kinski'nin yanısıra Ayhan Işık ve Erol Taş'a da rol verirler. Türkiye'de basında çıkan haberlerde filmlerin yarım kaldığı yazılır. 1979'da ölen Ayhan Işık'a bu filmlerini izlemek nasip olmaz. Oysa her iki film de 1974'te İtalya'da gösterime girmişlerdir. Üstelik jeneriklerde ne Ayhan Işık'ın, ne de Erol Taş'ın adları yeralmaz. Yılmaz Duru yıllar sonra bu filmlerden birinin, "La Mano che Nutre La Morte / Ölüye Hayat Veren El"in negatiflerini İtalya'da yaşayan Türk işadamı Şakir Sözen'den satın alır. Duru, 1986'da filmi dublajlatır, en kanlı bazı kareleri kesip atar, Arif Melikov'a film için yeni bir müzik hazırlatır. Duru'nun "Ölümün Nefesi" adını verdiği bu Türkçe versiyon, Avrupa'daki Türk işçiler için yurtdışında video piyasasına sürülür ve Türkiye'de özel televizyon kanallarında gösterilir. Ancak "L Amanti del Mostro / Canavarın Sevgilisi" adlı diğer film şu ana kadar hiçbir şekilde Türk izleyicilerin karşısına çıkmamış durumdadır. Yeni Türk yönetmenleri, bu unutulan ve üvey evlat muamelesi gören korku türüne önem vermiş ve son dönemde bolca korku-gerilim tarzı filmler çekilmeye başlanmıştır. Okul filmi ile başlayan bu yeni dönem en son Çağan Irmak’ın Kabusler evi serisi ile devam etmekte ve bu tür seyirci ile barışmayı beklemektedir. Bazı önemli Türk Korku-Gerilim Yapımları ve yönetmenlerini; Çığlık - Aydın Arakon (1949), Drakula İstanbulda - Mehmet Muhtar (1953), Ölüm Saati - Orhan Erçin (1954), Ölüler Konuşamaz ki - Yavuz Yalınkılıç (1970), Şeytan - Metin Erksan (1973), Karanlık Sular - Kutluğ Ataman (1994), Asansör - Mustafa Altıoklar (1999), Okul - Taylan Biraderler (2003), Büyü - Orhan Oğuz (2005), Dabbe - Hasan Karacadağ (2005), Beyza’nın Kadınları - Mustafa Altıoklar (2006), Araf - Biray Dalkıran (2006), Gomeda - Tan Tolga Demirci (2006), Barda - Serdar Akar (2006), Gen - Togan Gökbakar (2006), Küçük Kıyamet - Taylan Biraderler (2006), Kabuslar Evi serisi - Çağan Irmak (2006-2007) olarak sıralanabilir.
__________________ |
| | |
| | #25 |
| Super Aktif ![]() Üyelik tarihi: Jan 2007 Nerden: İSTANBUL Yaş: 24
Mesajlar: 2.612
Blog Mesajları: 1
Cinsiyet: Rep Gücü: 244 Rep: 24042 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Türk Sinemasında Furyalar 5. VAHŞİ BATIDA TÜRK KOVBOYLAR 1967 – 1974 yılları arasında Türk sineması kovboy filmleri furyasına kapıldı. Dönemin en ünlü yıldızları dahil olmak üzere, tüm yeşilçam oyuncuları en az bir kovboy filminde göründüler. Türk külhanbeyi yapılanması Amerikan kovboyu ile sentezlenerek yeni bir karışımı ortaya çıkarmıştı bu süreç. Televizyonlarda sık sık rastlarız o filmlere. Şöyle bir bakar geçeriz. Eğer işimiz yoksa seyrederiz. Yeşilçam’da birkaç haftada, sinema emekçilerinin ayakta kalmak için çektiği, yıllardır hep kenara itilen, B sınıfı diye adlandırılan filmlerdi bunlar. Kovboy filmleri Amerika'da 18.yy ortalarından sonra destan koşulları altında ortaya çıkan olayları ele alır. Kovboy filmlerinin, ortaya çıktığı ülkedeki adı Western'dir. "Western" batıya özgü, batıyla ilgili anl***** gelir. Buradaki batı, Kuzey Amerika kıtasının batısı anlamındadır. Bilindiği gibi Kuzey Amerika’ya göçler başlamadan evvel burada yalnız kızılderililer yaşardı. İlk göç edenler doğuya yerleştiler. Daha sonra batıya doğru büyük göç başladı. İşte kovboy filmi türü bu batıya doğru yayılma sırasındaki olayları konu alan film türü olarak ortaya çıktı. Amerikan tarihinin özel bir dönemini mekansal ve zamansal olarak anlatan western türü, ABD’de kendini yaratan koşullarla birlikte tarih sahnesinden çekilirken, yıllardır kullanılan göstergeler Avrupa kıtasının ilgisini çeker. Sonuçta, ortaya yeni bir tür çıkar: "Spagetti Western". 60’lı yılların ortalarında italyan ürünü spagetti westernler, klasik western kalıplarını ters yüz ederek şiddete ve "action"a dayanarak sinema piyasasında olay yaratır. İtalyan ürünü Kovboy kahramanlar (Clint Eastwood, Ringo Giuliano Gemma, Django Franco Nero, Sabata Lee Van Cleef) ve filmlerinin elde ettiği hasılatlar diğer ülke sinemalarını da etkiler. İspanya, Almanya, Japonya, Türkiye, Fransa bu türde ürün vermede birbirlerini izlerler. Yerli kovboyları ilk olarak Nuri Akıncı kullanır "Beş Hikaye-1962". Filmde aynı kızı seven 2 arkadaş kızılderililerin saldırısına uğrar ve biri, arkadaşının mutluluğu için kendini feda eder. Film dikkat çekmez ve unutulur. Bu yıllarda kundura tamirciliği yaparken sinemaya giren Ahmet Sert meksikalılara benzeyen tipi ile dikkatleri üzerine çeker. Kovboy aksesuarları yöneten bir atolye açar. Filmcilere kiralar. Kovboy kasabası kurar. 1963'de14 tahta barakadan oluşan bu kovboy kasabasında "İntikam hırsı" ile Türk sinemasının ikinci western filmini yönetir. Kilisesi, barı, şerif ofisi, iki yanında "Overland Stage Lines" yazan posta arabası eksik olmayan kasabaya kurucusu tarafından “Santa Fee” ismi verilir. Bir gazetede yer alan söyleşisinde şunları söyler Ahmet Sert."4 at almıştık. Filmin konusu icabı atlardan biri düşüyor. Biz de atı vuruyoruz. Tabi bizim atlar sütçü beygiri mübarek. İki kişi binince at sahiden öldü." Yeşilçam'da western furyası 1967'de başlamış, yaklaşık olarak 7 yıl sürmüş ve bu türde 50'ye yakın film çekilmiştir. Yerli westernlerde hemen herkes oynamıştır. Ayhan Işık, Yılmaz Güney, Cüneyt Arkın, Kartal Tibet, Sadri alışık, Öztürk serengil, Yılmaz Köksal....Bir anda yerli Cango'lar, Ringo'lar, Sabata'lar, Gringo'lar, Kötü haydutlar, şuh meksikalı kızlar, dürüst veya satılmış şerifler, çiftlik sahipleri, kumarbazlar, vahşi batı ağaları, Kızılderililer, çoğu dar bütçeli filmlerde boy göstermeye başlamıştı. Western furyasının başlamasına neden gösterilen "Ringo Kid-Kanunsuz Kahraman-1967" Spagetti westernden çok Amerikan tarzı klasik westernin en çok kullandığı kalıplardan yararlanarak, düz bir öyküyü türün tüm bilinen öğelerini değerlendirerek görüntülemektedir. Filmde Silver City kasabasına getirilen 20.000 dolarlık altın dolu kasa Meksikalı haydut Ramon ve çetesi tarafından soyulur. Çatışmada yaralanan ramon ve çetesi bir çiftliğe sığınır. Burada bulunan çocuk ve kadını öldürürler. Çiftlik kasaba şerifi Ringo Kid(Cüneyt Arkın)'in çiftliğidir ve şerif, intikam almak için Ramonun peşide düşer. 1966'da Yılmaz Atadeniz'in yönettigi, senaryosunu Yılmaz Güneyin yazdığı "Kovboy Ali" filminde Yılmaz Güney kovboylara özenen bir delikanlının öyküsünü, melodram biçiminde western kalıpları içinde anlatır. Kovboy Ali'de Yılmaz güneyin çizdiği meşin şapkalı, tabancalı, mahmuzlu, hızlı silahşör kahraman büyük ilgi uyandırır. Aksiyona dayalı düşük bütçeli yapımların yönetmeni olarak tanınan Yılmaz Atadeniz, bugüne dek 98 filme imza attı. Çizgi romanları ve eski dizi filmleri çok seven yönetmen, birçok filminde onların etkisi altında kalmış, bu doğrultuda Maskeli Beşler, Maskeli Şeytan, Zorro Kamçılı Süvari gibi yapıtlar vermiştir. Atadeniz neden western filmlerine başladığını şöyle anlatıyor. "Western filmleri Amerikan kültürünün beyaz perdeye yansıması olmasına rağmen Amerikalıların dışında İtalyanlar, İspanyollar, Almanlar ve hatta japonlar tarafından filme çekilmişlerdir. Neden biz yapmayalım diye düşündüm. Ayrıca sergio Leone gibi İtalyan yönetmenlerin filmleri Türkiye'de iyi gişe yapıyordu. Hem türü sevdiğim için, hemde iş yapacağına inandığım için bu tür filmler çektim.” Çetin İnanç 134 film yöneterek Türk sinemasında en çok film çeken yönetmenlerden biri olmuştur. 1971'de yönettiği ve Yılmaz Köksalın oynadığı “Çeko” adlı kovboy filmi, Anadoluda gişe rekorları kırar. Çoğu ucuz maliyetli belli düzeyi aşmayan bir çırpıda çekilmiş Kızıl Maske, Kinova gibi çizgi roman uyarlamaları ile ile bu türün en hızlı yönetmeni oldu. "Filmleri ortalama 10-15 gün içinde çekerdik. 2 günde çektiğim film bile var. Bombala Oski Bombala(1972) filmini ise bir günde çektim. Bir günde’de kurgusunu yaptım. Yapım olanaksızlıklar ve zaman darlığı yüzünden filmleri kısa sürede çekmek zorunda kalıyorduk. Çoğu kez iç içe filmler çektik. 2 film, hatta 3-4 film. Sınırlı paramız vardı. Çoğu zaman senaryosuz başlayıp, sette birşeyler karalamak zorunda kalıyorduk. İşte bunlar büyük stres yapıyordu."
__________________ |
| | |
| | #26 |
| Super Aktif ![]() Üyelik tarihi: Jan 2007 Nerden: İSTANBUL Yaş: 24
Mesajlar: 2.612
Blog Mesajları: 1
Cinsiyet: Rep Gücü: 244 Rep: 24042 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Türk Sinemasında Furyalar 6. FANTASTİK TÜRK SİNEMASI Tüm dünyada ‘Superman’, ‘Örümcek Adam’, ‘Batman’, milyonlarca dolarlık filmleriyle fırtına gibi eserken, Yeşilçam tarihi de onları kıskandıracak maharette süper kahramanlara sahne oldu. Kara Murat, Karaoğlan, Malkoçoğlu, Battal Gazi, Tarkan, Dünyayı Kurtaran Adam, Kılıçaslan gibi kahramanların maceraları, Hollywood’un süper kahramanlarını gölgede bırakacak cinsten bir performansla izleyici karşısına çıktılar. Amerikanın dünyayı kurtaran kahramanlarının karşısına bizim kültürümüzden, bizim tarihimizden kahramanlarla çıktık. Kara Murat, ‘Fatih’in Fedaisi Kara Murat’ olarak tanınan kahraman da uzun süren bir seriye imza attı. 1972’de ‘Fatih’in Fedaisi Kara Murat’ ve ‘İstanbul Kabadayısı Kara Murat’ adlı filmlerle başlayan seri, 1973’te ‘Kara Murat Fatih’in Fermanı’, 1974’te ‘Kara Murat Kardeş Kanı’ ve ‘Kara Murat Ölüm Emri’, 1975’te ‘Kara Murat Kara Şövalyeye Karşı’, 1976’da ‘Kara Murat Şeyh Gaffar’a Karşı’ ile ‘Kara Murat, La Belva Dell’Anatolia’, 1977’de ‘Kara Murat Denizler Hakimi’ ile 1978’de ‘Kara Murat Devler Savaşıyor’ adlı filmlerle sürdü. Rahmi Turan’ın eserinden beyazperdeye uyarlanan yapımda, Kara Murat, kalbine üç ok girmesine rağmen düşmanı vurması, at üzerinde giderken ok yağdırması, bir kılıç darbesiyle düşmanı dağıtması, surlardan atlamasıyla ünlüydü. 1977 yapımı ‘Denizler Hakimi’ adlı macerasında Kara Murat, hasılat rekorları kıran ‘Karayip Korsanları’ filminin benzeri bir maceraya atıldı. Kaptan-ı Derya Yunus Paşa’yı (Turgut Özatay) topladığı vergi ve ganimetlerle İstanbul’a dönerken soyan ve Türk köylerine baskın yapıp halkı öldüren Kara Korsan’a karşı görevlendirilen Kara Murat, düşman gemilerinin tamamını yakarak macerasını başarıyla tamamladı. Battal Gazi filmleri ise, Müslümanlar’ın 17. yüzyılda Bizans’a yaptığı gazalarda ün yapan Battal Gazi’den esinlenilenerek oluşturulan bir kahramandır. Beyazperdeyle ilkkez 1955 yılında tanışmıştır. Çizgi roman dünyasının baltalı kahramanı Zagor, dünyada ilk ve büyük ihtimalle tek olarak Türkiye'de beyaz perdeye taşındı. 1970 yılında Mehmet Arslan'ın yönettiği Zagor, İranlı oyuncu Cihangir Gaffari tarafından canlandırılmıştı. Daha sonra seri Levent Çakır tarafından çeşitli versiyonlarıyla devam ettirildi. İşin ilginç yanı İtalyan çizer Gallieno Ferri tarafından oluşturulan Zagor'un beyaz perdede canlandırıldığından İtalyanların dahi haberi yoktu. Sami Ayanoğlu’nun yönettiği ‘Battal Gazi Geliyor’ adlı filmi, 1966 yapımı ‘Battal Gazi’ izledi. Filmde Battal Gazi’yi Atilla Gürses canlandırdı. Seri, 1971’de Atıf Yılmaz’ın yönettiği ve bu kahramanla bütünleşen Cüneyt Arkın’ın rol aldığı ‘Battal Gazi Destanı’ ile sürdü. Arkın, 1972’de ‘Battal Gazi’nin İntikamı’, 1973’te ‘Battal Gazi Geliyor’, 1974’te ‘Battal Gazi’nin Oğlu’ adlı yapımlarda rol aldı. Filmlerinde sık sık Bizanslıların eline düşen, ancak insanüstü gayretiyle her seferinde kurtulan ve intikamını alan Battal Gazi, bir vuruşta ya da 1 okla 20 Bizanslıyı öldürmesi, kendisine gerçek kimliğini bilmediği için vurmak isteyen oğlunun ‘elinin taş kesilmesi’ gibi film sahneleriyle sinema tarihine geçti. Karaoğlan ise farklı bir çıkış noktası ile, Suat Yalaz’ın büyük ilgi gören çizgi romanının beyazperdeye uyarlaması ile izleyiciyle buluşmuştur. Karaoğlan’ı ise usta aktör Kartal Tibet başarıyla canlandırmıştır. İlk olarak 1965 yapımı ‘Karaoğlan’ adlı yapımda ünlü kahramanı canlandıran Tibet, 1967’de ‘Karaoğlan ve Yeşil Ejder’ filminde Tülay Erdeniz’in canlandırdığı korkunç ejdere karşı mücadele verdi. 1969 yapımı ‘Karaoğlan-Şeyhin Kızı’ filminde Karaoğlan’ı Kuzey Vargın canlandırdı. 1969’daki ‘Karaoğlan’ın Kardeşi Sargan’ filminde Tarık Tibet, 1972’deki ‘Karaoğlan Geliyor’ filminde yine Kartal Tibet kamera karşısına geçti. Karaoğlan, filmlerde sergilediği kahramanlıklarının yanında, yabancı kadınlarla yaşadığı gönül maceralarıyla da tanındı. 2002 yılında televizyon dizisi olan Karaoğlan’ı bu kez genç oyuncu Kaan Urgancıoğlu canlandırdı. Tarkan ise Sezgin Burak tarafından 1967’de yaratılan çizgi roman kahramanından uyarlanmıştır. ‘Tarkan’ ilkkez 1969 yılında seyirciyle tanışmıştır. Ünal Şahin ve Hasan Demirtaş tarafından da canlandırılan Tarkan, asıl Kartal Tibet ile özdeşleşti. Sanatçı, ‘Tarkan’, ‘Tarkan Gümüş Eyer’, ‘Tarkan Altın Madalyon’, ‘Tarkan Güçlü Kahraman Kolsuz Kahramana Karşı’ filmlerinde rol aldı. Ailesi o daha bebekken katledilen ve kurtlar tarafından yetiştirilen Tarkan, yanından ayırmadığı kurdu ile maceradan maceraya koşturdu. Tek başına bir ordu gibi mücadele veren, Batı Hun hakanı Atilla’nın gözde savaşçısı Tarkan’ın maceraları, Kuzey ve Orta Avrupa’da cereyan ediyordu. Tarkan filmlerinin ilk ikisinde rol alan kurt köpeği Con gerçekten çok akıllı bir köpekti. Öyle ki, caddede karşıdan karşıya geçerken trafik ışıklarını kullanmayı dahi öğrenmişti. Ne yazık ki, bu kıymetli köpek, trafik ışıklarına aynı dikkati göstermeyen bir sürücünün kullandığı aracın altında kalarak can verdi. ‘Dünyayı Kurtaran Adam’ filmi ise ‘Türk Star Wars’ı olarak nitelendirilen bir niteliktedir. Tarihsel süreç içerisinde birçok tartışmayada sebep olan film 1982 yılında gösterime girmiştir. Çetin İnanç’ın yönettiği ve senaryosunu Cüneyt Arkın’ın kaleme aldığı filmde başrolü de ünlü aktör üstlendi. Dünyayı bilinmeyen güçlere karşı savunmak için uzay araçlarıyla yola çıkan iki kişinin macerasını konu alan fantastik yapımın ikincisi, 24 yıl aradan sonra yeniden seyirciyle buluştu. ‘Dünyayı Kurtaran Adamın Oğlu’ adlı filmin yönetmenliğini Kartal Tibet üstlenirken, senaryosunu Murat Boyacıoğlu’nun kaleme almıştır. Filmde, Cüneyt Arkın, Mehmet Ali Erbil, Hıncal Uluç, Deniz Seki, Pascal Nouma, Ayşen Gruda, Günay Karacaoğlu, Burcu Kara, Pakize Suda ve Burak Sergen gibi birçok usta oyuncu ve medyatik isim birlikte rol almaktadır. Bu fantastik yapımların sayısı her geçen gün artmaktadır. Lakin şimdi oluşturulan fantastik sinema örnekleri kahramanlık öykülerinden ziyade absürd komediler şeklinde oluşturulmaktadır. Yeni yapımlar ya eski dönem fantastik kahramanlığın yer aldığı filmlerin özelliklerinden yararlanarak komik sahneler oluşturmakta ya da Türk insanının karakteristlik özelliklerinin yoğun olarak yüklendiği kahraman tiplerle komediye dönük çalışmalar oluşturmaktadır. Cem Yılmaz’ın senaryosunu yazıp başrollerini oynadığı ‘GORA’ bu tarz bir yapım olarak karşımıza çıkmaktadır. Bazı özelliklerinin abartılı olarak verildiği tipik bir Türk insanının uzaylılar tarafından GORA gezegenine kaçırılmasıyla yaşanılan olayları aktaran film olarak karşımıza çıkmaktadır.
__________________ |
| | |
| | #27 |
| Super Aktif ![]() Üyelik tarihi: Jan 2007 Nerden: İSTANBUL Yaş: 24
Mesajlar: 2.612
Blog Mesajları: 1
Cinsiyet: Rep Gücü: 244 Rep: 24042 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Türk Sinemasında Furyalar 7. TÜRK SİNEMASINDA KÖY FİLMLERİ Türk halkı tamamı ile köylü bir yapılanmadan gelmiştir. Sanayi devrimine dahil olmamasıda Türkiye coğrafyasına şehirleşmenin girmesini geciktirmiştir. Günümüzde şehirlerde yoğunlaşan nüfus bundan kısa bir süre öncesine kadar yoğunluklu köylerde yaşamaktaydı. Ki bugün şehirlerdeki nüfusun yoğunluklu kültürel yapısını da köy sisteminden gelen başalt kültürleri oluşturmaktadır. Lakin tüm bu köylü görünüme rağmen Türk sinemasının köy yaşamını keşfetmesi biraz gecikiyor. Ta ki 1930'ların ortalarına kadar köy konusunu ele alan filmler çekilmiyor. Önceki yıllarda çevrilmiş olan tüm filmlerde dekor, hep büyük kentlerden oluşuyor. İzleyici kitlesine göre film oluşturma mantığı sinema yapımcılarını hedef kitleleri doğrultusunda şehir hayatını konu alan filmlere itiyor. Bunun yanında bir de Kurtuluş Savaşı filmleri mevcuttur o dönemde ki hedef kitlesi sınırlaması yapılamayacak bir kavramdır kurtuluş savaşı. (Ateşten Gömlek, Ankara Postası vb.). Türk sinemasında köy filmleri ile ilk ilişki 1934'de kuruluyor. Bu ilk köy filmide Muhsin Ertuğrul'un ‘Aysel Bataklı Damın Kızı’dır. Fakat bu filminde çıkış noktası, yine batıdan gelmedir. Yani tam anlamıyla köye yaklaşım, köyün sorunlarına, gerçek yaşayışa yaklaşım olmamış biz bizi anlatan filmi çekecek konsepti bile batıdan almışızdır. Türk sinemasında başlangıçta birçok köy filmi hep dekorlu çekilmiş. Köye yaklaşan olmamış. Ta ki 1950'lerin başına kadar. Suni bazı dekorlar yardımıyla köy yaratılmaya çalışılmıştır, tabiki ne kadar gerçekci olduğu aşikadır. 1940'lara gelindiğinde köy bir melodram kaynağı olarak karşımıza çıkmaktaydı. Köy dekorunun içine yerli yabancı kalıplar oturtturuluyordu. Köye dıştan kentli gibi bakıyorlardı. Zengin folklor malzemeleri kullanılıyordu. Fakat filmlerin belli bölümlerinde gerçek köy gösteriliyordu. Bu da 40'ların sonlarına doğru köye ilk temasların başladığını gösteriyor. Örneğin; Faruk Kenç'in "Dertli Pınar" filminde hakiki bir köy düğünü filmin ortasına yerleştirilmiş bir görüntü olarak karşımıza çıkmaktadır. Büyük şehirde masa başında uydurulan köy hikayeleri gerçekmiş gibi aktarılmaya çalışılıyordu. Binlerce yıllık tarihin oluşturduğu hikayeleri değerlendirmek yerine hayatta köy ile ilişkisi çok sınırlı olan insanların masa başında yazdıkları hikayeler aracılığı ile köy hayata aktarılmaya çalışılıyordu. Dudakları boyalı, topuklu ayakkabılı genç kızlar, bakımlı yüzü, düzgün kesilmiş bıyığı ile hırpani giyinmiş kıyafetli oyuncular köy filmlerinde yer alıyorlardı. Köy sorunlarına dokunulmuyordu. Birazda sansürden çekiniliyordu. Köylü insanın elindeki çalışmadan kaynaklanan nasır, sogukta yenen ayazdan kaynaklanan yüzün kızarıklığı, tarlada çalışmanın kirlettiği eller, .... ve daha nice sosyal gerçeklik görüntü bazında da olsa kendine yer bulamıyordu çekilen köy filmlerinde. Görüntülerin yanında yöresel şivelerde yer bulamıyordu kendine. Köy yaşamını bir sorun olarak, ele almak gayretini gösteren ilk film Metin Erksan'ın "Aşık Veysel'in Hayatı/ Karanlık Dünya" isimli, 1952 yılı yapımlı filmidir. Erksan bu filmde gerçek bir köyü ve bu köyün gerçeklerini şekillendirmek istemiş. Erksan köye ne kadar yaklaşsada istediği, düşündüğü gibi olmamıştır. Bu durumun en büyük etkilerinden biri sansür olmuştur. Bu filmde diger sansüre uğrayan filmler gibi oldukça saçma nedenlerden ötürü makaslanmıştır. Erksan'ın amacı Anadolu'yu tanıtmaktı, fakat sansür, Türk toprakları verimsiz gösterilmiş, başakların boyu kısa gösterilmiş diye bu filmi kesmiştir. Filmler gerçekleri olduğu gibi değil daima iktidarların istediği gibi gösterme zorunluluğu altında şekillendirilmeye mahkum bırakılmıştır. Sistem olanı değil olması gerekeni yansıtmasını istemiştir sinemaya. Sinema bir sanat dalı olarak değil, siyasal iktidarın bir aracı olarak kullanılmaya çalışılmıştır. 1940- 1950 yılları deney yılları olarak sinemanın köye yaklaşma yavaş yavaş başladığı yılları oluyor. Ne kadar gerçeğe yakın olmasalarda ilk köy filmleri; “Dertli Pınar” Faruk Kenç(1943), “Hasret”Faruk Kenç(1945), “Harman Sonu” Muhsin Ertuğrul(1946), “Yanık Kaval”Baha Gelenbevi(1947), “Bir Dağ Masalı”Turgut Demirağ(1947). 1950’den sonra köye gerçek anlamda yaklaşan Metin Erksan’dan sonra Baha Gelenbevi ve Nedim Otyam isimleri ortaya çıkıyor. Oysa bu yönetmenler daha önce dekorlu melodram köy filmleri çekmişlerdi. Fakat 1952’de Gelenbevi “Boş Beşik” filmini, eski bir halk masalını ele alan Necati Cumalı’nın bir hikayesinden hareket ederek, gerçek köy ortamında, Söke dolaylarında çekiyor. Gerçeğe yakın bir tarz uygulayan Gelenbevi köy filmleri için aşama sayılıyor. Artık köyü yeniden yaratmaya gerek olmadığı anlaşılıyor. Filmlerin dekorları için gerekli olan tüm materyaller aslında Anadoluda mevcut ve bu biraz geçte olsa keşfediliyor. Türk sinemasının köy dekoru için Anadolu cografyasını keşfetmesi kapı kolunun ikinci defa keşfedilmesi gibi bir görüntü sergiliyor. Nedim Otyam’da “Yuvaya Dönüş”(1951), “Toprak”(1953) filmlerini doğal ortamlarda çekiyor. Toprak filmi için Konya’nın Aksaray kazası kullanılmış ki ozamanlar bir köy görüntüsünde olan kaza bugün il olmuş durumdadır. Bu filmde ilk kez toprak davası belgesel açıdan ele alınıyor. Analdolu gerçekleri, töreler, gelenek ve görenekler artık sinemada kendisine yer buluyor ve köy hayatının gerçekleri artık kapalı kapılardan çıkarak tartışılmaya açılıyor. Göstermek, tartışmanın sorgulamanın ilk adımını oluşturuyor. Anadoluda yaşanılar köy hayatını konu alan bir başka yönetmende “Beyaz Mendil” (1955) filmi ile Lütfi Akad oluyor. Lütfi Akad “Beyaz Mendil” filmi ile gerçek bir köye, bir birine düşman olan iki ailenin hikayesine, günlük olaylara gerilim unsuru getiriyor. Fakat bir yerden sonra köy kayboluyor, kaçıp kovalama süreci doğuyor. Köy filmi gibi başlayan film başka bir seyirle devam edip noktalanıyor. Fakat bunun yanında gerçekçi olma, gerçek köy sorunlarını çıkarma çabasına karşı olan yönetmenlerde vardı. Bu isimlerden en önemlilerinden biride kuşkusuz Muharrem Gürses’dir. Gürses’in sinamaya getirdiği köy; aşırı duyguların olduğu, kanlı, ölümlü, kişileri çileli, şiddetle intikamla yanan melodramatik bir köydür. Tüm bu aşırılığına rağmen Gürses filmlerinde halka yakın kalmasını bilmektedir. Bu köyde köyü yine tek yönüyle acıyla ele almıştır. Köy hayatı tamamen bir çile olarak aktarılmıştır. İlk köy filmleri dekorlu çekiliyordu. Hatta köy dekoru içinde batı kalıpları yer alıyordu. Daha sonraları sinema sahne oyunlarından yararlandı, zaman oldu edebiyatçılarla çalışıldı köyü aktarmak için. Kimi gerçek sorunlara değindi, kimi folklorik unsurlara önem verdi, kimi de dramatik zemini kullandı. Her yönetmen, her yazar kendi köyünü oluşturdu kendi öznel bakışıyla. Öyle ki Türk Sinemasında gerçeklere değinmek o kadarda kolay değildi. Çünkü sansür vardı. Seyirciye yüzde yüz yansıtılamayan filmde bazı öğeler vardı. Bunlardan biri devlet ve fert ilişkileriydi. Bu gibi kuşkulardan gerçek tam olarak ele alınamıyordu, izin verilmiyordu. Sansurün bu tutumu, Türk Sinemasında köy melodramlarını çoğaltmaktan başka işe yaramıyordu. Köy filmi deyince tek yönlü bir bakış oluşuyordu artık. İlk filimler olduğu gibi ilk köy filmlerinin de Muhsin Ertuğrul ile başladığını belirtmiştik. Daha sonra M.Ertuğrul’u Faruk Kenç, Baha Gelenbevi, Turgut Demirağ izliyor. Onlarda folklorik malzemelere önem veriyorlar. Fakat bazı bölümlerinde gerçek mekan kullanmayı başarıyorlardı. Köye daha çok yaklaşan ilk isim Metin Erksan oluyordu. Onuda Nedim Otyam, Ziya Metin ve Lütfi Akad izliyor; fakat onlarda 1950 deneme dönemlerindeki sürcüleri yaşıyorlardı. Muharrem Gürses bu yönetmenlerden farklı bir tarz izliyor ve konuları daha melodramatik işliyor ve köy gerçeğinin dışına çıkıyor, abartıyordu. Kısaca bu sürecin özeti bundan ibaretti. 1950 sonlarına doğru köy sorunlarını ele alan bir başka yönetmende Türk sinemasının en önemli isimlerinden olan Atıf Yılmaz olarak karşımıza çıkıyor. Atıf Yılmaz’da melodramdan kaçınmak için başka yollar aramaya çalışıyordu. Madem ki köy gerçeğinin beyaz perdeye aktarılmasına izin verilmiyordu, o halde köy-kasabayı güldürü ya da folklor çerçevesi içinde ele almaktan başka çare yoktu. “Gelinin Muradı”(1957), “Dolandırıcılar Şahı”(1961) köy güldürüleriydi. “Alageğik”(1959), “Karacaoğlan’ın Karasevdası”(1959) folklor filmlerinin örneklerini oluşturuyorudu. Fakat gerçekçi ilk çıkışları “Yılanların Öcü”(1962) filmiyle Metin Erksan yapıyordu yine. Erksan acemi köy filmcilerimiz gibi bir köy evi, bir köy görünümü, bir köy insanı üzerinde uzun uzun durmakla yetinmiyor. Bunun yerine iyi seçilmiş, iyi değerlendirilmiş fotoğraf ve çerçeve bakımından başarılı görüntüleri yerli yerinde kullanarak izleyeciyi gerçek bir köy karşısında olduğuna inandırıyordu. Bu, köyün havasını elle tutulur hale getiriyor ve bunun yanında artık hikayeler kentli yazarların değil, doğrudan doğruya köyde yetişmiş yazarların elinden geçiyordu. M.Erksan’ın da “Yılanların Öcü” filmi yönetmenin kendi köyü Akçaköy’de geçiyordu. Bu açılımların dışında farklı bir tarz izleyen kişi Halit Refiğ olmuştur. “Bir Türk’e Gönül Verdim” filmiyle, Almanya’da bir kadından çocuğu olup, tekrar köyüne dönen birinin daha sonrada o kadının köye gelmesinin hikayesi anlatılıyordu. Kadın köy kıyafeti giyiyor, köylüler gibi yaşıyor, din değiştiriyor, namaz kılıyordu. Bu son derece farklı bir yaklaşımdı dönem filmleri için, batılılaşma ve Anadolu insanı tezatlıkları içinde aktarılıyordu. 1960’ların başında Türk sinemacılarının bir kısmı köy sorunlarına dolaylı ya da dolaysız bir şekilde eğildiler. Köye gerçekçi ve ya gerçeğe yakın bir gözle baktılar. İmkan dahilinde de bunu gerçekleştirdiler. 60’ların ilk çıkışını Metin Erksan “Yılanların Öcü”(1962) ve “Susuz Yaz”(1963) filmleriyle olmuştur. Bu fimleriyle Erksan sansürle kaçınılmaz bir çatışma içine giriyor. 60’lı yıllarda köy filmi yerini yavaş yavaş buluyor. Bu zamana kadar melodram zemini hatta “western” köyü olduysada yönetmenler gerçeğe yaklaşmayı başarıyorlar. Bu dönemde Orhan Elmas gelenekleri, görenekleri, folklor malzemesini daha bilinçli ve düzgün kullanmıştır. “Ezo Gelin”(1968), “Boş Beşik”(1969) örnek filmleridir. Yine bu dönemde farklı bir tarzla toplum gerçeğine yanaşan Yılmaz Güney ismi olmuştur. Devrimci sinemanın öncüsü diye adlandırılan Yılmaz Güney köy gerçeği değilde, toplum gerçeği olarak ele almıştır bu hassas konuyu. Karakterleri “sınıf” çerçevesine koymuş ve bir nebze sosyal-siyasal bir eleştiri oluşturmuştur. 60’lı yıllarda “Hudutların Kanunu” ve “Kızılırmak Karakoyun” filmleriyle Lütfi Akad’da ön plana çıkmaya başlamıştır. Lütfi Akad’ın halk sanatlarından ve geleneklerden yararlanarak gerçekçi çabalarını bu dönemde görüyoruz. Daha sonra yaptığı “Irmak”, “Gelin”, “Düğün” filmleride bu çabalarının ürünleridir. Türk sinemasının en önemli kadın oyuncularından olan Türkan Şoray ilk yönetmenlik denemesini köy filmi çekerek yapmıtır. “Dönüş” filmini hem yazıp hem yöneten Türkan Şoray olmuştur. “Dönüş” filminde ağa-köylü çatışması vardır. Bunun yanında filmde Almanya’ya gidecek bir karakterde canlandırılmaktadır. “Dönüş” anadolu kadınının direnme gücünü ve sadakati ortaya koyarken bir yandan da uygar bir topluma karışan, köye yabancılaşan adamın, karısını öldürmek için geri dönüşünü gösteriyor. T.Şoray köy yaşamını bütün yerli özellikleriyle gösteriyor. Fevzi Tuna’da Türk sinemasında köy filmleri konusunda ki önemli isimlerdendir. 1970’ler de “Ezo Gelin”, “Kızgın Toprak” gibi filmler çekerek bu tarz için döneme damgasını vurmuştur. 1980’li yıllarda yönetmenliğini Kartal Tibet’in yaptığı “Şalvar Davası” biraz erotik, biraz feminist bir köy filmi olarak dikkat çeker. Şiddet, kan ve ölümün olmadığı bir köy filmidir bu film. Hem köy hayatı hem kadın erkek ilişkileri işlenir filmde. Köylerde sadece dramatik olayların olmadığı, başka sorunlarında olabileceği verilmiş ve farklı bir bakış açısı ile bir çığır açılmıştır. Kadının bir mal, köle olduğu gece-gündüz çalışmak zorunda olduğu ve bundan erkeklerin hoşnut olduğu ana fikri üzerinde oluştulmuş bir ana fikrin seyridir film. Fakat daha sonra kadınlar kocalarıyla beraber olmamak üzere isyan çıkarırlar ve konu farklı boyutlarda ilerlemeye devam eder. Bu film köy gerçeğine pek yakın olmamakla birlikte mekan olarak köyün tercih edildiği bir yapıdadır. Mesela figüran azlığı; koskoca köy bir avuç insanla gösterilmiş gibi bir eksikliği oluşturmaktadır. Bunun yanında köy sorunları sadece cinsel ilişkiye indirgenmiş, olaylar hep onun çevresinde dönmeye başlamıştır. Bir çeşit köy güldürüsüdür bu yapım. 20 yıl sonra tekrar sinemaya “Yılanların Öcü” nü getiren Şerif Gören olmuştur. Fatma Girik’li bir kadroyla, bu dönemde de sansürlenmesine rağmen amacına ulaşmış bir köy filmidir “Yılanların Öcü”. Köy filmleri arasında bir başyapıt dahi olabilecek bu film gerek oyuncuları, gerek yönetimi, gerek mekanlar, gereksede kurgu açısından son derece başarılı bir yapımdır. Nesli Çölgeçen’in köy güldürüsü “Züğürt Ağa” ise tüm sinema tarihi açısından önemli bir klasik olarak karşımıza çıkmatadır. Büyük bir sosyal sorumluluk kavramı içerisinde ele alınan bir ağa hikayesini anlatmaktadır bu film.. Zaten köy filmlerinin çoğunda ağa tipi hep vardır. Hain, kötü, sömürücü bir ağa tipidir bu ağalar. Köy filmlerin de hep kötü ağa vardır ki “Züğürt Ağa”ya kadar. Kara mizah tarzındaki bu film ağalık sistemine farklı bir bakış açısı getirmiş, gaddar rollerde karşımıza çıkan ağa karakterininde insani yönlerinin olabileceğini ve zaman içerisinde mazlum rolününde bir ağada gerçekleşebileceğini izleyicisine aktarmıştır. 80’li yıllarda ise Türkan Şoray “Dönüş” filminden sonra Yaşar Kemal’in bir eseri aktarılır beyaz perdeye; “Yılanı Öldürseler”. Bu film tamamen doğunun sorunlarını ve gerçeklerini dile getirmektedir. Filmde birçok sorun alıyor, sanki bu topraklar lanetli olarak gösteriliyordur. Özetle “Yılanı Öldürseler” filmide doğuyu ve geri kalmışlığı dile getiren bir yapıttır. Sinemamızda köy, bir mekan değişikliği ve ya folklorik malzemeler için kullanılmıyordu. Türkiye için köy filmi ulaşılamayan bir çok Anadolu insanıyla temas kurmak demekti. Her ne kadar aşk melodramlarına dönüşsede sorunların, gerçeklerin olduğu biliniyordu. Sorunlardan bahsetmek sinema için tehlikeli bir unsur olarak algılanıyor ve sansür tüm yapıtları süzgecinden geçiriyordu. Fakat köy filmleri de davasız, sorunsuz düşünülemiyor. Malesef saymakla bitmeyen dertlerden; toprak davası, ağalık, kan davası, kuraklık, iç göç, kaçakçılık, eşkiyalık, öğretim davası gibi unsurların köy filminde yer alması kaçınılmazdı. Tabiki filmlerin konularıda bunlar oluyor. Fakat olaylara sansür yüzünden dolaylı yaklaşılıyor ve gerçeklik flu verilmek zorunda kalıyordu. Toprak davası hususuda ağalık sisteminin yer aldığı feodal yapı için önemli bir unsur ve dolayısı ile Türk sineması içinde ele alınması kaçınılmaz bir konu oluşturmaktadır. Ağaların, geniş arazi sahiplerinin sömürüsü, eziciliği vardır. Köylünün mücadelesi, amansız savaşı konudur. Bu arada ağa tefeci olabilir, ya da bir kıza göz koyabilir. Kahraman için mücadele zorlaşır, ortada yalnız kalır, mecburen dağa çıkar eşkiya olur. “İnce Cumali” (1967) (Y.Duru) bu tarzın önemli yapıtlarındandır. Zenginden alır, yoksula dağıtır İnce Cumali türk robin hood’u olarak karşımıza çıkar kahraman karakter. Bazen kahramanlık öyküleri olur köy filmleri, bazen acı, bazen komedi. Ama burda genel sorun filmin türünde değil oluşumundaki gerçeklikte yatmaktadır. Bazı köy filmlerine başka şehirden gelen yabancıda karışır. Bu da, ya köy öğretmeni ya da sağlıkçıdır. Bu kişiler aydın olduğundan kurulu düzeni değiştirmek istediklerinden ağa ile çatışırlar. Sisteme karşı çıkan dışardan kişiler olarak boy gösterirler köy filmlerinde. Köy delikanlısı tümüyle sert, temiz, saf ve tuttuğunu koparandır. Kadere her zaman boyun eğmeye alışıktır. Fakat ağaya ya da çiftlik sahibine bağlıdır. Sabırlı olur, boynunu büker, dövülür, yaralanır. “Murat’ın Türküsü”(1965)(A.Yılmaz) bu tarz bir hikayenin filmidir. Çileli ve dayanıklıdır köy delikanlısı, köy kadınıda öyledir. Saf ve çekingen olur. Şartlar zorlayınca erkeğiyle beraber dağa çıkar, silah kullanır hatta eşkiyalık yapar. “Cemo ile Cemile”(1970)(Ç.İnanç), “Yaralı Kartal”(1965)(T.Dursun). Köy kahramanları doğa ile de mücadele etmesini bilir. Kuraklıkla, afetlerle, açlıkla, hastalıkla. Bunun yanında insanlarla da mücadele eder. Mutluluklarına göz dikenlerle, birlikte olmalarını engelleyenlerle, kötü kişilerle. “Ekmek Kavgası”(1965)(Y.Duru)’da bunun hikayesidir. Fakat yine de köy kahramanlarında kadın, erkekten daha çilelidir, daha eziktir; Türkan Şoray’ın “Dönüş” filminde olduğu gibi. Yıllardan beri süren baskının, küçülmenin ağırlığını taşır Metin Erksan’ın “Kuyu” filminde olduğu gibi. Ağır yükler taşımasını, erkeğinden mecburen uzakta kalmasını bilir N. Otyam’ın “Yurda Dönüş”ündeki gibi. Tabiki yaşlılarda var köyde. Ak sakallı, ak saçlı, çok görmüş, geleneklerine ve göreneklerine bağlı hatta temsilcileridirler Lütfi Akad’ın “Kızılırmak-Karakoyun” filminde olduğu gibi. Onlar sabırdan, imandan, kaderden söz ederler; direnişe karşıdırlar, fakat bazı köy filmlerinde birde bakmışsınız direnişin lideri olmuşlar A. Palay’ın “İsyancılar”ında olduğu gibi. Unutulmaz bir unsurda tabiki eksik olmayan köy delileridir. Her köyün en azından bir adet deli kadrosu vardır ve bu renkil tipler sinemadaki yerinide almak zorundadır. Deli, Gürses vari melodramların önemli bir unsurudur. Hikâyenin güldürü yönünü destekler, sevgilileri korur, yardım eder, türkü okur. Acayip kılıklıdır, bazen sakattır. Yinede mücadeleye katılır. İnsanı hem neşelendirir hem düşündürür. Hiçbir zaman göründüğü gibi gerizekalı değildirler. Bazen kötülükler onların sayesinde aydınlığa çıkar. “Beyaz Mendil”(1955)(L.Akad). “Vizontele”de bir çeşit köy güldürüsü olarak değerlendirilebilir aslında. Oradaki delide göründüğü gibi gerizekalı değil hatta çok şeyi icad eden bir mucittir bu köyün delisi ‘Deli Emin’ karakteri. Deli çoğu filmde zekânın temsilidir aslında, özlü sözler, kimsenin cesaret edemeyeceği çıkışlar deli rolündeki kişide hayat bulur köy filmlerinde. Köy filmlerinde çatışma sürekli olur. Buna ailelerde katılır. Kimi zaman çatışmaya sürüklenirler, mücadeleye katılmak zorunda kalırlar. Köyde bireysellik az olur, aileler komün düzeninde olduklarından kavgalarda komünler arasında olur. Bir kişinin yaptığı bir davranış tüm ailesine yönlendirilir. Ceza kişiye değil aileye verilir. Mekân olarak sinemada köy basit ve ilkel görünüyor. Fakat perdede görünen köy, köyün tamamı değil bir parçasıdır. Bu yüzden köy ufalır, aynı ev, yol, köy kahvesi vardır. Köye gelen yol var, kentten ve ya Almanya’dan gelen delikanlı, köyden kaçan sevgililer, baskına gelen eşkiyalar. Köyde evlerin araları, sokaklar var. Gizli buluşmalar, yasak aşklar için. Filmin sonundaki çarpışmalar da burada yapılır. Köy meydanı var. Buradan düğün alayı geçer. “Susuz Yaz”(1963)(M.Erksan). Büyük çarpışmalar burada olur. Kahraman burada can verir. Meydanda köyün kahvesi vardır. Köyün havadis merkezidir. Bazen sakin bazen hareketli olur. Kavganın koptuğu yerdir. Ağır sözler dolaşır masadan masaya. Aşık gelir saz çalar, deli gelir soytarılık yapar. “Beyaz Mendil” (1955) (L.Akad). Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri batılılaşma amacı ve yolundadır. Bu sinemamıza da yansımış durumdadır. Devamlı batıya yönelik, batıdan uyarlanma eserler sergilenmişdir bu amaç çerçevesinde. Fakat batıya yönelme çabalarında, gerçek insanımız üstelik büyük bir çoğunlukta olan köy insanımız unutulmuş. Köye yaklaşım yine M.Ertuğrul tarafından “Aysel Bataklı Damın Kızı” filmiyle olmuştur. Daha sonraki yıllarda yönetmenlerimiz köye yaklaşmayı senaryo yazarak algılamış. Masa başında yazılan hikayeler. Ve sonucunda melodramlar oluşmuş. Köy gerçeği yansıtılmamış. Fakat filmlerin bazı bölümleri köyde çekilme başarısına ulaşmış. 1950’ler de ilk köye yaklaşım M.Erksan tarafından “Aşık Veysel’in Hayatı” filmiyle olmuştur. M.Erksan bu filmde Türk köyünü, Türk topraklarını, Türk insanını tanıtmak istemiş. Köy gerçeğine yaklaşmış fakat bu dönemde karşımıza sansür çıkmış. Bence bu film çok saçma nedenlerden sansüre uğramış. Türk toprakları verimsiz gözüküyor, başakların boyu kısa gözüküyor diye sansürlenmiş. Eski köy filmlerine baktığımda manzaralar çok güzel, köy havası verilmiş. Fakat kızların eli yüzü düzgün, hafif makyajlı, güzel folklor kıyafetli, erkeklerinde aynı şekilde olduğunu görünüyordu. Fakat bu tutum 1960’da değişmeye başladı. Özellikle “Yılanların Öcü” filmiyle. Köy yaşayışı tamamen verilmiş. Hayvanlar, tabiat, köy insanları gerçeğiyle yansıtılmış. Tabi gerçeklik çerçevesinde karşımıza sansür çıkıyor. Her ne kadar M.Erksan bunu düşünerek dikkatli çektiysede bu filmi, yine de sansür çok sahneyi yok etmiştir. 1960’lı yıllarda yönetmenlerimiz sansüre rağmen birçok gerçeği yansıtmayı başarmışlar. Bu 1970’lere kadar böyle devam etmiş. Fakat bu dönemlerde Atilla Dorsay’ın ve diğer eleştirmenlerin, artık geri kalmışlığın gösterilmemesi üzerine tartışmaları kaynaklarda verilmiş. Geri kalmışlığın yansıtılması bazı üst düzeydeki insanların akıllanması için önemli olabilir. Çünkü sinema bu yolda bir iletişim aracıdır. Gerçekler yansıtılınca düzeltilmesi için çaba harcanmalı. Fakat üst düzey her zaman bundan kaçmış hatta sansürlemiş. Bence sinema eleştirmenleri geri kalmışlık gösterilmesin diye, doğru bir öneri sunmamışlar, onlarda gerçeklerden kaçmışlar. Tabiki göreceli bir kavram. Bir de bunun yanında sinemanın eğlence unsuru olduğunu unutmamak gerek. Halkında gerçeklerden uzak, düşsel hikayelere, pembe sonlara, eğlenmeye ihtiyacı var. Belkide eleştirmenler bu yöndende konuya yaklaşmış olabilirler. Sinemanın gerçeğin aynası olduğu tartışılmaz bir olgudur. Köy filmleri konusunda bu aynanın gerçeği ne oranda yansıta bildiği bu sürecin hep en tartışmalı hususu olmuştur. Birçok olgunun yer aldığı köy filmleri hep tek bir bakış açısıyla aktarılmıştır. Başlangıçta köy dekoru oluşumunda dahi büyük sorunlar yaşanmış, köylümüz dahi batı hegemonyası altında Avrupadan ithal edilir olmuştur. İlerleyen zamanla bu baskıyı aşan Türk sineması bu seferde egemen gücün sansür mekanizmasına karşı mücadele vermek zorunda kalmıştır. Tüm bu olumsuzlukların yanında her yapımcı, yönetmen ve yazarın kendi ruhunu kattığı son derece başarılı yapımlarda köy filmleri arasında yerlerini almışlardır.
__________________ |
| | |
| | #28 |
| Super Aktif ![]() Üyelik tarihi: Jan 2007 Nerden: İSTANBUL Yaş: 24
Mesajlar: 2.612
Blog Mes |