![]() |
| | |||||||
Bilim Teknik katogorisi Fizik forumu içinde "Kapımızdaki Tehlike nükleer santral" başlıklı konu görüntüleniyor, "Uzunca bir aradır sürüp giden nükleer santral konusunda yaptığım araştırmayı sizlerle paylaşmak istedim fakat kapımızdaki tehlikenin boyutları gerçekten ürkütücü?Bütün dünyanın terketmeye başladığı ve bir çok avrupa ülkesinin çoktandır terkettiği bu ..."
| Anketimiz: Ülkemizde Nükleer Tesis İstiyormusunuz? | |||
| Hayır İstemiyorum? | | 24 | 47,06% |
| Evet İstiyorum? | | 27 | 52,94% |
| Katılımcı sayısı: 51. Sizin bu Ankette oy kullanma yetkiniz bulunmuyor | |||
![]() |
| | LinkBack | Seçenekler | Stil |
| | #1 |
| Super Aktif ![]() Üyelik tarihi: Jan 2007 Nerden: İSTANBUL Yaş: 24
Mesajlar: 2.612
Blog Mesajları: 1
Cinsiyet: Rep Gücü: 244 Rep: 24042 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Uzunca bir aradır sürüp giden nükleer santral konusunda yaptığım araştırmayı sizlerle paylaşmak istedim fakat kapımızdaki tehlikenin boyutları gerçekten ürkütücü?Bütün dünyanın terketmeye başladığı ve bir çok avrupa ülkesinin çoktandır terkettiği bu tesisler ülkemizin enerji sorununu çözeceğede pek benzemiyor?bu santarllerin yapımıda,işletmeside çok masraflı ve milyar dolarlarla ifade ediliyor?zaten ülkemizin coğrafi ve iklimsel özellikleri,akarsularımız gerektiği gibi kullanılırsa enerji ihtiyacımızın kalmayacağı aşikar?bu nedenle nükleer tesisleri seçen ülkelerin enerji ihtiyaçları bizimki gibi yeterli kaynaklara sahip olmadıkları için bu tesislere yönelmiştirler?artı nükleer enerjiyi üretmek için bile uranyum,plütonyum vb madenleri yurtdışından ithal etmek gerekiyor bu sebeple bu santrallerin ürettiği radyoaktivite ve nükleer atıkları yoketmekte ayrı bir sorun?yani üretmeside,yoketmeside hem masraflı hemde tehlikeli bir durum?alternatif enerji kaynaklarımız yapılan araştırmaya göre tam 18 avrupa ülkesinden bile fazla?ayrıca artık bu nükleer teknolojiyi büyük ülkeler gelişmemiş ülkelere satarak büyük paralar kazanmakta ve sizin üretmenizede kesinlikle izin yok özelliklede bize?(Nato ve Birleşmiş Milletler Üyesi olduğumuz ayrıca yapmış olduğumuz anlaşmalar gereği)burdan şu yorumu çıkarmamız mümkün NÜKLEER'E HAYIR...............................bu kadar yorumdan sonra sizi yapmış olduğum araştırmayıda okumanızı tavsiye ederim? Nereden baksanız, bir çoğumuzun ömrü kadar geçmişi olan "nükleer enerji" maceramız, tam "öldü, zaten ölü doğmuş bir fikirdi, gömüldü" derken tekrar hortladı. Enerji Bakanı Hilmi Güler’in, Ocak ayında Enerji Forumu’nda açıkladığı nükleersiz planlarına, 3 ay sonra, aniden ve acemice nükleer enerjiyi eklemesi, "merhum"un yine yabancı ellerin yardımıyla hortlatıldığı yorumlarına yol açtı. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Fransa gezisinde, 15 milyar dolarlık nükleer ihalemiz var deyip, bir Fransız kamu kuruluşu ve dünyanın sayılı nükleer güçlerinden biri olan, adı sık sık plütonyum ticaretiyle de gündeme gelen Areva yetkilileriyle el sıkışması da yine nükleer lobinin kapımızı çaldığına inananların savlarının çok da boş olmadığını gösterdi. Greenpeace, hem Türkiye’de hem de dünyada yıllardır sürdürdüğü nükleer karşıtı mücadeleden edindiği tecrübelere dayanarak bu bildik düşmana karşı Türkiye’yi tekrar uyarıyor: Nükleer lobi tekrar kapımızda, aman kapıyı açmayın, açtırtmayın! Türkiye’nin nükleer tarihi yazılıp kitap olarak basılsaydı; daha ilk sayfasında siyaseti, arkasındaki entrikaları ve belki daha sonra da teknik tartışmaları bulurduk. Türkiye’de nükleer santralları destekleyen bir avuç bilim insanı ve politikacının nükleeri savunma adına ortaya attıkları tezler, Çernobil kazası sırasında yaşanan trajediler, nükleer atık hikayeleri bir değil birkaç kitap yazmaya yetecek materyal sağlayabilir. Öyle ki, enerji açığı ve yerel kaynakların yetmediği palavraları ancak kitabın en sonunda kendilerine yer bulabilir. Tüm bunları anlatmamın nedeni, nükleer santrallardan konu açılınca, nükleer karşıtlarının ilk aklına gelen “nükleer lobi yine faaliyette” düşüncesinin aslında bunca yıllık nükleer santral kurma girişimlerinden gelen bir bilgi birikiminden kaynaklandığını göstermek istememdir. Ayrıca, teknokratların pek de haz etmediği; sivil vatandaşlarımızın, çevreci ve yeşillerin, sivil toplum örgütleri ve sendikaların nükleer enerji konusunda ahkâm kesmelerinin ne kadar doğru bir davranış olduğunu da, yukarıdaki örneklerin ışığında rahatlıkla göstermek istememdir. Nükleer enerji, tüm dünyada, beraberinde getirdiği teknik, politik ve ekonomik sorunlarla halkın çözmek zorunda kaldığı bir problem haline gelmiştir. Bu yüzden de herkesin bu konuda söz söyleme hakkı vardır. Öyle olmasa, enerjisinin yarıdan fazlasını nükleer santrallardan sağlayan İsveç’te referandum yapılmaz, çıkan “nükleere hayır” sonucu doğrultusunda nükleer santrallar kapatılmaya başlanmazdı. Eğer nükleer enerji teknik bir sorun olsaydı, 20 tane bilim adamı bir araya gelir karar alırdı. Ama sonuçlarına tüm halkın katlandığı her girişim üzerine halkın söz söyleme hakkı vardır. Bu herşeyden önce bir demokrasi sorunudur. “Bilimde demokrasi olmaz” diyen sevgili bilim insanlarının adlarını burada anmak istemiyorum ama bu örneğin kulaklarına küpe olmasını umuyorum. Ümit Otan’ın Çaynobil kitabından bir alıntı bize, demokrasi sorununun nükleer santral söz konusu olduğunda da ne kadar önemli olduğunu ispatlıyor. Bakın, Silifke Kültürel ve Doğal Hayatı Koruma Derneği Başkanı Esen Ertürk, 2000’de sonlanan son ihale aşamasında ne diyor: “Biz yaşanan bu duruma, antidemokratik nükleer dayatmacılık diyoruz. Yöre halkının gelişmelerden hiçbir bilgisi yok. Yöre insanına nükleer santrallarla ilgili hiçbir bilgi verilmedi. Hiç kimseye de birşey sormadılar. Kendi kendilerine karar alıyorlar. Demokrasi, şeffaflık diyorlar ama bunların hiçbirisi yok”. Durum değişti mi? Tabii ki hayır! İşte sorunlardan bir tanesi bu. İkinci sorun ise, Türkiye’nin enerji sorununa (ki bu sorun kapasite yetersizliğinden çok yönetimdeki yetersizlik ve beceriksizliklerden kaynaklanıyor) nükleer enerjinin çözüm olup olamıyacağı değil, dünyanın enerji sorununa çözüm olması umulan nükleer enerjinin yarattığı sorunlara nasıl çözüm bulacağının asıl tartışılan konu olduğu gerçeğinin gizlenmeye çalışılmasıdır. Her ne kadar Enerji Bakanlığı elle tutulur verilerle karşımıza çıkmasa da, dünyada nükleer enerjinin durumunu gösteren birçok bilgi ve belge mevcuttur. Örneğin 50 yılı aşkın geçmişine karşın nükleer gücün toplam enerji içinde payı %5; toplam elektrik içinde ise %16. Kısaca, Türkiye’de çizilmeye çalışan tablonun aksine dünya nükleerle ayakta durmuyor. İşin daha da ilginci, 1960’lı ve 70’li yıllarda olduğu gibi nükleer enerjinin dünyanın enerji sorununu çözeceğine de inanılmıyor. Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IAEA) rakamlarına bir göz atmak yeterli bunun için. 1974 yılında yaptıkları tahminde, 2000 yılına gelindiğinde nükleer gücün 4500 GW’a ulaşacağı söyleniyordu. Oysa ki şu andaki gücün 350 GW civarında seyrettiği biliniyor. IAEA’nın tahmin ettiği yatırımın yüzde 90’ını gerçekleşmedi. Artan maliyetler, Çernobil gibi o*nlarca kaza sonunda ortaya çıkan “tahmin edilemeyen ve karşılanamayan” riskler ve sorunların belki de en büyüğü, atık sorununu çözmeyi garanti eden tüm zayıf teorilerin boşa çıkması, nükleer enerjinin sonunu getirdi. Nükleer endüstri aksini iddia etmeye devam etse de gelişmiş ülkeler nükleer enerjiye açıkça “hayır” demiştir: • Avusturya’nın tek reaktörü Zwentendorf (Siemens) 1978’de (Amerika’daki TMI ve eski Sovyetler Birliği’ndeki Çernobil kazalarından da önce) hiç işletilmeden kapatıldı. • İtalya, Çernobil faciasından sonra tüm reaktörlerini 1987’deki ulusal bir referandumla kapattı. • İspanya’da da şu ana kadar 3 reaktör kapatıldı. • İsveçve Almanyanükleer enerjiden vazgeçme kararı aldılar ve her iki ülke de birer nükleer santralını kapatarak (İsveç Barsabeck, 1999; Almanya Stade, 2003) bu kararı hayata geçirmeye başladı. • ABD ve Kanada, 1978’den bu yana yeni sipariş vermedi. Avustralya, Küba, Meksika, Portekiz, Yunanistan, İskoçya, Hollanda, İsviçre, Norveç, Endenozya, Vietnam, Tayland ve daha pekçok ülke nükleer planlarını terk etti. Nükleer enerjiden kaçışın nedeni çoğu zaman Çernobil kazası olarak gösterilir ya da gösterilmek istenir. Çernobil’den kaynaklanan radyoaktif serpinti 160 000 km2 toprağı kirletmiş, en az 9milyon insanı etkilemiş ve 400 000 kişinin evinden olmasına yol açmıştır. 800 000kişi kaza sonrasındaki temizlik çalışmalarına seferber edilmiştir; çocuklardaki tiroid kanserleri 100 kattan fazla artmıştır. Kazanın Ukrayna, Beyaz Rusya ve Rusya’ya maliyeti, 352 milyar dolar olarak hesaplanmıştır. Çernobil kazası gerçekten de şu ana kadar olan nükleer kazalar içinde en büyüğüdür ama nükleer endüstrinin iddia ettiği gibi meydana gelmiş tek kaza değildir. Ayrıca kazaların sadece eski “Rus” teknolojilerinde meydana geldiği de bir yalandır. Bırakın Çernobil’i, en modern teknoloji ve standartların eksik olmadığı Japonya’da bile kazaların ardı arkası gelmemektedir. 9 Ağustos 2004’te, Mihama Nükleer Santralı’nda meydana gelen kazayı, BBC, Japonya’nın tarihinde yaşadığı en büyük nükleer kaza olarak duyurdu. Mihama nükleer santralının türbünlerinden birinden sızan 200 derecedeki buhar, 5 kişinin ölümüne, 18 kişinin yaralanmasına yol açtı. En üst düzeyde güvenlik önlemlerinin alındığı söylenen bir nükleer santralda, korozyon ve kontrol yetersizliği gibi basit nedenlerden dolayı böyle kazalar yaşamak sizin içinizi ne kadar rahatlatıyor bilmiyorum ama milyonlarca nükleer enerji karşıtınının tezlerini haklı çıkartıyor. Bu kaza, nükleer enerji konusunda örnek gösterilen Japonya’nın yaşadığı tek macera da değil. Japonya’nın bundan önce yaşadığı ve o zamana kadar en tehlikleli nükleer kaza olarak bilinen Tokaimura kazasında (29 Eylül 1999),radyasyon sızıntısı da olmuş ve ölçülen radyasyon düzeyinin normal seviyeden 15 bin kat fazla olduğu ortaya çıkmıştı. Reaktörde çalışan 400’den fazla insanın radyasyona maruz kalmasının yanı sıra, reaktörün etrafında yaşayan binlerce insan, yetkililer tarafından evlerinden çıkmamaları için uyarıldı ve herhangi bir yağış halinde elbiselerin hemen yıkanmasını istedi. Aralık 21’de de bu kazanın ilk kurbanı 35 yaşındaki Hisashi Ouchi hayatını kaybetti. Japonya’daki kazalar da gösteriyor ki, güvenli nükleer santral diye bir şey yoktur. Nükleer santrallar “tıkır tıkır” çalışan teknoloji örnekleri değildir. Alınan risk, trafik kazalarıyla karşılaştırılamayacak derecede yüksek ve tehlikelidir. Ve bu risk, sadece eski reaktörlerde değil en modern teknolojilerin kullanıldığı örneklerde bile mevcuttur. Uzay mekiklerinin başına gelenler bize risk faktörünün, yüksek teknoloji kullanılarak sıfırlanamadığının en büyük kanıtıdır. Tek çözüm toplumsal maliyeti, çevresel riski düşük tercihlere yönelmektir. Riskin yüzde kaç olduğu değil aldığınız riskin büyüklüğü önemlidir. Bugün hiçbir sigorta şirketi bir nükleer facianin sonuçlarını sigortalamazken, insan hayatını, Türkiye’nin ekonomisini başka seçeneklerimiz varken böyle bir riske neden atalım? Doğal olarak nükleer enerjiden vazgeçilmesinin ardında sadece kaza riski yatmıyor. 1985 yılında Amerikan İş Dünyası’nın ünlü dergisi Forbes’de çıkan bir yazı işin aslını, ABD’de nükleer enerjinin terkedilme nedenini çok net bir biçimde tarif etmiştir: “ABD nükleer programının başarısızlığı, iş dünyasının tarihindeki en büyük yönetim facialarındandır”.Amerika’da federal hükümetin, nükleer endüstriyi 40 yılda 100 milyar dolar kadar sübvanse ettiği hesaplanmıştır. Bu endüstri için farklı maddi destekler de sağlanmış, radyasyon kurbanlarına ödenen tazminatlar bu rakama dahil edilmemiştir. Bilinen en deneyimli nükleer güç ekonomistlerinden C. Komanoff, yaptığı araştırma sonucunda, ABD’de 1968-1990 yılları arasında nükleer enerjiye harcanan 389 milyar doların, nükleer güç santrallarından elde edilen elektriğin kwh’ini ortalama olarak 7.2 sent’e çıkardığını gözler önüne sermiştir. 1973’te 3.2 sent’le başlayan hesaplar, 1990’da 9.1 sent’le devam etmek zorunda kalmıştır. Amerika’nın nükleer santral siparişlerini durdurmasının arkasındaki gerçek budur. Nükleer enerjinin pahalı olduğu gerçeği sadece ABD’nin gerçeği de değildir. İngiltere’de 2003 yılında Ticaret ve Sanayi Bakanlığı tarafından düzenli olarak yayınlanan ve özellikle iklim değişikliğini önlemek için enerji sektörüyle ile ilgili genel değerlendirmelerle birlikte tavsiyelerin de bulunduğu raporda aynen şöyle söylenmiştir: “Nükleer güç, karbonsuz bir seçenek olmasına rağmen, günümüzdeki maliyetleri nükleer gücü çekici olmayan bir seçenek olarak bırakmaktadır ve nükleer atık konusunda da önemli ve çözülmeyi bekleyen problemler vardır”.(1) Bir kez daha, bu sefer de İngiltere’de, nükleer enerjinin pahalı ve atık sorunu gibi çözülmemiş sorunlarla boğuştuğu gerçeği hem de resmi makamlarca dile getirilmiştir. Amerika’da, dünyanın en çok nükleer reaktöre sahip ülkesinde, 1978 yılından beri yeni nükleer santral siparişi verilmeyişinin ardında, artan yapım, işletim ve güvenlik maliyetleri vardır. Üç Mil Adası (Three Mile Island) kazasından sonra arttırılan güvenlik tedbirleri bir çok firmayı iflasın eşiğine getirmiştir.(2) İngiltere’de nükleer enerji sektörünün özelleştirilmesinden sonra yapılan gözden geçirme sırasında, İngiliz Hükumeti, nükleer endüstrinin iklim değişikliğine karşı savaşmak adına yeni reaktörler yapılması için para talebine “hayır” yanıtı vermiştir. 6 ay sonra da iki yeni nükleer santral planını iptal ederek, ilk kez 40 yıllık nükleer tarih içinde İngiltere’yi yeni nükleer santral planı yapmadığı bir döneme sokmuştur. (3) Nükleer santralların maliyetlerini arttıran nedenler sadece ilk yatırım, işletim ve güvenlik tedbirlerinin yüksek olması da değil. Nükleer santralların ekonomik ömrü dolduğunda ortaya çıkan söküm maliyetleri ise işin bir başka boyutunu gösteriyor. ABD’de kapatılan Maine Yankee nükleer santralının sökülmesinin maliyeti 2 milyar dolara mal olmuştur. Aynı santral, 1972 yılında 231 milyon dolara yapılmıştır.(4) Yine nükleer endüstrinin pek bahsetmediği ama başta bizim gibi finansman sorunu yaşayan gelişmekte olan ülkelerde görülen bir başka sorun da yapım sürelerinin planları tutmaması (ortalama 10 yıl) nedeniyle artan maliyetlerdir. Arjantin’de Atucha-2 reaktörünün 1979 yılından bu yana bitirilemediğini anımsatmak yeter herhalde. Yapım yılının uzaması maliyet hesaplarının altüst olması, kredi faizleri ve geri ödemelerin de başlamasıyla yatırımın ölü doğması demektir. Bütün bunlar gibi, nükleer endüstrinin pek söz etmediği bir başka maliyet ise “toplumsal” ya da “sosyal maliyet” kavramıdır. Her yatırımın bir çevresel riski ve getirdiği sosyal maliyetleri vardır. Sosyal maliyet, çevreye verilen zararı, bir kaza sonrası insan sağlığına ve topluma verilebilecek olanları, konu nükleer santral ise nükleer atıkları, söküm sırasında yaşanan problemleri ve sübvansiyonlar ile çalışanların olası sağlık problemlerine kadar oldukça geniş bir alanda yaratılacak olan maliyetleri inceler ve ekonomik karşılığını bulur. Bütün bunlar elektriğin maliyetine eklenince zaten pahalı olan nükleer santrallardan elde edilen elektriğin oldukça pahalı olduğu rahatlıkla görülebilir. Aşağıdaki tabloda da görüldüğü gibi, 1992 ve 1997 yılında yapılan iki ayrı çalışmanın sonucunda sosyal maliyetleri eklenmiş bir hesaplama sonucunda nükleer santrallardan üretilen enerjinin kilovatsaat maliyeti 11 sent civarında hesaplanmıştır. Rüzgar enerjisi bundan 7 sene önceki fiyatlar hesaplandığında bile sadece 6 sent civarı bir maliyetle doğal gazla beraber en avantajlı alternatiftir.(5)(6) Pearce tarafından yapılan araştırmadaki bir tablodan yararlanarak her enerji kaynağının sosyal maliyetini de görebiliriz. Aşağıdaki tabloda hiç yok denecek kadar sosyal maliyeti olan rüzgar enerjisinin bugün, kilovatsaat başına 3.5 ila 4 sent’e kadar inen maliyetlerini de gözönüne aldığımızda; sosyal maliyet dahil toplam maliyetin rüzgar enerjisi için 5 sent’in de altında olduğunu söylemek çok da zor olmayacaktır. Nükleer enerji, iki katı maliyetiyle artık bir alternatif bile değildir. Merak edenler ve sosyal maliyet kavramını anlamamakta (ya da kabullenmekte) direnenler için klasik maliyet hesaplarını da anımsatmakta yarar olduğunu düşünüyorum. Rüzgar enerjisinin 3.5 ila 4 sent arasında değişen bugünkü fiyatlarını akılda tutarak, 1997’de yapılan bir karşılaştırmada, Almanya’da nükleer enerjiden elde edilen elektriğin kilovat saatinin maliyetinin 7.5, İngiltere’de ise 8 sent civarında olduğu açıkça gösterilmektedir. (7) Nükleer santralların başımıza açtığı tüm sorunlar ne yazık ki sosyal maliyet hesaplamalarıyla ortaya çıkacak kadar yalın ve matematiksel değildir. Nükleer atıkların, özellikle de yüksek seviyeli radyoaktif atıkların yarattığı sorun, matematik ve ekonomi bilimlerinin de sınırlarını zorlar. Nükleer enerji pahalı olmasının yanı sıra, “atık sorunu” gibi kelimenin tam anlamıyla “çözümsüz” olan bir probleme de sahiptir. Prof. Dr. Hayrettin Kılıç, bu sorunu gayet iyi özetlemiştir. “Bir nükleer reaktör normal operasyonlar sırasında bile atmosfere ve kuruldukları yerlerdeki nehir, göl ve denizlere, düzenli olarak radyoaktif gazlar ve radyoaktif izotopları içeren soğutma sularını deşarj etmektedir. Buna ek olarak kullanılmış nükleer yakıt çubuklarının yeniden ayrıştırma tesislerine gitmeden, santral civarındaki havuzlarda soğutulması gerekmektedir. Bu tonlarca kullanılmış yakıt çubukları, bozunma ömürleri yüzbinlerce yıl olan, binlerce yeni radyoaktif izatop ihtiva eder.” Atıklar, sadece tükenmiş yakıt çubuklarıyla sınırlanmış değildir. Ortalama 1000MW gücündeki bir reaktör bir yılda 30 ton yüksek düzeyde, 300 ton orta ve 450 ton düşük düzeyde atık üretir. Nükleer atık denildiğinde hep nükleer santrallardan çıkan atıktan bahsederiz ama aslında uranyum madenciliğinden başlayan tüm nükleer yakıt zinciri içinde radyoaktif atıklar üretilir ve birçoğu binlerce yıl boyunca tehlike yaratacak radyoaktif bir tarihi gelecek kuşaklara bırakırlar. Nükleer reaktörlerde ise yüksek radyoaktivite içeren atıkların düzenli bir şekilde reaktörlerden alınması gerekir ve bu kullanılmış yakıt çoğu santrallarda su dolu havuzlarda soğutmaya alınır. Bağımsız uzmanlara göre, kullanılmış yakıt miktarı 2010’a gelindiğinde 322000 tonu bulacaktır. 50 yıllık nükleer macera boyunca değişik öneriler konuşulup durulsa da, hala nükleer atıkları doğadan tamamiyle izole edilecek bir yöntem bulunabilmiş değildir. Prof. Dr. Hayrettin Kılıç’ın da belirttiği rutin deşarjlar da işin bir başka boyutudur. Nükleer santralların ekonomik olmadıklarına bir başka iyi örnek de, nükleer enerjiye verilen sübvansiyonlardır. Eğer nükleer enerji denildiği kadar ucuz olsaydı sübvansiyonlardan bahsetmek mümkün olmazdı. Ama bugün birçok ülkede nükleer santrallar sübvansiyonlara ayakta kalmaktadır. Örneğin, Türkiye’de her nükleer ihalede gündeme gelen Kanada’nın CANDU reaktörleri için yapılan yardımlara göz atmakta yarar var. AECL firması CANDU tipi reaktörlerin dizaynını ve pazarlamasını yapıyor. AECL, 1953’ten 2000 yılına kadar, ayakta kalabilmek için Kanadalı vergi mükelleflerinin 16.6 milyar dolarına gereksinim duydu.(8) Sadece 2000 yılına bakıldığında, Kanada’daki federal hükumetin yenilenebilir enerji kaynaklarına verilen toplam sübvansiyonların 13 kat daha fazlasını, bir yıl içinde AECL’ye verdiğini (1999’da 156 milyon dolar) görüyoruz. Bugün gerek “iklim değişikliği”nin önüne geçmek, gerek temiz ve ucuz enerjiyi sınırsız kaynaklardan sağlayarak dünya barışına katkıda bulunmak için elimizdeki yegane çözüm yenilenebilir enerji kaynakları ya da bizim sıkça dile getirdiğimiz adıyla “barışçıl enerji” kaynaklarıdır. Petrol gibi sınırlı kaynaklar için insanların öldürülüp, yine bu sınırlı kaynaklar uğruna ölündüğü günümüzde sınırsız ve hemen her ülkede değişik formlarda bulunan bu kaynaklar dünya barışı için büyük bir umut teşkil ediyorlar. Yenilenebilir enerji kaynakları ve enerji verimliliği ciddi çözüm önerileridir ve nükleer bukaynakların yanında “alternatif” bile sayılmaz. Almanya’da hali hazırda 14612, İspanya’da 6420, ABD’de 6361, Danimarka’da 3076 ve Hollanda ile İtalya’da900’er MW’lık kurulu güçler var.(9) (Ekteki harita 2003 yılı rakamlarını gösteriyor) Almanya tek başına Türkiye’nin kurulu gücünün yarısına yakın rüzgar gücüyle başı çekmektedir. Türkiye’de 2020 yılına kadar kurulması gerekli denilen 2-3 nükleer santralın sağlayacağı elektrik enerjisini rüzgar enerjisinden daha ucuza ve çok daha kısa bir sürede sağlamak mümkündür. Almanya’da 2003 yılında yapımı biten kurulu güç 2674 MW’tır. Nükleer enerji için bu hız hayal bile edilemeyecek bir hızdır ve eğer acil enerji yatırımlarıyla korkutulan halka ciddi ve hızlı bir çözüm önermek istiyorsanız bunun adı nükleer değildir! Türkiye enerji savurganı bir ülkedir. Enerji Bakanımız Hilmi Güler’in’de teyid ettiği kayıplar %21 civarındadır. OECD ortalaması ise %7’dir! Türkiye bir güneş ülkesi olmasınarağmen gerek yalıtım, gerekse plansız yapılaşmalar ve yanlış yapı malzemelerininkullanılması yüzünden, Türkiye’de bir evin ısınması için Almanya’dan 6 kat fazla enerji harcanmaktadır. 5 kat az enerji harcayan ve 10 yıl daha uzun ömürlü verimli ampullerin kullanımı için bile bir kampanya veya teşvik yoktur. Türkiye’nin en büyük ve bağımsız enerji kaynağı, enerji verimliliği ve tasarrufu için yapacağı çalişmalardır. Yenilenebilir enerji kaynakları Türkiye’nin işsizlik sorununu çözmesine yardım edecektir. Almanya’da geçmişi 10-15 yılı bulan yenilenebilir enerjiyle ilgili sektörlerdeşimdiden 130 binden fazla insan çalışmaktadır. Bu sayı, çağı kapanmış nükleer ve fosil yakıt sektörlerinde 100 - 120 bin arasındadır. Türkiye, hem fosil yakıtlardankaynaklanan toplumsal maliyetleri azaltmak, hem de yeni iş alanları açmak için, yenilenebilir enerjiyi tercih etmelidir. Son 10-15 yılda yenilenebilir enerji kaynaklarında görünen gelişme ve fiyatlarındaki düşüş sadece çevre ve insanlar için değil, ekonomi için de büyük bir fırsat olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye, yıllardır Çernobil’den “hızlandırılmış tren”e, TAEK’in kontrol edemediği ve İkitelli’de yüzlerce kişiyi hastanelik eden radyoaktif atıklardan İskenderun’da “MV Ulla” gemisiyle batan toksik atıklara kadar yaşadığımız bir dizi kazayla, olağandışı olayların olağanlaştırılmaya çalışıldığı bir ülke haline geldi. Greenpeace’in bilimsel raporlar eşliğinde yaptığı tüm uyarılara rağmen aktif Ecemiş Fay Hattı üzerine, Akkuyu’da nükleer santral yapmak isteyenler bu “kaza zihniyetini” devam ettirmek istiyorlar. 2 Mayıs 2002’de 4.1, 18 Agustos 2004’te 4.6 ve en son olarak 29 Eylül 2004’te 4.6 şiddetinde gerçekleşen depremler bile bü ülke insanlarının, nükleer santral isteyen ve Akkuyu deprem bölgesi değildir diyen hükümetlere güvenmemesi için yeterli neden teşkil etmektedir. Bütün bu nükleer karşıtı argümanlara rağmen Türkiye’de nükleer santral kurmayı istemek, aynı hızlı tren yerine hızlandırılmış tren istemek gibi “kazaya” başından davetiye çıkartmaktır. Son birkaç ayda yaşanan gelişmeler tüm Türkiye’ye bir kez daha göstermiştir ki, ülkemizde böyle bir hatanın sorumluluğunu alacak, kaza anında gerekli tedbirleri sağlayabilecek, güvenlik önlemlerini yerinde ve zamanında hayata geçirebilecek politikacı ve bürokratlar yoktur. Bu çağda nükleer enerjiye bel bağlamak kelimenin tam anlamıyla bir aymazlıktır. Yapılması gereken; hemen doğru bir yenilenebilir enerji yasa tasarısıyla, Türkiye’de temiz ve barışçıl enerji kaynakları olan rüzgar, güneş, jeotermal, biyokütle gibi kaynaklara gidecek yatırımların önünü açmak, enerji verimliliği ve tasarrufu için harekete geçmek, AR-GE çalışmalarını desteklemek, çift taraflı sayaçlarla gerçek-tüzel kişilerin kendi gereksinimlerini karşılamak ve gerektiğinde gereksinim fazlasını satmasına olanak sağlayacak yatırımlara yönelmesine olanak sağlamaktır. Greenpeace, temiz ve güvenli bir gelecek için birçok konuda olduğu gibi, enerji konusunda da çalışmalarını bıkmadan usanmadan sürdürecek ve gelecek kuşaklara yaşayabilecekleri bir dünya bırakmak için tüm dünyadaki gönüllü ordusu ve destekçileriyle mücadeleye devam edecektir. www.greenpeace.org.tr (1) Energy White Paper, February 2003, Department of Trade and Industry, page 12. (2) Nuclear Power Shut It Down Volume 1, The Ecologist, (3) Construction of N-plants axed, Financial Times, 12th December 1995, UK (4) Türkiye Enerji Sektöründe Karar Verme ve Rüzgar Enerjisinin Entegrasyonu Doç. Dr. Tanay Sıdkı Uyar (5) Pearce, D. W., Bann, C. & Georgiou, E. (1992). The Social Cost of Fuel Cycles. Report to the Department of Trade and Industry, HMSO publications. ISBN 011-4142-882. (6) Grubb, M. & Vigotti, R. (1997). Renewable Energy Strategies for Europe, Volume II. Royal Inst. of International Affairs, Energy and Environment Program. Earthscan Publ’ns. ISBN 1 85383 284 7. (7) Grubb, M. & Vigotti, R. (1997). Renewable Energy Strategies for Europe, Volume II. Royal Inst. of International Affairs, Energy and Environment Program. Earthscan Publ’ns. ISBN 1 85383 284 7. (8) Financial Meltdown, Federal Nuclear Subsidies to AECL, November 2000 (9) Wind Force 12, European Wind Energy Associatıon Greenpeace, May 2004 Tokyo Elektrik Firması’na ait reaktör, soğutma pompasının bozulması sonucunda kapatıldı. TEMMUZ 1997 Tokyo Elektrik Firması’na ait bir başka reaktörde radyasyon sızıntısı KASIM 1997 Tokyo yakınlarındaki uranyum zenginleştirme laboratuvarında yangın çıktı. AĞUSTOS 1997 Tokaimura santralında, 2000 çelik varil içinde bekletilen atıklarda sızıntı meydana geldi. MART 1997 Tsuruga reaktöründe çalışan 35 işçi radyasyona maruz kaldı. ARALIK 1995 Tsuruga’da soğutma sisteminden kaynaklanan sızıntı yüzünden santral bir yıl kapatılmak zorunda kaldı. Kaynak: BBC
__________________ |
| | |
| Sponsored Links |
| | #2 |
| Yeni Kayıt ![]() Üyelik tarihi: Mar 2007
Mesajlar: 1
Cinsiyet: Rep Gücü: 2 Rep: 10 ![]() | Cevap: Kapımızdaki Tehlike nükleer santral nükleer santral altarnetif enerji bakımından önemlidir,ayrıca silah bakımından caydırıcılık yönü düşünülmeli,israilde 3. yapılırken bizde olmalımı diye düşünmek doğru değil düşmanın silahıyla silahlanmak,aksi takdirde komik olursunuz.israilliler har türlü silahı dünyanın gözü önünde çoluk çocuk demeden kullanırken filistinlilerin taşlarla karşılık vermesi ne kadar traji komiktir yani birçok yönüyle düşünmeli. |
| | |
| | #3 |
| Super Aktif ![]() Üyelik tarihi: Jan 2007 Nerden: İSTANBUL Yaş: 24
Mesajlar: 2.612
Blog Mesajları: 1
Cinsiyet: Rep Gücü: 244 Rep: 24042 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Cevap: Kapımızdaki Tehlike nükleer santral dostum güzel söylüyosunda senin bahsettiğin israil dünyadaki en büyük nükleer güçlerden birisidir?zaten senin ülkende bu teknoloji yok sende kalkıp bu teknolojiyi amerika,rusya veya israilden alınca bunun ne anlamı kalıyor sence?
__________________ |
| | |
| | #4 | |
| Uye ![]() Üyelik tarihi: Feb 2007 Yaş: 36
Mesajlar: 458
Cinsiyet: Rep Gücü: 61 Rep: 5986 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Cevap: Kapımızdaki Tehlike nükleer santral Alıntı:
Bu bir, ikincisi Türkiye" bana dokunmayan yılan bin yaşasın" mantığından artık soyutlanması lazım. Kendi yağında kavrulma yollarını araması, hem kendi insanı için hem de zayıf olan ve mağduriyetten kurtulamayan diğer ülke insanları için şart olduğunu savunuyorum. Toplam 6 milyonluk nüfusu olan ve bizim kırkta bir kadar toprağı olan İsrail'in yaptığının çok daha iyisini yapacağımızdan zerre kadar şüphem yok. Yeter ki bir adım atılsın. Dünyayı kana bulamaya yemin etmiş olan Amerikan emperyalizmine karşı gerekirse Rusya ile bu konuda ortak adım atılabilir. | |
| | |
| | #5 | |
| Banned Üyelik tarihi: Jan 2007
Mesajlar: 1.000
Cinsiyet: Rep Gücü: 0 Rep: 6826 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Cevap: Kapımızdaki Tehlike nükleer santral Alıntı:
her ne iş yapacaksan emin olki MUHTAÇ OLDUĞUN KUVVET DAMARLARINDAKİ ASİL KANDA MEVCUTTUR TEKNOLOJİYİ İCAT EDEN OSMANLIDIR VE BU TEKNOLOJİYİ GELİŞTİRECEK OLAN YURDUMUN GÜZEL İNSANLARIDIR. | |
| | |
| | #6 | |
| Super Aktif ![]() Üyelik tarihi: Jan 2007 Nerden: İSTANBUL Yaş: 24
Mesajlar: 2.612
Blog Mesajları: 1
Cinsiyet: Rep Gücü: 244 Rep: 24042 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Cevap: Kapımızdaki Tehlike nükleer santral Alıntı:
__________________ | |
| | |
| | #7 |
| Uye ![]() Üyelik tarihi: Feb 2007 Yaş: 36
Mesajlar: 458
Cinsiyet: Rep Gücü: 61 Rep: 5986 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Cevap: Kapımızdaki Tehlike nükleer santral Rusya ile Türkiye'nin yan yana konulması elbette beni çok mutlu etmez. Yalnız unutulmaması gereken birşey var ; Çağdaş Haçlı ordusu Çanakkale önlerine piknik yapmaya gelmemiştir. Onların maksadı; kolayca aşacaklarını umdukları bu müdafa hattını bertaraf ettikten sonra İstanbul'a gelmek, hilafet müessesesini ortadan kaldırmak, daha sonra Müslüman halkı köle yapmaktı. İspanyolların Endülüslü Müslümanlara, günümüzde Amerika, İngiltere ve yoldaşlarının Iraklılara, İsrail'in Filistinlilere, Rusların Çeçenlere yaptıklarını Anadolunun yiğit halkına yapacaklardı. Ama hevesleri kursaklarında kaldı. Bugün artık iyice gün ışığına çıkmıştır ki, dün Çanakkale'yi geçmek isteyenler yine bu vatanı istemektedir. Evvela, bu ülkeyi kullanarak bütün Orta Asya'yı ve bütün Ortadoğu'yu ele geçirmek, daha sonra hakimiyetlerini bütün kültürleriyle bu vatanda da pekiştirmek istemektedirler. Onlar Hilal'e düşmandır. Hilal'in yerine Salip'i, Ezanın yerinede çanı koymak istemektedirler. 11 Eylül 2001'den sonra İslam ülkelerine karşı harekete geçenler, "bu bir haçlı seferidir" demişlerdir. İşte bu haçlı seferlerine karşı en iyi savunma donanımında olmamız gerekmektedir. Bugün Rusya en azından Amerikan emperyalizmine karşı en son seçenek olarak nükleer konusunda diyalog kurulmasının ülkemize birşey kaybettireceğini sanmıyorum. Hatta dün Çanakkale'de Büyük İsrail devleti kurmak isteyen Siyonistlere ve bugün aynı emellerle dünyayı kan gölüne çevirmek isteyen siyonistlere karşı çıkan bütün devletlerle nükleer konusunda anlaşma yapılabilir. Unutulmaması gerekenlerden biride ; Düşmanın kuvvetli olduğu tarafla yapılanmak gerekir. |
| | |
| | #8 |
| Super Aktif ![]() Üyelik tarihi: Jan 2007 Nerden: İSTANBUL Yaş: 24
Mesajlar: 2.612
Blog Mesajları: 1
Cinsiyet: Rep Gücü: 244 Rep: 24042 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Nükleer Silahlanma ve İsrail Son Körfez kriziyle birlikte nükleer, biyolojik ve kimyasal silahların insanlık açısından oluşturduğu tehdit değişik ortamlarda yeniden tartışılır oldu. Ancak ne hikmetse bu tartışmalarda çoğunlukla ABD ve İsrail'in çıkarlarını tehdit eden unsurlar ve güçler öne çıkarılıyor. Oysa hadiseye gerçekçi bir yaklaşımla bakabilmek için bütün insanların yaşama haklarını göz önünde bulundurmamız ve bu hakkı tehdit eden tüm tehlikelere karşı aynı şekilde tavır koymamız gerekmektedir. Yedi yıldır BM denetiminde olan Irak'ın hala biyolojik ve kimyasal silaha sahip olduğu iddiasıyla bütün dünya ayağa kaldırılırken İsrail'in tüm Ortadoğu bölgesini ve milyonlarca insanın hayatını tehdit eden nükleer gücü hep gözden uzak tutuluyor. Biz bu açıdan İsrail'in sahip olduğu nükleer güce, elindeki kimyasal ve biyolojik silahlara en azından Türkiye kamuoyunun dikkatini çekmek amacıyla bu yazıyı yazmayı uygun gördük. İsrail, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması demek olan NPT anlaşmasını imzalamayan ülkelerden biridir. ABD yönetimi bütün dünya ülkelerine bu anlaşmayı imzalamaları için baskı yaparken İsrail'e bu yönde hiçbir baskı yapmadı. İsrail NPT anlaşmasını imzalamadığı gibi nükleer santrallerini Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA)'nın denetimine açmaya da yanaşmıyor. İsrail, 17 Nisan 1995'te NPT Anlaşması'nın süresinin uzatılması için New York'ta toplantı yapılacağı zaman, İran'ın nükleer gücünü artırarak kendisine karşı ciddi bir tehdit oluşturmaya başladığını iddia ederek bu konuda İran'a baskı yapması için Amerika'yı harekete geçirmek istemişti. İsrail'in ve Amerika'daki yahudi lobisinin isteklerine "hayır" diyemeyen ABD yönetimi de bu durum karşısında İran'ı sıkıştırmaya başladı. ABD başkanı Clinton bu yüzden Amerika'daki ve Avrupa'daki ticari şirketlere İran'la olan ticaretlerini asgariye indirmeleri çağrısında bulundu. Hatta Amerikan petrol şirketlerinin İran'la petrol ve doğal gaz üretimiyle ilgili projeler üzerinde anlaşma yapmalarını yasakladı. İran'la 6 milyar dolarlık bir petrol anlaşması imzalamış olan ünlü Conoco şirketi de başkanın bu yasağına uymak zorunda kaldı. Öte yandan ABD senatosunun başkanı New Gingrich, İran'ın Buşehr şehrinde bir nükleer reaktör te'sis ettiği gerekçesiyle Rusya'ya yapılan Amerikan yardımlarının kesilmesini istedi. Şimdi de yine İsrail, Irak'ın kendisine karşı tehdit oluşturan kimyasal ve biyolojik silahlara sahip olduğu iddiasıyla Amerika'yı harekete geçirdi ve bugün Körfez'de savaş rüzgarları esmektedir. İsrail: Nükleer Silah Deposu Aslında Ortadoğu'da en büyük nükleer tehdit gücüne sahip ülkenin İsrail olduğunu bütün dünya bilmektedir. İsrail, İran ve Irak'la ilgili iddialarını aynı zamanda kendi nükleer programını haklı göstermek için bir gerekçe olarak kullanıyor. Onun için önemli olan İran ve Irak'la ilgili iddialarının doğruluğu değil, kendisini haklı göstermeye yarayacak bir gerekçenin bulunduğuna dünya devletlerini ve kamuoyunu ikna edebilmektir. İsrail, İran'ın veya herhangi bir komşu ülkenin on yıl hatta daha fazla bir süre sonra sahip olacağı nükleer gücün dengine daha bugünden sahip olduğu halde kendisinin sahip olduğu nükleer tehdit gücünü dikkatlerden uzak tutmaya ve sürekli karşısına aldığı ülkelerin bu yöndeki çalışmalarının tartışma konusu yapılmasını sağlamaya çalışmaktadır. Öte yandan ABD yönetimi İslâm ülkelerine Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması (NPT)'nı imzalamaları için baskı yaparken İsrail her fırsatta bu anlaşmayı imzalamayacağını açıkladığı halde bu ülkeye baskı yapmaya yanaşmamaktadır. NPT, 1960'lı yıllarda nükleer silahların yayılmaya ve insanlık açısından ciddi bir tehdit oluşturmaya başlamasının ardından gündeme getirilmiş, 1 Temmuz 1968'de imzaya açılmış ve 1970'te de 25 yıllığına yürürlüğe girmişti. İsrail nükleer silahlanma alanındaki araştırmalarını 1968'den çok önce başlattığı halde o tarihten buyana söz konusu anlaşmaya imza koymamak için diretmektedir. İsrail'de Nükleer Silahlanmanın Geçmişi İsrail, kuruluşundan dört yıl sonra 13 Haziran 1952 tarihinde savunma bakanlığına bağlı olarak Atom Enerjisi Kurumu'nu kurdu. Bu kurumun kurulmasındaki amaç nükleer araştırmaları hızlandırmak ve kurumsallaştırmaktı. Bu kurum tarafından daha sonra Kudüs'teki İbrani Üniversitesi'nin Waisman Enstitüsü'ne bağlı olarak nükleer araştırma merkezleri kuruldu. 1950'li yıllarda İsrail, nükleer araştırma alanında Fransa'yla işbirliği yapmaya başladı. Bu işbirliği sonucu elde ettiği yardımlarla 1958'de Nakab çölünde ünlü Dimona nükleer reaktörünü kurdu. Bu reaktör sonraki yıllarda modernleştirilmiş ve geliştirilmiştir. ABD 1961 ve 1962'de İsrail'den aldığı bilgilere dayanarak Dimona'daki te'sisin bir nükleer reaktör değil mensucat fabrikası olduğunu açıklamış ve bu konuda Arap ülkelerine güvence vermişti. Bugün İsrail'in en modern nükleer reaktörünün Dimona reaktörü olduğu sanılıyor. Bu reaktörün yeraltı te'sisleri de bulunmaktadır. Nakab çölünde bir diğer yeraltı nükleer reaktörü de 1964 yılında te'sis edildi. İsrail'in nükleer silahlanma alanında gerçekleştirdiği ilerlemede en etkin rolü oynayan kişinin eski İşçi Partisi lideri Şimon Perez olduğu bilinmektedir. 1994'te İsrail başbakanı Rabin ve FKÖ lideri Arafat'la birlikte Nobel barış ödülüne lâyık görülen Perez, Savunma bakanlığı müsteşarlığına getirildiği 1950'lerden itibaren ülkesinin nükleer programını geliştirmek için çaba harcamaya başladı. Fransa'yla İsrail arasında nükleer silahlanma alanında işbirliğine gidilmesini sağlayan görüşmelerde de Perez'in başı çektiğine kaynaklarda işaret ediliyor. İngiltere'de yayınlanan Jane's Intelligence Weekly dergisinin bir sayısında İsrail'in son beş yılda nükleer alandaki araştırmalarına hız kazandırdığı ifade edildi. Bu dergide, askeri stratejiyle ilgili birçok makale ve araştırması yayınlanmış olan Harold Hough'un imzasıyla yayınlanan makalede İsrail'in son yıllardaki araştırmalarıyla Ortadoğu'da bu alanda süper bir güç haline geldiğine ve nükleer silahlarının çoğunu yeraltında gizlediğine dikkat çekiliyordu. İsrail'in Mevcut Nükleer Gücü İsrail'in bugün sahip olduğu nükleer güçle ilgili olarak kaynaklarda birbirinden farklı bilgiler verilmektedir. Bunun sebebi bu ülkenin sahip olduğu nükleer gücün kesin olarak bilinememesidir. Uzmanlar genellikle İsrail'in sanıldığının üstünde bir nükleer güce sahip olduğunu dile getirmektedirler. Ancak kaynaklarda verilen ve kuvvetli tahminlere dayanan bazı bilgileri burada aktarmakta yarar görüyoruz. 1986'da Mordechai Vanunu adlı bir yahudi Sunday Times gazetesine İsrail'in nükleer gücüyle ilgili bazı açıklamalarda bulunmuştu. Vanunu bunun üzerine MOSSAD ajanları tarafından İtalya'nın başkenti Roma'da yakalanarak gizlice İsrail'e kaçırıldı ve 18 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Gerçi Vanunu'nun bu ifşaatının sırrı henüz tam anlamıyla çözülebilmiş değil. Çünkü bu ifşaatın İsrail'in bilgisi dahilinde ve İslâm ülkelerine korku salmak amacıyla yapılmış olması da ihtimal dışı değil. 18 yıl cezanın da göstermelik bir ceza olması mümkün. Zaten Vanunu'nun Aşkelon (Askalan) cezaevine konduktan bir süre sonra ortalıktan kaybolduğu sanılıyor. İsrail'in kendi nükleer gücü hakkında zaman zaman bazı ifşaatlarda bulunması konusuna aşağıda tekrar temas edeceğiz. İsrail'deki bir nükleer santralda çalışan Mordechai Vanunu adı geçen gazeteye yaptığı açıklamada ülkesinin bölgede en büyük nükleer silah gücüne sahip olmak istediğini söylemişti. Vanunu adı geçen gazeteye kendisinin çalıştığı ve nükleer silah üretiminde kullanılan plütonyum maddesinin elde edildiği santralın içinden çekilmiş birtakım fotoğraflar da vermişti. İsrail Nükleer Silahlanmada Altıncı Sırada İsrail'in bugün nükleer silah gücüne sahip olan dünya ülkeleri arasında ABD, Rusya, İngiltere, Fransa ve Çin'den sonra altıncı sırada yer aldığı biliniyor. İsrail'in hâlen sahip olduğu nükleer reaktör sayısı yedidir. Nükleer başlıklı füzelerinin sayısının ise iki yüzden fazla olduğu sanılıyor. Birçok kaynakta, Rusya ve Fransa'ya ait uydulardan çekilen fotoğraflara dayanılarak, İsrail'in sahip olduğu nükleer başlıklı füzelerin sayısının 200'den az olmadığı ifade edilmektedir. Yukarıda kendisinden söz ettiğimiz Vanunu da, 1986'da yaptığı açıklamada İsrail'in sahip olduğu nükleer başlıklı füze sayısının 200'ü bulduğunu söylemişti. William Burrows ve Robert Windrem adındaki iki Amerikalının yazdığı "Silahlanma'da Tehlikeli Yarış" adını taşıyan kitapta da aynı sayı veriliyor. Ancak bazı kaynaklarda bu sayı 300 olarak veriliyor. Bazı kaynaklarda ise 800'e kadar çıkarılıyor. Burrows ve Windrem'in kitaplarında ayrıca İsrail'in çok yönlü bir nükleer savaş gücüne, gelişmiş te'sislere, nötron ve hidrojen bombalarına sahip olduğuna da dikkat çekiliyor. İsrail nükleer bombaları belirlenen hedeflere göndermek için Jericho-1 ve Jericho-2 adlı uzun menzilli füzeler geliştirmiş. 1981'de Irak'ın başkenti Bağdat yakınlarındaki Osirak nükleer santraline yönelik saldırı Jericho-2 füzeleriyle gerçekleştirilmişti. Bu saldırıyla hem adı geçen füzelerin bir denemesi yapılmış, hem de bu füzelerin menzilinin Bağdat'a kadar ulaşabildiği tespit edilmişti. Bu durum İsrail'in elindeki füzelerin Ankara'yı da tehdit ettiğini ortaya çıkarmaktadır. Bu hususa İsrail'in nükleer gücüyle ilgili bazı araştırmalarda işaret edilmiştir. İsrail'in F-16 savaş uçakları da nükleer bomba taşıyabilecek nitelikte. Bu uçakların menzili İran'ın başkenti Tahran'a kadar ulaşıyor. Nükleer silah gücüne sahip olan diğer ülkelerin aksine İsrail bu alanda sahip olduğu gücü çok fazla gizleme gereği duymamaktadır. Hatta zaman zaman bazı İsrail askeri dergilerinde bu ülkenin nükleer santrallarıyla ve sahip olduğu nükleer başlıklı füzelerle ilgili fotoğrafların yayınlandığı görülür. Biraz önce kendisinden söz ettiğimiz Vanunu'nun bile İsrail'in bilgisi dahilinde ifşaatta bulunmuş olabileceğine yukarıda işaret etmiştik. İsrail'in eski Savunma bakanı yardımcısı ve eski genelkurmay başkanlarından Mordechai Gur, Irak'ın Osirak nükleer santralının bombalanmasının 12. yıldönümünde yaptığı konuşmada: "Nükleer bir saldırıya yüz katıyla cevap verecek güçteyiz ve saldırgan ülkeye bize vereceği zararın kat kat fazlasını veririz" demişti. Yahudi asıllı Seymour M. Hersh adlı bir kişi de İsrail'in sahip olduğu nükleer güç hakkında oldukça önemli bilgiler içeren bir kitap yazıp piyasaya sürdü. İsrail'in nükleer gücüyle ilgili ifşaatların çoğunlukla yahudi asıllılar veya uluslararası siyonizmle bağlantı içinde olanlar tarafından yapılması bu işte stratejik birtakım hesapların olabileceği şüphesi uyandırıyor. İsrail, Müslümanların kutsal toprakları üzerindeki varlığını sürdürebilmek için karşısında her zaman eli kolu bağlı bir İslâm dünyası istiyor. Çünkü kutsal topraklar üzerindeki varlığının Müslümanları sürekli rahatsız ettiğini ve gelecekte de rahatsız edeceğini biliyor. Bu yüzden İslâm dünyasında kendi geleceği açısından tehdit unsuru olabilecek bir gelişme karşısında hemen bütün dünyayı ayağa kaldırıyor. İslâm dünyasındaki gelişmelerden İsrail'i en çok rahatsız edenler ise İslâmi hareketlerin güçlenmesi ve silahlanmadır. İsrail'in bütün bu açıklamaları yapmakta veya yaptırmaktaki birinci amacı bizce komşuları üzerindeki tehdit gücünü açığa vurmaktır. Bu tehdit gücünü siyâsi üstünlük sağlamak için yaptığı atılımlarda da kullanmaktan çekinmemektedir. Nitekim İsrail'in zaman zaman savaş tehditleri yaparak işgal etmiş olduğu topraklara yerleşmesine yönelen itirazları savmaya çalıştığı bilinmektedir. Hatta 1991'de başlayan barış görüşmelerinde İsrail'in nükleer tehdit gücünü bir siyâsi baskı aracı olarak değerlendirdiği sanılıyor. Görüşmelerin hep İsrail lehine sonuçlanması ve gerek Filistin halkı adına görüşmelere katılanlardan ve gerekse komşu Arap ülkelerinden büyük tavizler koparılması da bu konuda fikir veriyor. Hatta Mısır Silahlı Kuvvetleri Stratejik Araştırmaları eski başkanı Husam Suleym bu konuda önemli bir açıklamada bulunmuştu. Bu kişi söz konusu açıklamasında şu ifadelere yer verdi: "Araplar isteklerini sunuyorlar. İsrail ise elinin tersiyle bu istekleri kenara iterek: "Hayır. Hiçbir şey yapamazsınız. Çünkü biz nükleer silaha sahibiz" diyor." Suleym, İsrail'in Arap ülkeleri karşısında daha başka avantajlara da sahip olduğuna dikkat çektikten sonra şöyle dedi: "Suriye, İsrail'in Golan'dan çekilmesini istiyor ve İsrail bunu reddediyor. İsrail'in nükleer gücüne karşı koyma imkânı olmayan Suriye bu durumda ne yapabilir?" Ancak İsrail'in açığa vurduğu bilgiler genellikle sahip olduğu nükleer güçle ilgili. Bu bilgilerin de doğrunun ne kadarını yansıttığı tam anlamıyla bilinmiyor. Nükleer araştırmaları, ileriye dönük planları, bu konudaki dış bağlantıları, savaş hesapları vs. hakkında ise dışarıya sır vermiyor. Bunun yanı sıra bazı konularda çelişkili bilgiler vererek, birtakım meseleleri belirsiz bırakmaya özen gösteriyor. Bundaki amacı da yine caydırıcılık gücünü artırmak. Çünkü bu alandaki belirsizlik de İsrail'in işine yarıyor ve tehdit gücünün artmasına vesile oluyor. İsrail Eli Kolu Bağlı Bir İslâm Dünyası İstiyor İsrail, Müslümanların kutsal toprakları üzerindeki varlığını sürdürebilmek için karşısında her zaman eli kolu bağlı bir İslâm dünyası istiyor. Çünkü kutsal topraklar üzerindeki varlığının Müslümanları sürekli rahatsız ettiğini ve gelecekte de rahatsız edeceğini biliyor. Bu yüzden İslâm dünyasında kendi geleceği açısından tehdit unsuru olabilecek bir gelişme karşısında hemen bütün dünyayı ayağa kaldırıyor. İslâm dünyasındaki gelişmelerden İsrail'i en çok rahatsız edenler ise İslâmi hareketlerin güçlenmesi ve silahlanmadır. İslâmi hareketlerin güçlenmesini ve devlet yönetimlerinde söz sahibi olmalarını önlemek amacıyla sürekli "İslâmi terör, kökten dincilik, İslâmi fundamantalizm" gibi kavramları işleyerek bütün dünya kamuoyunun bu hareketlere karşı tavır almasını sağlamaya çalışıyor. Silahlanmayı önlemek için de arkasındaki en büyük destek durumundaki ABD'ni harekete geçiriyor. Geçmişte Pakistan'ın nükleer gücünü geliştirme çabası içine girmesi üzerine "İslâm bombası" adlı bir anti-propaganda bombasını patlatan İsrail'di. Ziyau'l-Hak (Allah kendisine rahmet eylesin)'ın özellikle Hindistan tehdidine karşı nükleer araştırmalar başlatması üzerine piyasaya sürülen ve Pakistan'a karşı bütün dünyayı ayağa kaldıran "İslâm Bombası" adlı kitap iki yahudi yazar tarafından yazılmıştı. ABD'nin nükleer araştırmaları durdurması için Pakistan'a baskı yapmasını isteyen de en başta İsrail'di. Nükleer programını durdurma yönündeki isteklere olumlu cevap vermeyen general Ziyau'l-hak'ın bir suikast sonucu şehid edildiğini hepimiz biliyoruz. Nükleer silah gücüne sahip olmak isteyen bir ikinci İslâm ülkesi de Irak'tı. Ancak Irak'ın Bağdat yakınlarında kurduğu Osirak nükleer reaktörü bilindiği üzere 1981'de İsrail tarafından imha edildi. İsrail'in Irak'taki nükleer reaktörü bombalaması da ABD'nin yardımlarıyla mümkün olmuştu. Çünkü bu santralların yerlerini gösteren en gelişmiş sisteme sahip HK-11 uydusundan çekilmiş fotoğraflar İsrail'e ABD tarafından verilmişti. ABD, yakın dostlarından ve NATO'daki ortaklarından olan İngiltere'ye HK-11 uydusundan çekilmiş fotoğrafları vermezken İsrail'e bu uydudan çekilmiş ve Irak'ın nükleer santrallarını gösteren fotoğrafları tereddüt etmeden vermişti. İsrail son yıllarda da İran aleyhine bir kampanya başlattı. Yahudi lobisine yakınlığıyla bilinen The New York Times adlı Amerikan gazetesi Chris Hedges imzasını taşıyan ve 1995 başlarında yayınlanan bir haber-yorumda İran'ın beş yıl içinde nükleer silah üretebileceğini ve bu ülkenin nükleer programının İsrail açısından en ciddi tehdit oluşturduğunu yazdı. Arkasından İsrail'in uzaktan kumanda ettiği çeşitli yayın organları İran'a karşı yürütülen kampanyaya katıldılar. İsrail işin ciddiyetine dünya kamuoyunu inandırdığı kanaatine varınca bir yandan ABD'ni harekete geçirdi, bir yandan da kendi güvenliğini tehdit etmesi durumunda İran'a saldırabileceği yolunda tehditler savurmaya başladı. Aslında İsrail'in yaptığı bir sansasyondan ibaretti. O, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması (NPT)'nın süresinin uzatılması amacıyla yapılacak görüşmeler öncesinde bu anlaşmaya imza koymamak için kendini haklı göstereceği bir gerekçe bulmak istiyordu. Bunun için de İran'ın nükleer araştırmalarıyla ilgili yayınlara bir can simidi gibi sarıldı ve bu ülkenin kendi geleceği açısından ciddi tehdit oluşturduğuna dünya kamuoyunu ikna etmek için çaba göstermeye başladı. Oysa İran, İsrail kaynaklı iddiaları reddederek kendisinin NPT anlaşmasını imzalayan ülkeler arasında yer aldığını, nükleer çalışmalarının tamamen sivil amaçlı olduğunu ve bu çalışmalarını üç kez Uluslarası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA)'nın denetimine açtığını hatırlattı. Üstelik söz konusu anlaşmanın uzatılması için de şartsız olarak imza atacağını ifade etti. Bunun yanı sıra nükleer araştırmalar konusunda Rusya ile İran arasında yürütülen işbirliğinin tamamen sivil amaçlı olduğu ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA)'nın kontrolünde yürütüleceği bizzat Rusya dışişleri bakanı yardımcısı Georgy Mamedov tarafından açıklandı. İsrail, karşısında her zaman eli kolu bağlı duran bir İslâm dünyası istiyor. Askeri üstünlüğün ve caydırıcılık gücünün sadece kendi elinde olmasını amaçlıyor. Bu yüzden kendi caydırıcılık gücü karşısında tehdit oluşturabilecek hiçbir gelişmeye fırsat vermek istemiyor. Başta ABD olmak üzere çeşitli ülkelerdeki yahudi lobileri vasıtasıyla elde etmiş olduğu siyâsi ve ekonomik kazanımlarını da bu alanda değerlendiriyor. İsrail'in Nükleer Silahlanmasına Neden Göz Yumuluyor? ABD yönetimi ve Kongre üyeleri İsrail'in nükleer gücünü artırma çabası karşısında sessiz kalmayı tercih ediyorlar. İsrail'e NPT anlaşmasını imzalaması için herhangi bir baskı yapılmadığı gibi mevcut nükleer santrallarını uluslararası denetime açması için de hiçbir baskıya başvurulmuyor. Gerçek şu ki, ABD her konuda olduğu gibi bu konuda da çifte standart politikası uygulamayı siyâsi ahlâkına ters görmüyor. Zaten ABD'nin de benimsemiş olduğu makyavelist devlet felsefesinde herhangi bir ahlâki değere yer olmadığı bilinmektedir. Kuzey Kore'nin nükleer gücünü artırma çabası içinde olduğunun ortaya çıkması üzerine ABD bütün dünyayı ayağa kaldırmış hatta savaş tehditlerinde bile bulunmuştu. İran'ın Buşehr'de bir nükleer reaktör te'sis etmekte olduğunun iddia edilmesi üzerine ABD başkanı Clinton bütün Batı'yı İran'a ambargo uygulamaya çağırdı. 1995'te NPT anlaşmasını imzalamaları için başta Mısır olmak üzere bütün Arap ülkelerine çeşitli şekillerde baskı yaptı. Mısır'ın bu anlaşmayı imzalamak için İsrail'in de imzalaması şartını ileri sürmesi üzerine, Kahire yönetimine karşı anlaşmayı imzalamaması durumunda Kahire-Washington ilişkilerinin zarar göreceği tehdidinde bulundu. Buna ek olarak yahudi lobisinin uzaktan kumanda ettiği bazı kongre üyeleri Mısır'ın anlaşmayı imzalamaması durumunda bu ülkeye her yıl verilen iki milyar dolarlık ABD yardımının azaltılmasını istediler. Ancak ABD yönetimi ve Kongre üyeleri İsrail'in nükleer gücünü artırma çabası karşısında sessiz kalmayı tercih ediyorlar. İsrail'e NPT anlaşmasını imzalaması için herhangi bir baskı yapılmadığı gibi mevcut nükleer santrallarını uluslararası denetime açması için de hiçbir baskıya başvurulmuyor. Bunun çeşitli sebepleri var. Bize göre birinci sebep şudur: ABD İsrail'i bir uzak karakolu olarak görmektedir. İsrail'in özelde komşu Arap ülkeleri genelde bütün İslâm ülkeleri üzerinde oluşturduğu tehdit gücünü adetâ kendi tehdit gücü gibi değerlendirmektedir. Bu itibarla bu ülkenin sahip olduğu nükleer gücü İslâm ülkelerine karşı bir denge unsuru olarak değerlendiriyor. ABD, planlarını sadece mevcut şartlara göre yapmaz. Gelecekle ilgili değerlendirmeleri de göz önünde bulundurarak uzun vadeli hesaplar yapar. Bugün İslâm ülkelerine hâkim olan sistemler her ne kadar ABD çıkarları açısından tehdit oluşturmuyorlarsa da bunun böyle devam edeceğinin garantisi yoktur. Yakın bir gelecekte İslâm ülkelerinde başlayacak siyâsi değişim sürecinin ABD'nin İslâm dünyasıyla ilgili çıkarlarını tehlikeye sokacağı kesindir. Bu durumda ABD gerek kendinin ve gerekse güvenebileceği uzak karakollarının askeri tehdit gücünü muhtemel değişim sürecinin ortaya çıkaracağı tehlikeleri bertaraf etmekte değerlendirecektir. ABD bugün nükleer güç bakımından her ne kadar dünyanın birinci ülkesi olsa da İslâm coğrafyasıyla arasındaki mesafe bu konuda karşısına birtakım zorluklar çıkaracaktır. Dolayısıyla İslâm coğrafyasının tam kalbine saplanmış bir bıçak görünümünde olan ve ABD açısından güven oluşturan İsrail'in nükleer tehdit gücünün ileride işe yarayacağı hesap edilmektedir. İkinci bir sebep ise ABD'deki yahudi lobisinin bu ülkenin yönetimi üzerindeki etkisidir. Aslında Amerika'daki yahudi lobisi demokratik seçimlerin mecrasını değiştirmeye yetecek bir oy potansiyeline sahip değildir. Ama sahip olduğu medya ve para gücünü çok iyi değerlendirmektedir. Bu iki güç de zaten Amerikan toplumunda oy potansiyelinin işe yarayacak kadar bir kısmının istenilen yöne kaydırılması için yeterli olmaktadır. ABD, İsrail'in silahlanmasına göz yummasını izah etmek için "bu ülkenin kritik bir konumda" olduğunu ileri sürüyor. Oysa İsrail ordusunda en üst makamlarda görev almış bir kişi kendilerinin herhangi bir nükleer saldırıya yüz katıyla cevap verebilecek güce sahip olduklarını ifade ediyor. Bu itiraf asıl kritik durumda olanın hangi taraf olduğunu ve asıl tehdidin nereden kaynaklandığını bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır. Gerçek şu ki, ABD her konuda |