![]() |
| | |||||||
Din,Dinler katogorisi Tasavvuf forumu içinde "Fıhi Mafih" başlıklı konu görüntüleniyor, "Mevlana Celaleddini Rumi'nin eserlerinden Fıhi Mafih'i sizlerle paylaşmak istiyorum. FASIL 1 ESİRGEYEN BAĞIŞLAYAN ALLAH'IN ADIYLA BAŞLARIM EY ALLAH'IM HAYIRLA SONA ERDİR. Peygamber (Ona selam olsun) buyurdu ki: "Bilginlerin kötüsü emirleri ..."
![]() |
| | LinkBack | Seçenekler | Stil |
| | #1 |
| Uye ![]() Üyelik tarihi: Dec 2007 Nerden: Kütahya Yaş: 31
Mesajlar: 417
Cinsiyet: Rep Gücü: 25 Rep: 2492 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Fıhi Mafih Mevlana Celaleddini Rumi'nin eserlerinden Fıhi Mafih'i sizlerle paylaşmak istiyorum. FASIL 1 ESİRGEYEN BAĞIŞLAYAN ALLAH'IN ADIYLA BAŞLARIM EY ALLAH'IM HAYIRLA SONA ERDİR. Peygamber (Ona selam olsun) buyurdu ki: "Bilginlerin kötüsü emirleri ziyaret eden, emirlerin iyisi bilginleri ziyaret edendir. Fakat fakirin kapısına gelen emir ne kadar hoş ve emirlerin kapısındaki fakir ne kadar kötüdür." (H) Halk, bu sözün dış manasını almıştır. Bir bilgin'in, bilginlerin en kötüsü olmaması için, emiri ziyaret etmemesi lazımdır ve emiri ziyaret etmek ona yakışmaz. Bu sözün gerçek manası, böyle halkın zannettiği gibi değildir. Belki şöyledir: Bilginlerin kötüsü, emirlerden yardım gören ve emirler vasıtasıyla durumunu düzelten, kuvvetini elde edendir. Emirler bana bağışlarda bulunur, saygı gösterirler, bir yer verirler düşüncesi ve onların korkusu ile okuyan kimse bilginlerin en kötüsüdür. Şu halde o kimse emirler yüzünden ıslah olmuş, bilgisizlikten bilir hale gelmiştir. Bilgin olduğu zaman da onların korkusundan ve kötülük etmesinden terbiyeli bir insan olmuştur. Bütün hallerde, ister istemez bu yola uygun olarak yürümesi gerekir. İşte bu yüzden, görünüşte emir onu görmeğe gelsin, isterse o emiri görmeğe gitmiş olsun, o ziyaret eden, emir ise ziyaret edilen olur. Bir bilgin eğer emirler yüzünden bilgi sahibi olmayı düşünmezse onun bilgisi, belki başlangıçta ve sonunda Allah için olmuş olur. Tuttuğu yol ve göstermiş olduğu faaliyetler sevaplıdır. Çünkü yaradılışı böyledir ve bundan başkasını yapamaz. Tıpkı balığın sudan başka bir yerde yerleşip yaşayamayacağı gibi. Onun elinden gelen ancak budur. Böyle bir bilgin'in hareketlerini idare eden ve ayarlayan akıldır. Herkes ondan korkar ve insanlar bilerek veya bilmeyerek, onun ışığından ve aksinden yardım görürler. İşte böyle bir bilgin emirin yanında giderse, görünüşte o ziyaret eden, emir ziyaret edilen olur. Çünkü bütün hallerde emir ondan feyiz alır, yardım görür ve bilgin'in emire ihtiyacı yoktur, zengindir, nur bağışlayan güneş gibidir. İşi bağışlamak, ihsan etmektir. Taşları lal ve yakut yapar. Terkibi toprak olan dağları bakır, altın gümüş ve demir madenleri haline getirir. Toprakları yeşertir, tazelendirir. Ağaçlara türlü türlü meyveler bağışlar. İşi gücü bağışlamaktır. Arab'ın "Biz vermeyi öğrendik, almayı öğrenmedik" meselesinde olduğu gibi, verir ve başkasından almaz. İşte bu yüzden bu gibi bilginler [gerçekte] ziyaret edilen, emirler ise ziyaret eden olurlar. Bu sözlere uygun olmamakla beraber aklıma şu ayeti tefsir etmek geldi. Mademki aklıma öyle geliyor, öyleyse söyleyelim gitsin. Yüce Allah: "Ey peygamber, elinizde bulunan esirlere de ki: Yüce Allah kalbinizde hayır bulunduğunu bilirse, sizden alınandan daha iyisini size verir. Sizi yarlığar, Allah yarlığayıcı, bağışlayıcıdır." [Kur'an Sure:8, ayet 70.] Bu ayetin inişinin sebebi şudur: Mustafa (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) kafirleri kırmış, öldürmüş, mallarını ganimet olarak almış, bir çoklarını esir edip ellerini, ayaklarını bağlamıştı. Amcası Abbas (Allah ondan razı olsun) da bunlardan biriydi. Esirler bağlar içinde aciz ve düşkün bir halde ağlayıp sızlıyor ve kendilerinden ümitlerini kesmiş kılıç ve ölümü bekliyorlardı. Mustafa (Ona selam olsun) onlara bakıp güldü. Bunun üzerine: "İşte gördün mü onda beşerlik var: Bende beşerlik yoktur diye iddia etmesi doğru değildi. Bizlere bakıyor ve bizleri bu bağlar içinde, kendi esiri olarak gördüğü için tıpkı nefislerine yenilen insanların, düşmanlarını yendiklerini ve onların kendileri tarafından yok edilmiş olduğunu gördükleri zaman sevinip, sevinçlerinden oynadıkları gibi, seviniyor ve memnun oluyor." dediler. Mustafa (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) onların içlerinden geçen bu şeyi anlayıp buyurdu ki: "Haşa! Ben düşmanları esirim ve benim kahrıma uğramış ve sizleri de zarar etmiş olarak gördüğüm için gülmüyorum. Sır gözü ile, bir kavmi cehennemden külhanın ocağından ve kinle kararmış bacadan, bağlar ve zincirlerle çeke çeke, zorla cennete ve ölümsüz bir gül bahçesine niçin götürüyorsun? diye bağırıp, beddua ettiklerini gördüğümden gülüyorum. Bununla beraber siz şimdilik böyle bir görüşe sahip olmadığınızdan dolayı bu dediğimi anlayamaz ve açıkça göremezsiniz." Yüce Allah buyuruyor ki: Esirlere deyiniz ki: Siz, önce askerler topladınız, kendi mertliğinize, pehlivanlığınıza, kuvvet ve kudretinize tamamen güvendiniz, kendi kendinize: "Biz, şöyle yapalım, Müslümanları şöyle kıralım, böyle yok edelim." dediniz. Kendinizden daha kudretli bir kudret sahibi olduğunu göremediniz ve kendi kahrınızın üstünde bulunacak, bir Kahredici tanımıyordunuz. Böyle olması için, ne kadar çalıştınız ve ne kadar tedbirler aldınızsa, hepsi aksine oldu. Şimdi korku içinde olduğunuz halde, yine tövbe etmediniz. Ümidiniz yok ve üzerinizde kudret sahibi birinin bulunduğunu görmüyorsunuz. Kuvvetli, kudretli ve şevketli olduğunuz zamanlar beni görmeniz lazım. Bana yenilmiş olduğunuzu biliniz ki işleriniz kolaylaşsın. Korktuğunuz zamanlar, benden ümidinizi kesmeyiniz; sizi, bu korkudan kurtarmaya ve size güven içinde bulunduğunuzu duyurmaya kudretim vardır, Yüce Allah, geceyi gündüze katar; gündüzü, geceye çevirir. [Kur'an Sure:35, ayet 13.] Ölüyü diriden ve diriyi ölüden çıkarır. [Kur'an Sure:30, ayet 19.] buyurulduğu gibi, beyaz inekten, siyah ineği vücuda getiren, siyah inekten beyaz ineği de vücuda getirir. Bunun için, esir bulunduğunuz şu halde, benim hazır ve nazır olduğumdan ümidinizi kesmeyiniz ki ben de sizin elinizden tutayım. Çünkü kafir olanlardan başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez. [Kur'an Sure:12, ayet 87.] buyurulmuştur. Yüce Allah buyuruyor ki: Ey esirler! eğer , ilk dininizden döner, korku ve endişe içinde bulunduğunuz zaman, beni görür ve bütün hallerde, bana yenilmiş olduğunuzu kabul ederseniz, ben sizi bu korkudan kurtarırım; yağma edilen ve ziyan olan mallarınızın hepsini, belki fazlasıyla ve daha iyisini size geri veririm. Sizi yarlığarım. Ahiret saadetini, dünya saadetine yaklaştırırım. Abbas: "Tövbe ettim, bulunduğum halden döndüm." dedi. Mustafa (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun): "Allah, bu iddia ettiğim şey için, delil göstermeni istiyor." dedi. Beyit: (Aşk iddiasında bulunmak kolaydır; fakat bunun delili ve şahidi vardır). Abbas: "Bismillah! Ne delil istersin?" dedi. Peygamber (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun): "Elinde kalan malları, kuvvetlenmeleri için İslam askerine dağıt. Eğer Müslüman oldunsa, İslamlığın ve Müslümanlığın iyiliğini istemen lazım." Buyurunca, o: "Ey Allah'ın elçisi, benim neyim kaldı ki? Hepsini yağma ettiler; bana eski bir hasır bile bırakmadılar." dedi. Bunun üzerine Peygamber (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun): "Gördün mü düzelmedin, olduğun gibisin, değişmedin. Ben sana, ne kadar malın olduğunu, ve onu nerede sakladığını, kime bıraktığını, nereye gizleyip gömmüş olduğunu söyleyeyim mi?" buyurunca o: "Haşa!" dedi. Peygamber (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun): "Malının şu kadarını annene bırakmadın mı? Falan duvarın dibine gömmedin mi? Ve ona: "Eğer dönersem, bana teslim edersin; dönmezsem şu kadarını, falan iş için harcarsın; şu kadarını falana verirsin; şu kadarı da senin olur." diye etraflıca vasiyet etmedin mi?" buyurdu. Abbas bunları işitince, şahadet parmağını kaldırdı ve tam bir sadakatle iman getirdi ve: "Ey Peygamber (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun)! Ben gerçekten, senin de eski meliklerden Haman, Şeddad ve Nemrud gibi, sadece dünyevi bir devlet sahibi olduğunu sanıyordum. Bunları buyurduğun zaman, bu devletin gizli, ilahi ve rabbani bir devlet olduğu anlaşıldı." dedi. Mustafa (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun): "Doğru söyledin. Bu defa, içindeki o şüphe zünnarının koptuğunu duydum; sesi kulağıma geldi. Benim, ruhumun içinde gizli olan bir kulağım vardır. Her kim şüphe, şirk ve inkar zünnarını parçalarsa, ben bu gizli kulakla o sesi duyarım ve koparken çıkan ses, benim ruhumdaki kulağıma gelir. Şimdi gerçekten doğru oldun ve iman getirdin." buyurdu. Mevlana bunun tefsirinde buyurdu ki: Ben bunu: Emir Pervane'ye onun için söyledim: "Sen önce Müslümanlığın başı oldun ve: "Kendimi yok edeyim, İslam'ın bekası Müslümanların çoğalması uğrunda fikrimi, tedbirimi feda edeyim." dedin. Kendi düşüncene güvenerek Allah'ı görmediğin ve her şeyi Allah'tan bilmediğin için, Allah, bizzat bu sebepleri ve çalışmaları, İslam'ın zayıflamasına sebep kıldı. Sen, Tatarla birleştin. Halbuki bu şekilde Şamlıları ve Mısırlıları yok etmek, İslam vilayetlerini kırıp yıkmak için yardım etmiş oluyorsun. Binaenaleyh, İslam'ın bekasına sebep olan şey, bu vaziyette, onun zayıflamasına sebep olmuştur. O halde bu durumda, yüzünü Aziz ve Celil olan Allah'a çevir. Senin için korkulacak bir haldir; bu kötü durumdan seni kurtarması için, sadakalar ver. O'ndan ümidini kesme. O seni öyle bir taatten, böyle bir ma'siyete düşürmüştür. Fakat sen, o taati, kendinden zannettin ve bu yüzden ma'siyete düştün. Şimdi, şu günahkar olduğun durumda bile, ümidini kesme, yalvar. O, taatinden ma'siyet yarattığı gibi, bu ma'siyetten de taat yaratmaya muktedirdir. Sana bundan dolayı pişmanlık hissettirir; tekrar Müslümanların çoğalması için çalışmanı temin eder ve İslamlığın kuvveti olabilmen için de sebepler yaratır. Ümidini kesme. Çünkü kafir olandan başkası, Allah'ın rahmetinden ümit kesmez. [Kur'an Sure:12, ayet 87.] Maksadım onun bunu anlaması, bu durumda sadakalar vermesi, Allah'a yalvarması idi. Çok yüksek bir durumdan, pek aşağı bir hale düşmüş olduğundan, bu vaziyette de ümitli olması için, ona bunları söyledik. Yüce Allah aldatıcıdır. Güzel şekiller göstererek aldatır. O şekillerin içinde kötüleri de vardır. Bunu insanın: "Bana güzel bir düşünce ve iyi bir iş yüz gösterdi." Diye, kendi kendini aldatıp, gururlanmaması için yapar. Eğer her görünen şey, göründüğü gibi olmuş olsaydı, o kadar keskin ve aydınlık bir görüşe sahip olan Mustafa (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun): "Bana eşyayı olduğu gibi göster". (H) diye feryat etmezdi. O, bununla demek ister ki: Ey benim Rabb'im! gerçekte çirkin olanı güzel, güzel olanı ise çirkin gösteriyorsun; bize her şeyi olduğu gibi göster ki tuzağa düşmeyelim ve her zaman yolumuzu kaybetmeyelim. Şimdi, senin düşüncen, her ne kadar parlak ve güzel ise de O'nunkinden daha iyi olmaz. Sendeki her düşünceye ve her tasavvura güvenme, yalvar ve kork. Benim maksadım bu idi ve o, bu ayeti ve bu tefsiri kendi iradesine ve kendi düşüncesine göre te'vil etti. Mesela, ordular sevkettiğimiz şu anda bile, bunlara güvenmemeliyiz ve bozguna uğrasak da düştüğümüz korku ve acz içinde, Allah'tan ümidimizi kesmemeliyiz. Peygamber (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) yukarıdaki ayeti [sözü] kendi maksadına uygun olarak söylei. İşte benim de söylemek istediğim, bu idi.
__________________ Halk İçinde Muteber Bir Nesne Yok Devlet Gibi Olmaya Devlet Cihanda Bir Nefes Sıhhat Gibi |
| | |
| Sponsored Links |
| | #2 |
| Uye ![]() Üyelik tarihi: Dec 2007 Nerden: Kütahya Yaş: 31
Mesajlar: 417
Cinsiyet: Rep Gücü: 25 Rep: 2492 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Cevap: Fıhi Mafih FASIL 2 Biri: "Mevlana söz söylemiyorlar." Dedi. Ben: "Bu adamı yanıma, benim hayalim getirdi ve benim hayalim ona: 'Nasılsın, ne türlüsün?, diye bir söz söylemedi. Onu konuşmadan, hayalim buraya çekti. Eğer benim hakikatim onu söz söylemeden çeker ve başka bir yere götürürse, bua niçin şaşmalı?" dedim. Söz, hakikat'in gölgesi ve fer'idir. Mademki gölge çeker, o halde hakikat, daha iyi bir tarzda cezp eder. Söz bahanedir. Bir insanı diğer insana doğru çeken şey, söz değil, belki ikisinde mevcut olan ruhi birlikten bir parçadır. Eğer bir insan, yüzbin mucize ve keramet görse, onda veli ve nebiden uygun bir parça bulunmazsa, birleşmezler ve bunun faydası da yoktur. Onu veliye ve nebiye ulaştıran, onların sevgisini içlerinde kaynaştıran, o ortak olan parçadır. Eğer samanda, kehrübar ile müşterek bulunan bir parça olmazsa, hiçbir zaman kehrübar tarafına gitmez. Onlar arasında bulunan bu aynı cinsten oluş, gizli bir şeydir, göze görünmez. Bir insanı, her şeyin hayali, o şeye doğru götürüyor. Mesela bahçe hayali bahçeye; dükkan hayali dükkana. Yalnız bu hayallerde gerçeği değiştiren bir şey saklıdır. Mesela bir yerin hayali seni çekti, hayale uyup oraya gidiyorsun. [ O gerçeği değiştire şey] yani yalan-dolan orasını sana güzel göstermiştir. Sonra pişman olup kendi kendine: "Bunda bir hayır vardı sandım, meğer yokmuş." Diyorsun. Bu yüzden bu hayaller, tıpkı içinde birisi gizlenmiş olan çadırlara benzer. Hayaller ne zaman ortadan kalkar ve hakikatler yüz gösterirse, orada, çadır gibi olan hayal bulunmaksızın, kıyamet kopmuş olur ve artık pişmanlık bahis konusu olamaz; seni çeken gerçek, seni cezbeden gerçekten başka bir şey değildir. O gün gizli şeyler apaşikar olur. [Kur'an, Sure: 86, Ayet: 9] Gerçekte, cezbeden birdir; fakat sayılı görünür. Görmüyor musun bir insanın türlü türlü, yüzlerce arzusu vardır: "Tutmaç isterim, börek isterim, helva isterim, kızarmış et isterim, meyva isterim, hurma isterim." Der. Bu söylediği ve saydığı şeylerin aslı birdir ve o da açlıktır. Açlık bir tek şeydir. İnsan birinden doyunca: "Bunların hiçbiri istemez!" der. O halde anlaşılmış oluyor ki on ve yüz sayıları yoktur; sadece bir vardır. Onların sayısını, kafirler için mihnet ve meşakkat eyledik. [Kur'an, Sure: *Ayet: 9] buyurulduğu gibi bu insanları saymak karışıklığı mucip olur, fitnedir. Mesela buna bir, onlara yüz, diyorlar; yani veli için bir ve halk için yüzbin derler. Bu, büyük bir günahtır. Veliyi bir, diğerlerini çok görmek, görme ve düşünme yolunu kaybetmek ve büyük bir fitnedir. Çünkü siz, onları çok, veliyi ise bir görüyorsunuz. Onların sayısını, kafirler için mihnet ve meşakkat eyledik. [Kur'an, Sure: *Ayet: 9] bunun için buyuruldu. Hangi yüz, hangi elli ve hangi altmış? Elsiz, ayaksız, akılsız ve ruhsuz bir takım insanlar, tılsım ve civa gibi, bu dünyada kaynaşıp dururlar. Şimdi sen onlara altmış yahut yüz ve bin ve buna da bir, de. Bu böyle değildir; belki onlar hiçtirler ve bu bir dediğin bin, yüzbin ve yüzbinlerce bir sayılır. Tıpkı, Bizim kavmin ahalisi azdır; fakat hücum ettikleri zaman çok olur, sözündeki gibi. Bir padişah, birine yüz kişilik gelir sağlamıştı. Askerler padişahı bu yüzden payladılar. Padişah kendi kendine: "Bir gün gelir, size gösteririm; o zaman bunu niçin yaptığımı anarsınız." Diyordu. Savaş günü geldi. Hepsi kaçmış yalnız o döğüşüyordu. Padişah: "İşte ben bu adama, bunun için para verdim." Dedi. İnsanın ayırt etme hassasını her türlü garazdan temizlemesi ve dinden yardım araması lazımdır. Din, sahibini tanır. Fakat siz ömrünüzü, ayırt etme hassasından mahrum olan kimselerle geçirdiğinizden, onun iyiyi ve kötüyü ayıran vasfı zayıf düşmüştür ve artık dini insana yar olanı tanıyamaz. Sen bu vücudu besledin, ama onda ayırt etme hassası yoktur. Ayırt bir sıfattır. Görmüyor musun ki delilinin eli, ayağı var, fakat ayırt'ı yoktur. Ayırt sende bulunan latif bir manadır ve sen, gece gündüz o ayırttan mahrum olan şeyi, beslemeğe uğraşıyor ve onun, bununla kaim olduğunu bahane ediyorsun. Nihayet bu da onunla kaimdir. Nasıl oluyor ki sen bu ayırttan mahrum olanı tamamen besledin, geliştirdin ve tamamiyle vücudunu beslemekle vakit geçirdin de o latif olan manayı, yani ayırt kudretini, ihmal ettin? Senin zannettiğin gibi bu, onunla kaimdir; o bununla değil. O nur, yani latif ita mana, bu göz, kulak ve diğer pencerelerden ve bu pencereler olmazsa, daha başka pencerelerden kendini gösterir. Çerağa ne lüzum var? Allah'tan ümidi kesmemek lazımdır. Ümit, güvenlik yolunun başıdır. Yolda yürümesen de daima yolun başını gözet: "Doğru olmayan şeyler yaptım." Deme, doğruluğu tut. O zaman, hiçbir eğrilik kalmaz. Doğruluk Musa'nın asası gibidir; eğrilik ise, sihirbazların sihrine benzer. Doğruluk ortaya çıkınca, onların hepsini yutar. Eğer bir kötülük etmişsen kendi kendine etmişsindir. Senin kötülüğün başkasına nasıl dokunur? Şiir: (Bak o dağın üzerine konup, kalkan kuş, o dağın nesini arttırdı, nesini eksiltti?) Sen doğru olursan, onların hiç biri kalmaz. Sakın ümidini kesme. Padişahlarla bir arada bulunmak şu bakımdan tehlikeli değildir; çünkü ister bugün, ister yarın olsun, zaten fena bulacak ve gidecek olan baş gider. Bu yönden de tehlikelidir; Padişahların nefisleri, kuvvetlenip bir ejderha gibi olur. Onlarla konuşup, onların dostluğunu iddia ve mallarını kabul eden kimse mutlaka onların keyfine göre konuşur. Hatırları hoş olsun diye, onların kötü düşüncelerini benimser ve sözlerinin aksini söyleyemez. İşte bu yüzden de her zaman bir tehlike mevcuttur. Çünkü onların tarafını yaparak, asıl olan diğer tarafı sana yabancı bırakmanın dine zararı vardır. Sen o tarafa yüz çevirir ve sen dünya ehli ile ne kadar uzlaşırsan o da sana o kadar kızar. Allah zalimlere yardım eden kimsenin üzerine, O zalimi musallat eder. (H) Senin ona doğru gitmen de bu neticeye varır. Çünkü madem ki o tarafa doğru gittin, sonunda onu senin başına bela edecektir. Denize varıp oradan birazcık veya bir testi su almakla yetinmek yazık olur. Denizden alınacak inciler ve daha başka binlerce şeyler varken, yalnız su almanın ne değeri olabilir? Akıllı insanlar bununla nasıl öğünürler ve ne yapmış olurlar? Alem bir köpüktür. Bu deniz muhakkak velilerin bilgileridir. Denizin incisi nerede? Bu alem, çer çöple dolu bir köpüktür; fakat bu köpük, dalgaların çalkalanmasından, oynamasından ve denizin köpürüp kaynamasından temizlik saflık ve güzellik bulur. İnsanların kadınlar, oğullar, yük yük altınlarla gümüşler, güzel cins atlar, davarlar, ekinler gibi şeyler gösterişleriyle, içini çeker ve hırsını gıcıklar. Bütün bunlar dünya zevkidir. [Kur'an, Sure: 3, Ayet: 19] Madem ki (Züyyine) süslendirildi, buyruldu o halde, onda gerçek güzellik ve iyilik yoktur; bu güzellik onda iğreti olarak bulunuyor ve başka bir yerden gelmiştir, demektir. Dünya, altın kaplamalı kalp para gibidir. Yani kıymetsiz bir köpükçük olan bu dünya kalptır; önemsiz ve değersizdir. Onu biz altınla sıvadık. İşte bunun için insanların, kadınlar, oğullar, yük yük altınlarla gümüşler, güzel cins atlar, davarlar, ekinler gibi şeyler, gösterişleriyle içini çeker, buyurulmuştur. İnsan, Allah'ın usturlabıdır. Yalnız usturlabdan anlayan bir müneccim lazımdır. Terecinin ve bakkalın usturlabı olsa bile, bunun onlara ne faydası vardır ve o usturlabla feleklerin ahvalinden, dönmelerinden, burçlarından, bunların tesirlerinden ve değişmelerinden daha bunun gibi şeylerden ne anlarlar? Binaenaleyh usturlab müneccim için faydalıdır. Çünkü kendini bilen Allah'ını da bilir. (H) Bu bakımdan usturlab nasıl feleklerin aynası ise, insan vücudu da Allah'ın usturlabıdır. Çünkü Kur'anda onun hakkında; Biz Adem oğullarını aziz ettik. [Kur'an, Sure: Ayet: 70] buyurulmuştur. Yüce Allah insanı kendinden bizzat bilgin, bilen ve bilgili kılmış olduğundan, insan kendi varlığının usturlabında zaman zaman, Allah'ın tecellisini ve eşsiz güzelliğini, parıltı halinde görür. O Cemal, hiçbir zaman bu aynadan eksik olmaz. Aziz ve Celil olan Allah'ın hikmet, marifet ve keramet elbiseleri giydirdiği kulları vardır. Her ne kadar halkın bunları görebilecek görüşleri yoksa da, Allah onları pek çok kıskandığından, onlar da kendilerini tıpkı Mütenebbi'nin: "Kadınlar ipekli elbiseleri ile süslenmek için değil, güzelliklerini korumak için giydiler." Dediği gibi, [hikmet, marifet ve keramet elbiseleriyle] örterler.
__________________ Halk İçinde Muteber Bir Nesne Yok Devlet Gibi Olmaya Devlet Cihanda Bir Nefes Sıhhat Gibi |
| | |
| | #3 |
| Uye ![]() Üyelik tarihi: Dec 2007 Nerden: Kütahya Yaş: 31
Mesajlar: 417
Cinsiyet: Rep Gücü: 25 Rep: 2492 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Cevap: Fıhi Mafih FASIL 3 [Biri]: "Gece, gündüz kalbim ve canım sizin yanınızda, hizmetinizde; fakat, Moğolların işinden ve meşgalesinden dolayı ziyaretinize gelemiyorum" dedi. O: "Bu işler de Hakk işidir. Çünkü bunlar, Müslümanlığın güvenini temin ediyor. Siz onların gönüllerini rahat ettirmek ve birkaç Müslüman'ın huzur ve güven içinde ibadetle, takatle meşgul olabilmeleri için, kendinizi malınızla, canınızla, feda ettiniz. Bu da hayırlı bir iştir. Yüce Allah size böyle hayırlı bir iş yapmak arzusunu vermiştir. Bu işe karşı ilginizin artması, Allah'ın size olan inayetinin bir delilidir. Eğer bu arzunuz zayıflayacak veya eksilecek olursa, bu da Allah'ın inayetinden mahrum kalacağınıza bir işaret demektir. Zira Yüce Allah böyle büyük ve hayırlı bir işin onun vasıtasıyla yapılmasını, o kimsenin sevap kazanmasını ve derecesinin yükselmesini istemiyor, demektir. Bu, sıcak bir hamama benzer. Hamamın sıcaklığı külhandan hasıl olur. Yüce Allah ot, odun ve tezek gibi vasıtalar ortaya kor. Bunlar her ne kadar görünüşte kötü, çirkin ve iğrenç şeyler iseler de hamamcı için inayet olur. Çünkü bunlardan hamamcının hamamı ısınır ve bunun da halka faydası dokunur. Bu arada dostlar geldiler, [Mevlana] özür diledi ve: "Eğer sizin için ayağa kalkmıyorsam, sizinle konuşmuyorsam ve halinizi, hatırınızı sormuyorsam, bu size saygı gösterdiğim içindir. Çünkü her şeyin saygısı, o zamana uygun olur. Namaz kılarken babayı, kardeşi sormak ve saygı göstermek yakışmaz. Namazda dostlara, akrabalara iltifat etmemek, bizzat iltifat etmek ve gönül almaktır. Sen onlar yüzünden kendini ibadetten ve dalmış olduğun dini halden ayırmaz ve huzurunu bozmasan, böylece onlar da günaha girmemiş ve şikayeti hak etmemiş olurlar. İşte bunun için insanı günaha sokan, siteme müstahak eden bir şeyden çekinmek, bizzat iltifat ve gönül almaktır. Çünkü onları cezalandıran bir şeyden sakınılmıştır." Buyurdu. Biri: "Allah'a namazdan daha yakın olan bir şey var mıdır?" diye sordu. O: "Hem namaz vardır; ama namaz yalnız bu suretten ibaret değildir. Bu, namazın kalıbıdır. Çünkü bu namazın başı, sonu bellidir ve vardır. Başı ve sonu olan her şey ise kalıptır. Tekbir namazın başı, selam ise onun sonudur. Bunun gibi şahadet de yalnız dilleriyle söyledikleri şey değildir. Onun da başı ve sonu vardır. Sesle, sözle söylenebilir. Sonu ve başı olan her şey suret ve kalıptan ibaret olur. Onun ruhu benzersiz ve sonsuzdur, başı sonu yoktur. Bu namazı nebiler bulmuşlardır ve bunu ortaya çıkaran nebi: "Benim Allah ile bazı vakitlerim olur ki o zaman, oraya ne bir Allah tarafından gönderilmiş Peygamber ve ne de Allah'a en yakın bulunan bir melek sığar." (H) buyuruyor. O halde namazın ruhunun yalnız bu suretinden ibaret olmayıp, belki istiğrak, kendinden geçiş olduğunu, bilmiş olduk. Çünkü bütün suretler dışarıda kalıp oraya sığmazlar. Katıksız, sırf mana olan Cebrail bile oraya sığmaz. Bilginlerin sultanı, alemin kutbu olan Mevlana Baha-ul Hak Ve'd-Din (Allah onun büyük ruhunu takdis etsin) hakkında bu hikaye rivayet edilir: Bir gün eshabı onu istiğrak halinde buldular. Namaz vakti geldi. Müritlerden bazısı Mevlana'ya: "Namaz vaktidir" diye seslendiler. Mevlana onların sözüne aldırış etmedi. Onlar kalkıp namaz kılmaya başladılar. Yalnız, müritlerden ikisi, şeyhe uyup namaza durmadılar. Namaz kılanlardan Hacegi adlı bir müridi sır gözüyle, namaz kılan eshabın hepsinin imamla beraber arkalarının, şeyhe uyan o iki müridin ise, yüzlerinin kıbleye dönük olduğunu apaçık gösterdiler. Çünkü şeyh benlik ve bizlik iddiasından geçip, onun o'luğu fena buldu. Varlığından bir şey kalmadı. Ölmeden evvel ölünüz. (H) sözü gereğince Allah'ın nurunda helak oldu. O şimdi, Allah'ın nuru olmuştur. Her kim, arkasını Allah'ın nuruna ve yüzünü duvara çevirirse, mutlak surette arkasını kıbleye çevirmiş olur. Çünkü artık o, kıblenin canı olmuştur. İnsanların yöneldikleri Kabe'yi Peygamber yapmamış ve o, alemin kıblegahı olmamıştır? O halde Peygamber kıble olursa daha uygun olur. Çünkü kıble, onun için kıble olmuştur. Mustafa (Allah'ın salatı onun üzerine olsun) bir dostunu: "Seni çağırdım, niçin gelmedin?" diye azarladı. O: "Namaz kılmakla meşguldüm." Dedi. Peygamber: "Peki! Ben seni çağırmadım mı?" deyince o: "Ben biçareyim." Dedi. Peygamber ona buyurdu ki: Her zaman biçare olman ve kudretli olduğun vakit kendini, acizken olduğu gibi biçare görmen iyidir. Çünkü senin kuvvetinin ve kudretinin üstünde bir kudret vardır. Sen bütün hallerde, Hakka mahkumsun. İki parçaya ayrılmış değilsin ki bazen çaresiz, bazen kudretli olasın. O'nun kudretine bak ve kendini her zaman elsiz, ayaksız ve biçare gör. Zayıf bir insan şöyle dursun, arslanlar, kaplanlar, timsahlar bile O'na nispetle zavallıdır ve Allah'ın korkusuyla titrerler. Yerler, gökler hepsi acizdir. Ve hepsi O'nun hükmünün esiridir. O büyük bir padişahtır ve nuru ayın, güneşin nuruna benzemez ki varlığı ile bir şey yerinde kalabilsin. Bu nur, perdesiz olarak görünecek olursa ne gök, ne yer, ne güneş ve ne de ay kalır. Hikaye: Bir padişah dervişin birine: "Allah'ın huzurunda, Allah'ın tecellisine ve yakınlığına mahzar olduğun anda, beni hatırla!" dedi. Derviş: "O huzurda, güzelliğin güneşi bana vurunca ben kendimi bile hatırlamıyorum. Seni nasıl hatırlayayım?" cevabını verdi. Fakat, Yüce Allah bir kulunu seçip onu kendi varlığında yok ederse, bunun eteğine yapışıp ihtiyacını bundan dileyen herkesin dilediğini o adam, Büyük Allah'ın huzurunda yad etmemiş bile olsa Yüce Allah yerine getirir. Bir hikaye anlattılar: Bir padişahla ona çok yakın olan bir kölesi varmış. Bu köle padişahın sarayına gitmek istediği zaman dilek sahipleri padişaha göstermesi için mektuplar, dilekçeler verirlermiş. O, bunları cüzdanına kor, fakat padişahın huzuruna çıktığı zaman padişahın cemalinin parlamasıyla, kendinden geçmiş bir halde, padişahın önüne düşermiş. Padişah: "Benim cemalime dalıp kendinden geçen bu kulumun acaba nesi var?" diye, şevk ve aşk ile onun cebini, çantasını ve cüzdanını karıştırır, o mektupları ve dilekçeleri bulur, hepsinin istediği şeyi mektuplarının arkasına yazarak, tekrar yerlerine kormuş. İşte böylece, köle bir şey söylemeden, hepsinin işini yapmış, yerine getirmiş ve belki bunların bir tanesi bile geri çevrilmeden, istedikleri, fazlasıyla ve daha iyi bir şekilde hasıl olmuş olurdu. Halbuki, akılları başlarında olan kölelerin padişahın huzurunda arz ettikleri, ihtiyaç sahiplerinin dileklerinden ancak yüzde biri, yerine getiriliyordu.
__________________ Halk İçinde Muteber Bir Nesne Yok Devlet Gibi Olmaya Devlet Cihanda Bir Nefes Sıhhat Gibi |
| | |
| | #4 |
| Uye ![]() Üyelik tarihi: Dec 2007 Nerden: Kütahya Yaş: 31
Mesajlar: 417
Cinsiyet: Rep Gücü: 25 Rep: 2492 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Cevap: Fıhi Mafih FASIL 4 Biri: "Burada bir şey unutmuşum." Dedi. Mevlana buyurdu ki: Dünyada bir şey vardır. O da unutulamaz. Eğer bütün şeyleri unutup da onu unutmazsan bundan korkulmaz. Bunun aksine, hepsini yerine getirip, hatırlayıp, unutmayıp da onu unutursan, hiçbir şey yapmamış olursun. Mesela, bir padişah seni muayyen bir işi için bir köye gönderdi. Sen gittin ve o iş için gitmiş olduğun halde, onu yapmayarak daha başka yüz iş yaparsan hiçbir şey yapmış olmazsın. Binaenaleyh insan, bu dünyaya bir iş için gelmiştir; gaye odur. Eğer onu yapamazsa hiçbir şey yapmamış olur. "Biz emaneti göklere, yere, dağlara teklif ettik. Onlar emaneti yüklenmekten çekindiler; ona hiyanet etmekten endişeye düştüler. İnsan onu yüklendi çünkü o, pek zalim, çok cahildir." [ Kur'an, Sure: 33, Ayet: 72.] Biz emaneti göklere ve yere bıraktık.Bunlar, onu üzerlerine almaktan çekindiler, bunu insan üzerine aldı. Bak, onun elinden kaç iş birden geliyor ki akıllar bile hayret içinde kalıyor: Taşları, lal ve yakut, dağları altın ve gümüş madeni yapıyor. Yeryüzündeki bitkileri harekete getirip diriltiyor ve Aden cenneti haline getiriyor. Yer, taneleri kabul ediyor, ürün veriyor,ayıpları örtüyor ve daha anlatılamayacak kadar çok, yüzbinlerce tuhaf şeyleri kabul ediyor, meydana getiriyor. Bunun gibi dağlarda da türlü türlü madenler ortaya çıkarıyor. Bütün bu işleri yaptıkları halde onların elinden o bir iş gelmiyor. Şu halde o bir iş, yalnız insanın elinden geliyor. Esasen Allah: "Biz hakikaten ademoğullarını şereflendirdik." [ Kur'an, Sure: 17, Ayet: 70.] buyuruyor; biz göğü ve yeri şereflendirdik, demiyor. Fakat o iş ne göklerin, ne yerlerin ve ne de dağların elinden gelmeyip yalnız insanın elinden geldiğine göre, insan gerçekten çok kötü ve çok bilgisizdir.Sen eğer:"Elimden şu kadar iş geliyor; ama o işi yapamıyorum." *dersen, bunun hiçbir değeri yoktur. [Çünkü] İnsanı başka işler için yaratmadılar. Bu tıpkı şuna benzer: Mesela sen padişahların hazinelerinde bulunan kıymetli polattan yapılmış bir Hint kılıcını:" Ben , bu kılıcı işe yaramaz bir halde bırakmıyorum ve onu birkaç işte kullanıyorum." diye , getirip kokmuş, bir eti doğramak için satır yerine kullanırsan veya bir zerresiyle, yüz tane tencere alınabilecek olan, altından bir tencereyle şalgam pişirirsem veyahut mücevherlerle süslü bir bıçağı, kırık bir kabağı asmak için, çivi yerine kullanıp: "Ben bu bıçağı işe yaramaz bir halde tutmuyorum , ona kabak asıyorum." der sen yazık olmaz mı ve buna gülünmez mi? Halbuki kabağın işi, bir paralık tahtadan veya demirden bir çivi ile de görülür. Yüz dinarlık bir bıçağı, böyle bir işe bağlamak, akıl karı mıdır? Yüce Allah sana, pek büyük bir değer vermiştir. "Allah mü'minlerin canlarını, mallarını kendi yoluna vakfetmeleri mukabilinde, onlara cennet vermiştir." [ Kur'an, Sure: 9, Ayet: 112.] Şiir: (Sen, değerinle ve düşüncenle iki aleme bedelsin. Ama ne yapayım ki kendi değerini bilmiyorsun.) Kendini ucuza satma, çünkü değerin yüksektir. Yüce Allah buyuruyor ki: Ben sizi, vaktinizi, nefsinizi, mallarınızı satın aldım. Eğer bunları, benim için harcar, bana verirseniz, bunun karşılığı ölümsüz cennettir. Senin, benim yanımdaki değerin budur. Eğer kendini cehennem karşılığında satarsan, kendine kötülük etmiş olursun; tıpkı o adamın, yüz dinarlık bıçağı duvara çakıp, ona bir testi veya bir kabak astığı gibi. Gelelim şimdi.. Sana: "Kendimi yüksek işlere veriyorum; fıkıh, hikmet, astronomi, tıp ve daha başka bilgiler okuyorum, öğreniyorum." Diye bahaneler gösteriyorsun. Bunların hepsi kendin içindir. Eğer öğrendiğin fıkıh ise bu, bir kimsenin elinden ekmeğini kapmaması, elbiseni üstünden soymaması, seni öldürmemesi ve selamette bulunman içindir; eğer astronomi bilgisi ise, feleğin ahvalini, tesirlerini, yeryüzüne ucuzluk, pahalılık, güven ve korku olup olmadığını bilmek ve ona göre kendini ayarlamak içindir; eğer yıldız bilgisi ise uğurlu, uğursuz bir yıldızın, senin talihinle ilgili bulunmasındandır. Düşünecek olursan, aslın sen olup, bütün bunların senin fer'in olduğunu anlarsın. Fer'in bu kadar sonsuz tafsilatı, acayiplikleri, halleri ve garip alemleri olursa, esas olan senin, bak ki ne gibi hallerin olması lazımdır? Senin fer'lerinin yükselişleri, inişleri, uğurlu ve uğursuz halleri olursa, esas olan senin için nurlar aleminde bak ki ne inişler ve çıkışlar, nasıl uğursuzluklar ve uğurlar, zarar *ve faydalar vardır? Mesela, falan ruhun şu özelliği vardır, ondan şu gibi haller görünür ve o ruh falan işe yarar [derler]. "Ben Allah'ın indinde gecelerim. O beni yedirir ve içirir." (H) buyurulduğu veçhile, senin için yemek yemek ve uyumak *besininden başka, bir besin daha vardır. Sen bu dünyada, o besini unutmuş, bununla meşgulsün. Gece gündüz vücudunu maddi besinle besliyorsun. Olsa olsa, bu vücut senin atındır ve bu dünya o atın ahırıdır. Atın yemi, binicinin yiyeceği olamaz. Onun kendine göre uykusu, yiyeceği ve nimetleri vardır. Fakat, hayvanlık duygusu seni yenmiş olduğundan ve atların ahırında, atların başı ucunda kalmış bulunduğundan, beka aleminin emirleri ve şahlarının sırasında yerin yoktur. Kalbin burada, fakat vücudun seni yenmiş olduğu için onun hükmü altına girmiş ve onun esiri olarak kalmışsın. Tıpkı şunun gibi: Mecnun Leyla'nın iline gitmek istediğinden, aklı başında olduğu müddetçe, devesini o tarafa doğru sürüyor, fakat Leyla'nın hayaline dalınca, kendini ve deveyi unutuyordu. O sırada deve, köydeki yavrusunu hatırlayıp gerisin geri gitmeye başladı. Köye ulaştığı zaman Mecnun da kendine geldi. İki günlük yolu geri gitmişlerdi. Böylece üç ay yolda kaldı. Nihayet: "Bu deve benim başımın belası!" dedi ve feryat ederek deveden atlayıp yola düştü. Beyit: (Benim devemin arzusu geride, benimki ise ileride. Ben ve o, yön tayininde, ayrılmış oluyoruz.) Buyurdu ki: Seyid Burhaneddin Muhakkik (Allah onun aziz olan ruhunu takdis etsin) konuştuğu sırada, biri geldi ve: "Falandan senin methini duydum." Dedi. O: "Bakalım o falan nasıl bir kimsedir? Beni tanıyıp övebilecek bir halde midir? Beni eğer, sözlerimle tanımışsa tanımamış demektir; çünkü bu ses, bu töz, bu ağız ve dudak kalmaz; bunların hepsi arazdır. Yok eğer işlerimle tanımışsa, yine böyledir. Fakat benim zatımı tanımışsa işte o zaman beni övebilir ve bu övmenin bana ait olduğunu bilirim." Dedi. Buna benzeyen bir hikaye var. Rivayet ederler ki: Padişahın biri, oğlunu hüner sahibi bir topluluğa teslim etmiş ve o topluluk da ona yıldız bilgisi, reml ve daha başka bilgilerden öğretmişti. Çocuk son derece aptal olduğu halde, bu bilgileri tamamen öğrenip üstad oldu. Bir gün padişah avucuna bir yüzük sakladı ve oğlunu imtihan etti. "Gel söyle bakayım avucumda ne var?" diye sordu. Çocuk: "Elindeki yuvarlak, sarı ve içi boş bir şeydir." Dedi. Padişah: "Alametlerini doğru verdin, o halde ne olduğuna da hükmet." Deyince, çocuk: "Kalbur olması lazım" dedi. Padişah: "Aklı hayretler içinde bırakan bu kadar alameti, bilgi ve tahsil sayesinde söyledin. Fakat kalburun avuca sığmayacağına nasıl akıl erdiremedin!" dedi. Bunun gibi zamanımızdaki bilginler de kılı kırk yarıyorlar. Kendileriyle ilgili olmayan şeyleri pek iyi biliyorlar. Onlara tamamen ve bütün etrafıyla vakıftırlar, fakat önemli olanı ve kendine her şeyden daha yakın bulunanı, yani kendi kendilerini bilmiyorlar. Onlara her şeyden daha yakın olan bir şey var ki bu da onların benliğidir. Bunun yapılması doğrudur, bununki doğru değildir, bu helaldir yahut haramdır, diye bir şey hakkında helal ve haram olması bakımından, hüküm verdiği halde, kendi mahiyetini helal midir, yoksa haram mıdır, temiz midir, yoksa pis midir bilmez. Binaenaleyh [söylemiş olduğu] bu boşluk, sarılık, şekil ve yuvarlaktır arızidir. Ateşe attığın zaman, bunların hiçbiri kalmaz. Bu alametlerin hepsinden kurtulmak zati olur. Bir insana verilen iş, söz vesaire gibi şeylerin hepsi de bunun gibidir. [işte o bilginlerin] alameti böyle olur. Bütün bu şeyleri söyleyip anlattıktan sonra, kalburu avuç içine sığdırmaya kalkarlar. Çünkü onların esas olan şeyden haberleri yoktur. Ben kuşum, bülbülüm, papağanım. Eğer bana, başka türlü ses çıkar, derlerse yapamam. Çünkü benim dilim böyledir ve bundan başkasını söyleyemem. Kuş seslerini öğrenen kimse, kuş olmadığı gibi, aynı zamanda kuşların düşmanı ve avcısıdır. Kendisini kuş zannetmeleri için, onlar gibi ses çıkarır ve ıslık çalar. Ona bu seslerden daha başka sesler çıkar, diye emretseler bunu da yapabilir. Çünkü ses onun değildir, ona iğretidir. Bunun için başka bir ses de çıkabilir. Halkın kumaşını çalan [hırsız] her evden bir kumaş göstermeyi de öğrenmiştir.
__________________ Halk İçinde Muteber Bir Nesne Yok Devlet Gibi Olmaya Devlet Cihanda Bir Nefes Sıhhat Gibi |
| | |
| | #5 |
| Uye ![]() Üyelik tarihi: Dec 2007 Nerden: Kütahya Yaş: 31
Mesajlar: 417
Cinsiyet: Rep Gücü: 25 Rep: 2492 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Cevap: Fıhi Mafih FASIL 5 Atabek: "Bu ne lütuf!" Mevlana teşrif etti. Doğrusu beklemiyordum. Hatta buna layık olmayı aklımdan bile geçirmemiştim. Benim, gece gündüz karşısında el bağlayıp müritleri arasında yer almam lazım gelirken ve ben henüz buna bile layık değilken, bu ne lütuf!" [dedi.] Bunun üzerine Mevlana buyurdu ki: Bu sizin himmetinizin yüceliklerindendir. Dereceniz aziz, büyük ve önemlidir. Siz de yüksek işlerle uğraşmanıza rağmen, himmetiniz çok yüksek olduğundan, kendinizi kusurlu görüyor ve bu şeylerle de yetinmeyerek kendiniz için daha birçok şeyleri gerekli buluyorsunuz. Bizim gönlümüz her zaman manen sizin hizmetinizde bulunmakla beraber, sureten de şereflenmek istedik. Çünkü bu suretin de büyük bir itibarı vardır. İtibar ne demek! O hatta öz ile, mana ile beraberdir. Nasıl ki beyinsiz *bir kafanın işi bir sonuç vermezse, kabuksuz meyve de yetişmez. Mesela, bir çekirdeği kabuksuz olarak yere ekersen göğermez, fakat onu kabuğuyla beraber yere gömdüğün zaman göğerir ve büyük bir ağaç olur. Binaenaleyh bu bakımdan vücudun da büyük bir aslı, rolü vardır. Hem böyle olması da tabiidir. Onsuz bir iş meydana gelmez. Evet işte bu asıl, manadır. Fakat bu, manayı bilen ve manalı olan kimsenin yanında böyledir. İki rekat namaz, dünya ve dünyada olan şeylerden hayırlıdır; (H.) işte bunun için buyurmuşlardır. Yalnız, bu söz herkes için değildir; bu, o iki rekat namazı kılmaması, onun için dünya ve dünyada bulunan her şeyden daha önemli olan kimse içindir. [Böyle bir] insanın gözünde, bütün dünya malı kendinin olsa bile, iki rekat namazı kılmaması ona, o dünya malının büsbütün elinden çıkmasından daha ağır gelir. Dervişin biri, bir padişahın yanına gitti. Padişah ona: "Ey zahid!" dediği vakit, o: "Zahid sensin!" dedi. Padişah: "Ben nasıl zahid olurum? Bütün dünya benimdir". Dedi. Bunun üzerine derviş: "Hayır, aksine! Görüyorsun ki bütün dünya, ahiret ve bütün mülkler benim malımdır. Alemi ben kapladım; sen sadece bir lokma ve bir hırka ile kanaat ettin." Dedi. Yüzünü ne tarafa çevirsen, Allah oradadır. [Kur'an. Sure: 2, Ayet 109] O, her yerde bulunan, Geçer olan Vecih'dir; devamlıdır, ölmez. Aşıklar bu Vech'e kendilerini feda etmişlerdir ve karşılık da istemezler. Geri kalanlar ise hayvan gibidir. Buyurdu ki: Sığır gibi olmalarına rağmen, nimetlere müstahaktırlar ve ahırda bulundukları halde ahır sahibinin makbulüdürler. Çünkü, eğer ahır sahibi isterse, onu, [onları] ahırdan nakleder ve padişahın ahırına götürür; başlangıçta olduğu gibi, yokluktan varlığa getirir. Varlık (Vücut) ahırından, cemad ahırına ve cemad ahırından, bitkiliğe, bitkilikten hayvanlığa, hayvanlıktan insanlığa, insanlıktan melekliğe ve daha böylece sonu gelmeden ilerletir. O sana bunları, O'nun biri birinden üstün olan bu türlü ahırlardan daha birçok ahırı bulunduğunu kabul ve itiraf etmen göstermiştir. Kur'anda: Siz elbet bir halden, bir hale geçeceksiniz. Öyle ise onlara ne oluyor da iman etmiyorlar? [Kur'an. Sure: 84, Ayet 19-20] buyurulmuş olduğu gibi, bunu sana önde bulunan başka tabakalara inanman ve onları kabul etmen için gösterdi, yoksa hepsi bundan ibaret, diye inkar etmen için değil. Bir üstad, bilgisini ve hünerini kendisine inanmaları ve daha göstermemiş olduğu birçok marifetleri ve ilimleri olduğunu ikrar ve kendine iman etmeleri için gösterir. Bunun gibi bir padişah da hil!at verir, bağışlarda bulunur, okşar, gönül alır. Bunları, kendisinden daha başka şeyler beklemeleri ve ümitlenerek vereceği paralar için kese dikmeleri için yapar, yoksa vaat ettiklerinin hepsi bundan ibaret, padişah başka bağışlarda bulunmayacak, diyerek bu kadarla iktifa etmeleri için değil. Esasen o, böyle söyleyeceklerini bilse, onlara kat'iyyen lütuf ve in'am'da bulunmaz. Zahid, ahari (başkasını) gören kimsedir; dünya ehli ise ahiri görür. Fakat Allah'ın has kulları ve arifler, ne ahari ne de ahiri görürler. Onların nazarları evvele düşmüştür, her işin evvelini bilirler. Mesela, buğday ekince, buğday biteceğini bilir. *İşte evvelden sonunu görmemiş midir? Arpa, pirinç ve daha başka şeyler için de aynen böyledir ve başını, evvelini gördüğünden, gözü sonunda değildir; bir şeyin sonu, daha başından ona belli olmuştur! Bunlar nadir olurlar. Diğerleri ise, orta halli olduklarından, nazarları sondadır; ahırda kaldıkları için hayvandırlar. Dert daima insana yol gösterir. Dünyadaki her iş için, bir insanın içinde ona karşı bir aşk, bir heves ve dert olmazsa, insan o işi yapmaz ve o iş dertsiz, zahmetsiz olarak ona müyesser olmaz. İster dünya, ister ahiret, ister ticaret, ister padişahlık, ister ilim, ister astronomi ve ister daha başka işlerde olsun [hepsi için bu, böyledir]. Mesela Meryem'de doğum ağrısı olmadıkça, o baht ağacına gitmedi. Kur'an'da; Doğurma sancısı onu bir hurma ağacının kütüğüne dayanmağa sevketti [Kur'an. Sure: 19, Ayet 22] , buyurulduğu gibi onu o dert, ağaca götürdü ve kuru ağaç meyve verir bir hale geldi. Vücut da Meryem gibidir; her birimizin İsa'mız vardır. Bizde eğer o dert peyda olursa İsa'mız doğar; eğer dert olmazsa, İsa da o geldiği gizli yoldan tekrar kendi aslına döner. Biz de böylece ondan faydalanmaktan mahrum kalırız. Şiir: (Can, içerde aç; tabiat ise dışında servet ve saman içinde. Şeytan yiyip içmekten mide fesadına uğramış; Cemşid sabah kahvaltısı bile yapmamış. Şimdi senin Mesih'in bu yeryüzünde; burada bulunduğun müddetçe derdinin devasına bak. Mesih göğe çıkınca deva da elden gider).
__________________ Halk İçinde Muteber Bir Nesne Yok Devlet Gibi Olmaya Devlet Cihanda Bir Nefes Sıhhat Gibi |
| | |
| | #6 |
| Uye ![]() Üyelik tarihi: Dec 2007 Nerden: Kütahya Yaş: 31
Mesajlar: 417
Cinsiyet: Rep Gücü: 25 Rep: 2492 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Cevap: Fıhi Mafih FASIL 6 Bu söz, idrak etmekte söze muhtaç olanlar içindir. Sözsüz idrak edenin söze ne ihtiyacı kalır? İdrak edebilen için bu göklerin, yerlerin hepsi sözdür. Hafif bir sesi duyana bağırıp çağırmağa ne lüzum var? [Dünya] Kur'an'daki, O'nun emri Ol demekti. O da hemen olur. [Kur'an. Sure: 36, Ayet 82] Sözünden meydana gelmiştir. Hikaye: Arapça konuşan bir şair, bir padişahın yanına geldi. Padişah Türk'tü. Farsça'yı da bilmiyordu. Şair ona Arapça pek parlak bir şiir yazıp getirdi. Padişah tahta oturmuş, divana mensup olan bütün insanlar, emirler ve vezirler de onun önünde sırayla kendi yerlerini almışlardı. Şair ayağa kalktı ve şiirini okumaya başladı. Padişah, aferin denilecek yerde başını sallıyor, hayret gösterilecek yerde hayret gösteriyor ve şairin tevazu göstermiş olduğu yerde de iltifat ediyordu. Padişahın mecliste, bu uygun olan ve gereken yerlerde başını sallaması onun Arapça'yı bildiğini gösteriyordu. [Orada bulunanlar]: "Padişah bu kadar senedir bizden Arapça bildiğini sakladı. Bu zaman zarfında, eğer uygun olmayan sözler söylemişsek vay geldi halimize!" dediler. Padişahın bir has kölesi vardı. Divandakiler toplanıp, bu köleye at, merkep ve mal verdiler ve daha başka şeyler de vereceklerini vaat ettiler: "Padişah Arapça biliyor mu, bilmiyor mu? Bunu öğren ve bize bildir. Eğer bilmiyorsa niçin münasip olan yerde başını sallıyordu? Bu onun kerametinden miydi? Yoksa ona ilham mı gelmişti?" dediler. Bir gün köle, avda, bunu öğrenmek fırsatını buldu. Padişahı memnun görmüştü. Padişah birçok av avladıktan sonra, köle ona sordu. O da: "Vallahi ben Arapça bilmem. Yalnız, onun bu şiiri yazmaktaki maksadını bildiğim için başımı sallayıp iltifat ediyordum. Anlaşılıyor ki bu adamın maksadı övmekti ve o şiir buna vasıta olmuştu. O maksat olmasaydı, bu şiir söylenmiş olmazdı." Dedi. Binaenaleyh eğer maksada bakacak olursak ikilik kalmaz. İkilik teferruattadır. Esas olan birdir. Bunun gibi eğer görünüşte şeyhler türlü türlü, işleri ve sözleri farklı ise de maksatları itibariyle birdirler; bu da Allah'ı talep etmektir. Mesela bir sarayda rüzgar esse bu, halının ucunu kaldırır, kilimleri hareket ettirir, çörü çöpü havaya uçurur, havuzun suyunu halka halka eder, ağaçları, dalları ve yaprakları oynatır. Bütün bu birbirine benzemeyen haller maksat, esas ve hakikat bakımından birdir. Çünkü hepsinin hareketi, bir rüzgardandır. [Biri]: "Biz kusurluyuz!" dedi. O buyurdu ki: Bir kimsede: "Ah ne haldeyim? Niye böyle yapıyorum?" diye bir düşünce ve kendi kendini paylama hasıl olması, dostluk ve inayetin delilidir. Çünkü sevgi oldukça, sitem de olur (M.) Dostlara sitem edilir, yabancılara değil. Şimdi bu sitem (itab) de farklıdır. Bir, insana acı veren sitem vardır. Bu sitemden müteessir olan ve bunun kendi hakkında bir inayet ve sevgi olduğunu bilene yapılır. Bir de hiç teessür uyandırmayan vardır ki bu sevgi alameti değildir. Mesela bir halıyı, tozunu temizlemek için değnekle döverler. Akıllılar buna paylama demezler. Fakat kendi sevdiği birini veya çocuğunu döverlerse ona itab derler. Sevginin delili işte böyle bir yerde meydana çıkar. Bu yüzden madem ki kendinde bir dert veya pişmanlık hissediyorsun bu, Allah'ın sana olan inayetinin ve sevgisinin [bir] delilidir. Eğer sen kardeşinde bir kusur görüyorsan o, sende bulunan kusurun aksinden ibarettir. Alem de işte böyle bir ayna gibidir. Mü'min mü'min'in aynasıdır (H.). Sen o kusuru kendinden uzaklaştır. Çünkü ondan duyduğun üzüntü, kendinden duymuş olduğun üzüntüdür. Ondan incindiğin zaman kendinden inciniyorsun. Dedi ki: Bir fili sulamak için, çeşmenin başına getirdiler. Fil, kendini suda görüp ürktü. Fakat başkasından ürktüğünü sanıyor ve kendi kendinden ürktüğünü bilmiyordu. İşte kötülük, kin, kıskançlık, hırs, merhametsizlik, buyurmuş ve kafir kafirin aynasıdır, dememiştir. Fakat bu, kafirin aynası yoktur, demek değildir. Onun aynası vardır; ancak, kendi aynasından haberdar değildir. İnsan, kendi kelinden ve çıbanından iğrenmez. Yaralı elini yemeğe sokar, parmağıyla yalar. Bundan midesi bulanmaz; ama başka bir kimsede birazcık çıban ve ufacık bir yara görse o yemeği artık yiyemez, iğrenir. İnsandaki kötü huylar da kellere ve çıbanlara benzer. Kendinde olduğu zaman, insan ondan iğrenmez, incinmez; halbuki başka birinde, ondan bir parçacık görecek olsa iğrenir, nefret eder. Sen ondan ürktüğün gibi o da senden ürker ve incinirse, onu hoş gör! Senin incinmen onun suçudur. Çünkü onu görmenden dolayı inciniyorsun. O da aynı şeyi görür. Peygamber: Mü'min, Mü'min'in aynasıdır (H.) buyurmuştur. Kafir kafirin aynası olmaz, demek değildir. Onun aynası vardı, ancak, kendi aynasından haberdar değildir. Bir padişah canı sıkılmış olduğu halde, ırmak kenarında oturmuş, emirler de ondan ürkmüş ve korkmuşlardı. Bir türlü yüzü gülmüyordu. Kendisine çok yakın olan bir soytarısı vardı. Emirler ona: "Eğer padişahı güldürürsen, sana şunu veririz, bunu veririz". Dediler. Soytarı, padişahın yanına gitti. Fakat ne kadar çalıştı çabaladıysa, padişah onun yüzüne bakmadı. Başını kaldırmıyordu ki bir taklit yaparak onu güldürsün. Mütemadiyen önüne bakıyor ve başını eğiyordu. Nihayet soytarı dayanamayıp, padişaha: "Bu suda ne görüyorsunuz?" deyip sordu. O: "Bir kaltabanı görüyorum." Dedi. Soytarı da: "Ey alemin padişahı! Eh bu kulunuzu da kör değil ya!" cevabını verdi. Bu böyledir. Sen onda bir şey görüp incindiğine göre, o da nihayet kör değil ki senin gördüğünü görmemiş olsun. O'nun yanında iki ben sığmaz Sen: "Ben!" diyorsun; O da: "Ben!" diyor. Ya seen öl, ya O ölsün ki bu ikilik kalmasın. Fakat O'nun ölmesi imkansızdır. Bu ne hariçte, ne de zihinde mümkün olur. Çünkü O ölmeyen bir diridir (Hay). [Kur'an, Sure: 25, Ayet: 58] O, o kadar lütufkardır ki imkan olmuş olsaydı, senin için ölürdü. Fakat madem ki O'nun ölümü imkansızdır, o halde bu ikiliğin yok olması ve O'nun sana tecelli etmesi için, sen öl. İki canlı kuşu birbirine bağlarsan, aynı cinsten oldukları için, iki tane olan kanatları, dört tane olduğu halde uçamazlar. Çünkü ikilik mevcuttur. Halbuki buna ölü bir kuşu bağlarsan uçar. Zira ikilik kalmamıştır. Güneşte o lütuf vardır ki yarasanın önünde ölür; fakat buna imkan olmadığından: "Ey baykuş! Benim lütfüm herkese ermiştir, sana da ihsanda bulunmak isterim. Sen öl. Çünkü buna imkan vardır. Böyle yaparsan benim yüceliğimin nurundan nasibini alırsın. Baykuşluktan çıkıp, Yakınlık Kaf'ımın Anka'sı olursun." Diyor. Kendini bir dost için feda etmek kudreti Allah'ın kullarından bir kulda vardı. O dostu Allah'tan istedi. Aziz ve Celil olan Allah kabul etmedi ve ona: "Ben, senin onu görmeni istemiyorum." Diye bir ses geldi. O Allah kulu ısrar etti ve yalvarmaktan vazgeçmedi: "Allah'ım! Bende onun arzusunu meydana getirdin; bu bende yok olmuyor." Diyordu. Nihayet ona: "Eğer onun sana görünmesini istiyorsan, başını feda et; sen yok ol, kalma, bu dünyadan git!" diye bir ses erişti. O: "Ey Allah'ım razı oldum!" dedi ve öyle yaptı, dost için kafasını feda etti. İşte o zaman, maksadı hasıl oldu. Bir günü bütün dünyanın ömrüne bedel olan kulun lütfü böyle olursa, bu lütfü yaratan Allah'ın böyle lütfü olmaz mı? Bu sana imkansız görünür, fakat O'nun fena bulması muhaldir. O halde, hiç olmazsa sen fena bul, yok ol. Sevimsizin biri geldi ve büyük bir adamın üst tarafına oturdu. Bunun üzerine Mevlana buyurdu ki: Bunlar için çerağın üstünde veya altında bulunmanın ne farkı var? Çerağ eğer yüksekte olmak isterse, bunu kendisi için istemez. Maksadı, bundan başkalarının faydalanmasıdır. Onlar çerağın nurundan zevk alırlar; yoksa o ister yukarıda, ister aşağıda olsun, aynı çerağdır. Ebedi güneştir. [Büyük adamlar] Onlar eğer yükseklik, makam, mevki isterlerse bu, halkın onları görecek gözleri olmadığı içindir. Onların maksatları, bu maddi ve dünyevi tuzakla, dünya ehlini avlamaktır. Böylece bu yükseklikleri uhrevi yüksekliğe yol bulmak için isterler. Mesela Mustafa (Allah'ın selamı onun üzerine olsun) Mekke'yi ve diğer beldeleri, kendi ihtiyacı olduğu için zaptetmemiş, belki herkese hayat bağışlamak, herkesin kalplerini nurlandırmak için zaptetmişti. Bu el vermeye alışmıştır, almaya alışmamıştır (H.) buyurulduğu gibi onlar halka bağışta bulunmak için halkı aldatırlar. Yoksa onlardan bir şey almak için değil. Bir insan tuzak kurar ve yemek yahut satmak için zavallı kuşları tuzağa düşürür. Buna mekr (hile) derler. Fakat bir padişah kendi cevherinden haberi olmayan, kıymetsiz, acemi bir doğanı tutar, bileğine alıştırırsa, bundan maksadı onu şereflendirmek, ona bilgi ve terbiye vermektir. Buna hile demezler. Her ne kadar bu, görünüşte mekr ise de gerçekte aynen doğruluk ve ihsandır; taşı lal haline getirmek, ölü bir t umu, insan yapmaktır. Akıl sahipleri bunu böyle bilirler. Hatta bundan daha fazla bir şey [bir şeref bilirler]! Eğer doğan kendisini niçin tuttuklarını bilmiş olsaydı, o zaman, tuzağa ve taneye lüzum kalmazdı. Can ve gönülden, kendisi tuzağı arar ve şahsın bileğine uçarak giderdi.Halk onların [büyük adamların] sözlerinin dışına, görünüşüne bakıp: "Biz bu gibi sözlerden çok işittik, içimiz dışımız bu sözlerle dopdolu!" der. Onlar derler ki: Kalplerimiz kılıflıdır. Hayır Allah onları küfürlerinden dolayı lanete uğrattı da onlar pek az inanırlar. [Kur'an, Sure: 2, Ayet: 88] Ayetinde buyrulduğu gibi kafirler: "Bizim kalplerimiz bu türlü sözlerin kılıfıdır, biz bunlarla dopdoluyuz." Derler. Yüce Allah onlara cevap olarak buyuruyor ki: Haşa' onlar bununla dolu değil, belki hayal, vesvese, şüphe ve şirkle, hatta lanetle doludurlar. Çünkü haklarında, belki Allah onlara küfürlerinden dolayı lanet etmiştir. [Kur'an, Sure: 2, Ayet: 88] buyurulmuştur. Keşke bu hezeyanlarla dolu olmasalardı! Hiç olmazsa bunu kabule layık olsalardı; buna bile layık değiller. Yüce Allah onların kulaklarını, gözlerini ve kalplerini, başka bir renk görmeleri için mühürlemiştir. Bu yüzden gös Yusuf'u kurt görür, kulak başka bir ses işitir. Hikmeti saçma hezeyan sayar. Kalbini başka bir şekle sokmuştur ki o kalp hayal ve vesvese örtüleri altında, öylece donup kalmıştır. Bunlar hakkında: "Allah onların yüreğine mühür vurdu, kulakları da gözleri de perdelidir." [Kur'an, Sure: 2, Ayet: 8] buyurulmuştu. Onların kalpleri bununla dolu olmak şöyle dursun, ne onlar, ne onlarla öğünenler ve ne de onların yakınları, bütün ömürlerince bu hikmetten bir koku bile alamamışlardır. Bu, Allah'ın hikmeti bir testi gibidir. Allah onu, bazılarına su ile dolu olarak gösterdi. Onlarda bu sudan kana kana içerler. Bazılarının dudaklarında da onu boş gösterir. Bu boş gösterdiği ve bundan bir nasip alamayan kimseler, buna nasıl şükredebilir? Allah'ın bu testiyi kendisine dolu olarak gösterdiği kimse şükretmelidir. Yüce Allah Adem'i toprak ve sudan yaratacağı vakit O'nu kırk günde tamam etti (H.), onun kalıbını tamamen yaptı. Bu zaman zarfında kırk gün, yer yüzünde kalmıştı. Lanet olası İblis! Yere indi ve onun kalıbına girdi, bütün damarlarında dolaştı, seyretti ve o kanla dolu damarı, yağı ve dört hıltını görüp: "Oh! Benim arşın ayağında görmüş olduğum ve peyda olacak olan İblis'in bu olması tuhaf değil mi? Şayet bu değilse ne garip! O İblis eğer varsa mutlaka, bu olmalıdır. İşte o kadar!" Diyerek çekilip gitti.
__________________ Halk İçinde Muteber Bir Nesne Yok Devlet Gibi Olmaya Devlet Cihanda Bir Nefes Sıhhat Gibi |
| | |
| | #7 |
| Uye ![]() Üyelik tarihi: Dec 2007 Nerden: Kütahya Yaş: 31
Mesajlar: 417
Cinsiyet: Rep Gücü: 25 Rep: 2492 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Cevap: Fıhi Mafih FASIL 7 Atabek'in oğlu geldi. Mevlana buyuruyordu ki: Senin baban daima Allah ile meşguldür. Ona imanı galip gelmiştir; bu sözünden belli oluyor. Bir gün Atabek dedi ki: Rum kafirleri: "Tatar'a kız verelim de din bir olsun ve bu yeni bir din olan Müslümanlık ortadan kalksın." Diyorlar. Ben: "Bu din ne zaman bir oldu ki: Her zaman iki, üç din vardı ve onlar arasında daima savaş ve öldürmek [kan dökmek] mevcuttu." Dedim. Bunun üzerine Mevlana buyurdu ki: Siz, dini nasıl bir yapacaksınız? Bu ancak Kıyamette bir olur. Burası dünya olduğuna göre, bu imkansızdır. Çünkü burada, her birinin çeşitli dileği ve isteği vardır. Burada bir olamaz, ve bu, ancak kıyamette mümkün olabilir. Orada hepsi bir olur, hepsi aynı yere bakar ve bir tek kulak, bir tek dil haline gelirler. İnsanda birçok şeyler mevcuttur. [Mesela] Fare vardır, kuş vardır. Kuş kafesi yukarı kaldırır; fare aşağı çeker. İnsanda daha bunun gibi, binlerce çeşitli yırtıcı hayvanlar bulunur. Bunlar eğer, fare fareliğini, kuş da kuşluğunu bırakırsa, hepsi birleşir ve istenilen şey de meydana gelmiş olur. Çünkü istenen ne yukarı ne de aşağıdadır. Ve istenilen hasıl olunca, ne yukarı ne de aşağı kalır. Birisi bir şey kaybetmiş. Sağda, solda, önde ve arkada arıyor. Bulduğu zaman ne sağı ne solu, ne önü ne de arkayı arar. Bunların hepsi bir olur. Kıyamet gününde nazarlar birleşir. Diller, kulaklar ve duygular bir olur. Mesela on kişinin müşterek bir bahçesi veya dükkanı bulunsa, hepsinin sözleri, kaygıları bir olur ve hepsi bir şeyle uğraşırlar. Çünkü istedikleri şey bir olmuştur. Kıyamet gününde hepsinin işi Allah'a düşer. Yani hepsi Allah ile meşgul olur ve hepsi bunda birleşir. Bunun gibi, dünyada herkes bir işle uğraşır. Kimi kadın sevgisiyle, kimi mal toplamakla, kimi kazanmak, kimi bilgi elde etmekle uğraşır; bunlardan birinden zevk alır ve hoşlanır. Hepsi de: "Benim dermanın, saadetim ve huzurum bundadır." Der ve ona inanır. Bu da Allah'ın bir rahmetidir. Çünkü insan, o sevdiği şeye gider, onu arar, bulamayıp geri döner, bir zaman bekler ve kendi kendine: "Bu zevk ve rahmet aranılmağa değer; belki ben iyi arayamadım tekrar arayayım." Diye, yeniden aramağa başlar. Fakat, yine bulamaz. Böylece Allah'ın rahmeti ona perdesiz olarak yüz gösterinceye kadar devam eder. Rahmet yüz gösterdikten sonra, bu tuttuğu yolun, gerçek yol olmadığını anlar. Fakat Allah'ın öyle kulları da vardır ki onlar, kıyametten evvel bu gayeye ulaşmışlardır. Şimdiden sonu görürler. Ali (Allah ondan razı olsun): "Perde kalksa da benim yakınım artmıyor" (K.K.) buyuruyor. Yani: Bu kalıbı ortadan kaldırsalar ve kıyamet görünse de benim yakınım artmaz [demektir]. Bu şunun gibidir: Mesela, farz edelim ki karanlık gecede, bir evde herkes yüzünü bir tarafa çevirmek suretiyle, namaz kılsa gündüz olunca, yüzlerini çevirmiş oldukları yönü değiştirirler. Fakat onlar arasında gece, kıbleye çevirmiş olan, bu hakiki yönden yüzünü çevirmez. Hem niçin çevirsin? Çünkü herkes yüzünü ona doğru çevirir. [Bu dünyada] Gece yüzlerini ona dönüp, başkasından yüz çevirmiş iseler, o halde onlar için kıyamet görünmüş ve hazır olmuştur. Hiçbir şey yoktur ki onun hazineleri bizim yanımızda bulunmasın. Biz onu ancak muayyen bir ölçü ile göndeririz. [Kur'an, Sure: 15, Ayet: 21] buyurulduğu veçhile, sözün sonu yoktur. Fakat isteyenin istediği ölçüde iner [gelir]. Hikmet de yağmur gibidir ve kendi madeninde sonsuz bir durumdadır. Yalnız ihtiyaca göre yağar. Kışın, ilkbaharda, yazın ve sonbaharda bu mevsimlerin ihtiyaçlarına göre az veya çok olur. Fakat geldiği yerde, yani kaynağında bitip tükenmek bilmeyen bir haldedir. Mesela atarlar şekeri veya ilaçları kağıda sararlar. Ama şeker, o kağıda konulandan ibaret değildir. Şeker ve ilaç depoları sonsuzdur. Sonsuzluk, sınırsızlık kağıda nasıl sığabilir? Kur'an Muhammed'e (Allah'ın selam ve kelamı onun üzerine olsun) niçin kelime kelime iniyorda sure sure inmiyor, diye dedikodu yapıyorlardı. Bunun üzerine Mustafa (Allah'ın selam ve kelamı onun üzerine olsun): "Bu sersemler ne diyorlar? Eğer hepsi birden inseydi ben erirdim, kalmazdım." Buyurdu. Çünkü o, azdan çoğunu, bir şeyden birçok şeyleri, bir tek satırdan defterler dolusunu anlayabilir. Mesela şunun gibi: Bir grup insan oturmuş [bir vakanın] hikayesini dinliyorlar. Fakat bunlar arasında biri, hikayenin cereyanında bulunmuş olduğundan, hikayenin hepsini tamamen biliyor ve bir işaretle hepsini anlıyor, kızarıp bozarıyor ve bir halden bir hale dönüyor. Diğerleri hikayenin ancak işittikleri kadarını anlıyorlar; çünkü onlar vaziyetten haberdar değillerdir. Yalnız vaziyete vakıf olan o kadarıyla pek çok şeyler anlamıştır. Gelelim eski konumuza: Atarın dükkanına gittiğin zaman, orada, şekerin ne kadar çok olduğunu görürsün. Fakat Atta, elinde ne kadar para getirdinse, sana onun değeri kadar şeker verir. Gümüş para burada, himmet ve iman mukabilinde, misal olarak verildi. Söz o nispette ilham olur. Şeker istemeğe geldiğin vakit çuvalına bakarlar. Ona göre bir veya iki kile ölçerler. Ama eğer şeker almağa gelen, deve katarları ve pek çok çuvallar getirmişse, kile ölçenleri çağırmalarını emrederler. Bunun gibi adam olur ki denizlerle, kafi gelir ve bundan fazlası ona zarar verir. Bu sadece mana aleminde ilimler ve hikmet konusunda olmayıp, her şeyde bunun gibidir. Dünyada mallar, altınlar, maden ocakları hep sonsuz ölçüdedir; sınırsızdır. Fakat bunlar insana değeri kadar gelir. İnsan fazlasına dayanamayarak delirir. Aşıklardan Mecnun, Ferhat ve daha başkalarını görmüyor musun? Bunlara tahammülerinin üstünde şehvet verilmiş olduğundan, bir kadının aşkı ile dağlara ve çöllere düştüler. Baksana Firavun'a, fazlaca mal ve mülk verdikleri için tanrılık iddiasında bulundu. İyi veya kötü hiçbir şey yoktur ki onun bizde ve bizim hazinemizde sonsuz defineleri olmasın, fakat biz tahammül nispetinde gönderiyoruz, [Kur'an, Sure: 15, Ayet: 21] buyurulduğu gibi, işe elverişli olanı da budur. Evet! Bu adam imanlıdır fakat, imanın ne olduğunu bilmiyor. Ekmeğe inanan, fakat neye inandığını bilmeyen bir çocuk da böyledir. Mesela bitkilerden, gelişmekte olan bir ağaç; susuzluktan sararır ve kurur; buna mukabil susuzluğun ne olduğunu bilmez. İnsanın vücudu bir bayrak gibidir. Evvela bayrağı havada açar, sonra yalnız Allah'ın bildiği akıl, anlayış, öfke, kızmak, yumuşaklık askerleri o bayrağın dibine gönderirler. Uzaktan bakan herkes, onu sadece bir bayrak olarak görür. Fakat yakından bakan, onda ne cevherler ne manalar bulunduğunu da müşahede eder. Bir adam geldi. Dedi ki: Nerede idin? Çok özlemiştik, niçin uzak düştün? O: "Tesadüf böyle oldu." Dedi. Biz de bu tesadüfün değişmesi ve ortadan kalkması için dua ediyorduk. Ayrılık yaratan tesadüf, olamaması icap eden bir tesadüftür. Evet, hepsi Allah'tandır, ama Allah'a nispetle iyidir. Evet! Doğru, hepsi Allah'a nispetle mükemmeldir, iyidir; fakat bize nispetle böyle değildir. Çünkü pislik, namazsızlık, namaz, küfür, İslam, şirk ve tevhid bunların hepsi Allah'ın indinde iyidir. Fakat bize göre, bu hırsızlık, ahlaksızlık, küfür ve şirk kötü, tevhid, namaz ve hayrat iyidir. Ama Hakk'a nispetle hepsi iyidir. Mesela ülkesinde zindan, asmak, hil'at, mal, mülk, raiyet, düğün, davul ve bayrak bulunan bir padişah için bunların hepsi iyidir ve nasıl, hil'at saltanatının kemaline alamet olursa darağacına çekmek, öldürmek ve zindan da aynen bunun gibidir. Padişaha nispetle hepsi kemaldir. Fakat halka göre, hil'atle darağacı nasıl aynı şey olabilir?
__________________ Halk İçinde Muteber Bir Nesne Yok Devlet Gibi Olmaya Devlet Cihanda Bir Nefes Sıhhat Gibi |
| | |
| | #8 |
| Uye ![]() Üyelik tarihi: Dec 2007 Nerden: Kütahya Yaş: 31
Mesajlar: 417
Cinsiyet: Rep Gücü: 25 Rep: 2492 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Cevap: Fıhi Mafih FASIL 8 [Biri]: "Namazdan daha üstün ne olabilir?" diye sordu. Söylediğimiz gibi, namazın canı (ruhu), okunan namazdan daha iyidir. İman namazdan daha iyidir. Çünkü namaz beş vakitte, iman ise her zaman farzdır. Namaz bir mazeretle bozulur ve farz olmaktan düşer, sonra kılmak da mümkündür. İmanın namazdan bir üstünlüğü de onun hiçbir mazeretle düşmeyişi ve sonradan kılmağa müsaade edilmeyişidir. Namazsız imanın faydası olur. Fakat imansız namazın faydası yoktur. Tıpkı münafık olan kimselerin namazları gibi. Namaz her dinde başka türlüdür. İman hiçbir dinde değişmez. Ahvali, kıblesi ve daha unun gibi şeyleri değişmiş olmaz. Yalnız bu farklar hakkında söylenen söz, ancak dinleyenin bundan çıkaracağı manayı talep etmesi nispetinde zahir olur. Dinleyen, hamur yoğuranın önündeki un gibidir. Söz de suya benzer. Una, kendisine elverişli olacak ölçüde su katarlar. Şiir: (Gözüm başkasına bakıyor, ben ne yapayım? Kendi kendinden şikayet et ki gözümün nuru sensin.) Gözüm başkasına bakar, yani senden başka bir dinleyen (Müstemi') arar. Ne yapayım? Onun nuru sensin. Nurunun senin gibi, yüz bin tane (misli) olması için, senin, seninle olmaman ve kendinden kurtulman lazım. Hikaye: Çok zayıf, cılız, ufak-tefek bir adam vardır. Herkesin gözünde, hakir bir serçe gibi görünürdü. O kadar hakir ve çirkindi ki, hakir ve çirkin yüzlüler bile onu görmeden evvel kendi hallerinden şikayet ettikleri halde onu bu kadar hakir görünce, Allah'a şükrederlerdi. Buna rağmen adamcağız ulu orta konuşur, büyük büyük sözler söylerdi. Padişahın divanında memurdu, mütemadiyen vezirin canını sıkar, o da bunları hazmederdi. Sonunda bir gün, vezirin kafası kızıp: "Ey divan ehli! Ben bu falan kimseyi yerden kaldırdım, besledim, yetiştirdim. Bizim soframız, ekmeğimiz ve nimetlerimizle adam olup, buraya kadar geldi. Sonunda bana böyle kötü şeyler söylüyor." Diye bağırdı. Çirkin adam vezirin yüzüne atılıp: "Ey divan ehli ve devletin büyük adamları, erkanı! Evet, doğru söylüyor; onun ve ceddinin nimeti ve ekmeği ile beslenip büyüdüğüm için böyle hakir ve gülünç oldum. Eğer başka bir kimsenin ekmeği ve nimeti ile büyütülüp beslenseydim, yüzüm, boyum ve değerim bundan daha iyi olurdu. O beni topraktan tutup kaldırdı. Biz, size yakın bir azabı ihtar ediyoruz. O gün her insan elinin ne yaptığını görecek ve inanmayan: Keşke toprak olsaydım, diyecek, [Kur'an, Sure: 78, Ayet: 40] buyurulduğu gibi, keşke başka bir kimse beni topraktan kaldırmış olsaydı! Belki o zaman böyle gülünç olamazdım." Dedi. Allah adamı tarafından yetiştirilen bir müridin ruhu tertemiz olup, müzevir ve iki yüzlü bir kimse tarafından yetiştirilip, tahsil ettirilen adam işte, o cılız adam gibi hakir, aciz ve kederli olur; tereddütler içinde kalır, duyguları noksandır ve iyi çalışmaz. Allah mü'minlerin yarıdır. Onları karanlıktan ışığa çıkarır. Kafirlerin yardımcıları Tağut'dur. Onları ışıktan karanlığa götürürler: bunlar ateşlik olan kimselerdir ki, daima ateş içinde kalırlar. [Kur'an, Sure: 2, Ayet: 257] Nasıl ki temiz bir su, dibindeki taşlar, tuğlalar, kiremitler daha başka şeylerle üstündeki her şeyi gösterirse, insanın ruhu da insanın tabiatı ile birlikte yoğrulmuş olan bütün bilgiler ve göze görünmeyen şeyleri gösterir. Böyle altında ve üstünde olan şeyi, ona bir şey ilave etmeden ve bir şey öğretmeden göstermek, suyun yaradılışında vardır; fakat o su, eğer toprakla veya b |