FORUM SUPERMEYDAN  

Geri git   FORUM SUPERMEYDAN > YAŞAM > Din,Dinler > Kuran-ı Kerim

Kur’an-ı kerimi herkes anlayamaz

Din,Dinler katogorisi Kuran-ı Kerim forumu içinde "Kur’an-ı kerimi herkes anlayamaz" başlıklı konu görüntüleniyor, "Alıntı: hakan2034 ´isimli üyeden Alıntı İmtihan için gönderilen insanların hayat nizamıdır Kur'an... O yüce kitabımızı en güzel şekilde anlayabilmemiz için peygamber göndermiştir, rabbimiz... O yüce peygamber, Kur'an'ı eksiksiz yaşamış ve ..."

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 04-03-2008, 12:31 AM   #21
Yeni Kayıt
SUPERMEYDAN
 
Üyelik tarihi: Jun 2007
Mesajlar: 29
Cinsiyet:
Rep Gücü: 10 Rep: 823
bziya gözlemlemek için görkemli biribziya gözlemlemek için görkemli biribziya gözlemlemek için görkemli biribziya gözlemlemek için görkemli biribziya gözlemlemek için görkemli biribziya gözlemlemek için görkemli biribziya gözlemlemek için görkemli biri
rose Cevap: Kur’an-ı kerimi herkes anlayamaz

Alıntı:
hakan2034´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
İmtihan için gönderilen insanların hayat nizamıdır Kur'an...
O yüce kitabımızı en güzel şekilde anlayabilmemiz için peygamber göndermiştir, rabbimiz...
O yüce peygamber, Kur'an'ı eksiksiz yaşamış ve metodu göstermiştir.
Elbetteki herkes Kur'an okuyacaktır ve anlamaya çalışacaktır.
Ancak...
Hiç kimse "Ben Kur'an'ı böyle anlıyorum ve böyle amel edeceğim" diyemez ve dememelidir.
Çünkü bütün müslümanlar, peygamberimizin yaşadığı İslam modelini kabul ederler.
Bunun dışındaki İslam modeli sapıklıktır.

Selam ve dua ile...
İşte demek istediğimiz budur ? herkes kendi anladığına göre amel etmemeli , hakiki manasını anlamak isteyen meal değil Ehl-i Sünnet Alimlerinin ilmihallerini okumalı ve buradan öğrendikleri ile amel etmeli.Bu ilmihaller zaten Kur'anı Kerim ve Hadisi Şeriflerin bizim anlayabileceğimiz şekilde açıklamalarıdır.Meal okumak din öğrenmek değil o meali yazanın fikrini öğrenmek olur.Hiç bir meal birbirini tutmaz.Herkez haddini bilmeli , Kur'anın aslını bol bol okumalı bereketlenmelidir.
bziya isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Mesajı Digg'e ekleMesajı del.icio.us'a ekleMesajı Technorati'ye ekleMesajı FURL ekle
Alıntı ile Cevapla
Sponsored Links
Alt 04-03-2008, 12:56 AM   #22
Uye
 
hakan2034 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Atalarının Dindarlığıyla Kurtulacağını Sananlar Babalarının Yemesiyle Doyacağını Zannedenler Gibidir
 
Üyelik tarihi: Feb 2007
Yaş: 36
Mesajlar: 455
Cinsiyet:
Rep Gücü: 57 Rep: 5505
hakan2034 çok gurur duyuyorhakan2034 çok gurur duyuyorhakan2034 çok gurur duyuyorhakan2034 çok gurur duyuyorhakan2034 çok gurur duyuyorhakan2034 çok gurur duyuyorhakan2034 çok gurur duyuyorhakan2034 çok gurur duyuyorhakan2034 çok gurur duyuyorhakan2034 çok gurur duyuyorhakan2034 çok gurur duyuyor
Cevap: Kur’an-ı kerimi herkes anlayamaz

Alıntı:
bziya´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
İşte demek istediğimiz budur ? herkes kendi anladığına göre amel etmemeli , hakiki manasını anlamak isteyen meal değil Ehl-i Sünnet Alimlerinin ilmihallerini okumalı ve buradan öğrendikleri ile amel etmeli.Bu ilmihaller zaten Kur'anı Kerim ve Hadisi Şeriflerin bizim anlayabileceğimiz şekilde açıklamalarıdır.Meal okumak din öğrenmek değil o meali yazanın fikrini öğrenmek olur.Hiç bir meal birbirini tutmaz.Herkez haddini bilmeli , Kur'anın aslını bol bol okumalı bereketlenmelidir.
Alıntı:
Meal okumak din öğrenmek değil o meali yazanın fikrini öğrenmek olur.Hiç bir meal birbirini tutmaz
Ehli sünnet alimlerinin yazmış oldukları mealler okunur.
Bu insana bir zarar getirmez.
Yalnız, "anladığım gibi amel edeceğim" diyemez.
Ehl-i sünnet alimlerinin yazmış oldukları mealler kendi fikirleri olamaz ve ciddi farklılıkları da olmaz. Ancak elbetteki Orjinal Kur'an'ın yerini tutamaz.

Ehl-i olmayan kişilerin yazdıkları, hiçbirşey okunmaz...
hakan2034 isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Mesajı Digg'e ekleMesajı del.icio.us'a ekleMesajı Technorati'ye ekleMesajı FURL ekle
Alıntı ile Cevapla
Alt 16-05-2008, 10:46 AM   #23
Yeni Kayıt
SUPERMEYDAN
 
Üyelik tarihi: May 2008
Mesajlar: 8
Cinsiyet:
Rep Gücü: 1 Rep: 74
çağa inat will become famous soon enough
Cevap: Kur’an-ı kerimi herkes anlayamaz

Alıntı:
çerkeş18´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
Evet arkadaşa katılıyorum,herkez anlayamaz koskoca profösör olmuş adamlar bile kuranda tesettür yok diye hüküm vermeye kalkıyorlarsa demekki okuduğunu anlayamamışlar.anlama işi sadece art niyetli olmayan ALLAHın dinini gerçekten öğrenip yaşamak isteyenlerin başarabileceği iştir.

Kur'an mana itibari ile, çok okunan, okunması gerekli metinler manasına gelir,
Çok okunacak, okunması tavsiye edileek velakin anlaşılır olmayacak,
Burada sanki Allah çelişkili davranmış gibi durmuyor mu sizce..
Kur'anı kimler anlayamaz, sıralayalım..

1-şeytanlaşmış beyinler anlayamaz,

2-Kur'an-a güven duymayanlar anlayamaz,

3-Allah'a tam teslim olamayanlar anlayamaz,

4-Dünyalık bir avuç maddeye verdiği değeri, Kur'an-a veremeyenler anlayamaz,

5-O'nu ya kütüphanesinde süs araca veya duvarlarda hapis yapanlar anlayamaz,

ve en önemlisi,
Başına bir sıkıntı geldi mi, Kur'an yerine, sahte ilahların kitaplarına sarılanlar anlayamaz,

Bir de, Kur'anı sevap ve hatim mantığıyla (bonus mantığı da diyebiliriz) okuyanlar asla anlamayacaktır,

Bunun dışında kalanlar bal gibi anlar, Allah anlaşılmaz mesaj gönderip insanları zora sokmaz.. vesselam
çağa inat isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Mesajı Digg'e ekleMesajı del.icio.us'a ekleMesajı Technorati'ye ekleMesajı FURL ekle
Alıntı ile Cevapla
Alt 21-05-2008, 04:02 PM   #24
Yeni Kayıt
SUPERMEYDAN
 
Üyelik tarihi: May 2008
Yaş: 37
Mesajlar: 2
Cinsiyet:
Rep Gücü: 1 Rep: 10
musab b.umeyr is on a distinguished road
Cevap: Kur’an-ı kerimi herkes anlayamaz

Kur'ân-ı Kerim’i Anlamada Rasûlullah Dönemi Arapça’sını Bilmenin Önemi-1
Dr. Mehmet SÜRMELİ

“Dil”, anlatım araçları bütünü, bütün bireylerde ortak olan şifre “Code”dir. Söz ise, bu şifre veya kodun bireysel kullanımıdır.[1] İnsanı hayvanlardan farklı kılan en önemli özellik, düşünmesi ve düşündüklerini dil yetisi aracılığıyla ifade etmesidir. “İnsan hangi ortamda bulunuyor ve ne yapıyor olursa olsun sahip olduğu dil yetisi sayesinde konuşur, düşüncelerini dile getirir, varlık evrenindeki her şeyi yorumlar.”[2] Dil, toplumun dünyayı algılama ve düzenlemedeki en etkin aracıdır. Hiçbir dil yaşadığı toplumun kültüründen ve olgudan kopuk değildir. Kültürden ve olgudan kopuk bir dilden bahsetmek imkânsızdır.[3] İnsanların düşündüklerini ve duyduklarını bildirmek için, kelimelerle ve işaretlerle yapmış oldukları bir anlaşma olan[4] dilin beş temel işlevi vardır:

1. “Belli bir anlama yapılan göndermenin simgeleştirilmesi.
2. Dinleyiciye yönelik tutumun açığa vurulması.
3. Göndermeye yönelik tutumun açığa vurulması.
4. Amaçlanan etkinin uyandırılması gerekir.
5. Anlama yapılan göndermenin de desteklenmesi lâzımdır.”[5]

Eğer bir dil, bu işlevlerini yerine getirmeyecek olursa, söyleyenle söylenen arasındaki iletişimin sağlıklı bir şekilde gerçekleştiğinden bahsetmek mümkün değildir. Hatta dilin işlevi bağlamında şu realitenin de gözden kaçırılmaması gerekir: “Dinleyici, görünür simgeleri hatasız biçimde alabilmeli, yani; sadece söylenen sözü doğru olarak işitip, kullanılan dili bilmekle kalmamalı, kullanılan jest ve ses uyumu gibi kelime dışı simgeleri doğru olarak gözlemlemelidir.”[6] Sözlü kültür ürünleri yazıya geçirilince; sonraki muhataplar, kullanılan jest ve mimikleri göremedikleri için, anlamalarında az da olsa kusur vardır. Bu kusuru aşmak, ancak söylenen söze gerçek anlamda şahid olmakla mümkün olabilir.

Diğer yandan konuşulan dillerin mekânı vardır. Buna dilin coğrafyası denir. Dilin iyi anlaşılmasında etkili olan coğrafyasından kasıt, bir dilin anlatım yollarını, o dili konuşan toplumun geçmişini, yaşam biçimini, geleneklerini ve çeşitli özelliklerini belirten önemli ipuçlarını bilmektir.[7] Tüm bu sayılanlar, semantik yapabilmenin de anahtarlarıdır.[8] Bu çerçevede Arap dilini ele alırsak, Kur’an’ın nâzil olduğu dönemindeki dili; o dönemin ve bölgenin, kendisine özgü şartların, Arap örf ve adetlerinin, kısaca bir hayat tarzının ürünü olduğu görülecektir. Kelimelerin anlamı, o çevrenin ve o şartların içerisinde doğmuş, o dönem Arap kültürünün etkisiyle şekillenmiştir.[9] “Belirli bir kültürün ve coğrafyanın oluşturmuş olduğu dil olgusunun ürünlerini; çeşitli amaçlar için ortaya konan metinleri sadece birer araç olarak görmek, çok yönlü bağlamından koparmak suretiyle ele almak, ahlâk dışı bir davranıştır.”[10]

Sahâbenin dil konusundaki yetenek ve yeterliliklerinin anlaşılması sadedinde Arapça’nın doğuşu ve coğrafyası konusu önemli bir husustur. Hz. İsmail, “Arab-ı Âribe” olan Cürhümden bir kadınla Mekke’de evlenmiştir.[11] Hz. İsmail’in Cürhümlülerden kız alması, Hz. İbrahim’in oğlunu ziyarete gelmesi, Cürhüm kabilesiyle İbranîler arasında yakınlık kurulmasına, İbranilerin bazısının Hicaz’a hicretlerine ve iki kavmin karışmasıyla yeni bir kavmin (Arab-ı Musta’ribe) meydana gelmesine sebep olmuştur. Bunlar eski Arapça ile eski İbraniceden oluşan bir dil oluşturmuşlardır. Kur'an, Arapların edebî ve içtimaî lisanı olan bu dil ile nâzil olmuştur.[12]

Arap dili, sahip olduğu ahenk, kelime yapısı, fiil çekimi ve telaffuzundaki kaideleri bakımından çok önemlidir. En küçük bir açıklığı ve teferruatı bile zayi etmeksizin bu dil, veciz ve özlü ifadeler taşıyan bir lisandır. Hz. Muhammed’in arkadaşları bu dili rahatlıkla anlayabiliyorlardı.[13] Çünkü Kur’an, o dönemin Arapçasıyla inmiştir. Dolayısıyla onu anlama çabaları da yine Arap dili vasıtasıyla olacaktır.[14] Sahâbe bu dille konuşan ve bu dilin yatağında doğup büyüyen insanlar oldukları için deyimlerine, dilde yapılan sanatlara vakıftılar. Kur’an’ın indiği dili bilmeyen ve garip kelimeleri anlamayan, bugün de tefsir yapamaz.[15] Kur’an’ın kelimelerini öğrenmek için yapılan her türlü çalışma, Kur’an’ı doğru anlamaya yönelik bir gayrettir. Aynı zamanda Müslümanlar, Kur’an’ın kelime ve kavramlarıyla meşgul olmakla, ilahî olanla irtibata geçtiklerine inanırlar.[16]

Sahâbe döneminin Arapça’sına baktığımızda görürüz ki, Araplar konuşmalarında ve şiirlerinde hakikat ve mecaz, tasrih ve kinaye, icaz ve itnab gibi edebî sanatları kullanıyorlardı. Bundan dolayı Kur’an, Arabın kullandığı bu söz sanatlarını, daha yüksek ve edebî bir şekilde kullanmıştır. “Arap dili üslubu ile nâzil olan Kur’an’ı, ilk muhatapları, kendi kültür seviyeleri nispetinde anlayabilmişler, anlayamadıkları kısımları, bu hususta en salahiyetli zat olan Hz. Peygambere sormuşlardır.”[17] Çünkü sahâbe şu gerçeği biliyordu; Allah ile kendileri arasında olan ontolojik farklılıktan dolayı, onunla direkt konuşmak mümkün değildir. Ancak bir Peygamber aracılığı ile iletişim kurulabilir.[18] Haliyle, Peygamber de onların bilmediği sözcük ve terimleri biliyordu. Ümmetinin tüm problemleriyle ilgilenen Peygamberin en temel görevi, ayetlerdeki kapalılıkları açıklamak, beyan etmek, anlaşılır kılmak ve anlamaktır. Dil ne kadar açık ve anlaşılır olursa o kadar iyidir.[19] Vahyin ilk nâzil olduğu yerin; Mekke halkının lehçesi, Kureyş lehçesiydi. Hz. Peygamberin Mekke’de yaşıyor olması ve Kureyş lehçesini konuşması kapalılıkları izah etmede onun işini de, vahye muhatap olanların işini de kolaylaştırmaktaydı. Çünkü Kur’an, Arap lisanıyla, onların örf ve adetlerini konu alır vaziyette nâzil oluyordu.[20] Hatta İmam Şafii’ye (ö: 204/819) göre Kur’an’da Arapça’nın dışında hiçbir sözcük yoktur.[21] Tüm sözcüklerin Arapça olması, sahâbenin Kur’an’ı anladığının bir ifadesidir.

Dili iyi anlamak için bir takım öncüller vardır. Bu öncüller ne kadar iyi bilinirse dil o kadar iyi bilinir. Bu öncüllerin en önemlilerinden birisi de, dilin bağlamıdır: “Kur’an metninin anlaşılabilmesi için önce onun dil dokusu, dokuyu oluşturan sözcük ve tümcelerin yapı ve delalet yönlerini, sözcüklerin kök manalarıyla sonradan müktesep delalet zenginliklerini; ayrıca anlamın oluşmasında etkisi ve katkısı olan dil dışı unsurları, kısaca kültürel, toplumsal, tarihsel ve olgusal bağlamları bilmek gerekmektedir.”[22] Usûlî anlamda tanımını öne çıkardığımız sahâbîler, tüm bunları bilen insanlardı. Fetihlerle beraber sınırları genişleyen İslâm coğrafyasında, Müslümanların dini sözcüklerine izafî manalar yüklendi. Sözcük ve terimler, bağlamından koparıldı.[23] Sahâbîlerden sonra dili anlama sorunu ortaya çıktı ve büyüdü. Zira sahâbenin her biri Kur’an’ı ve onun ayrı ayrı kelime terkiplerinin tamamını bilirdi.[24] Öyle ki, Hz. Ömer, Kur’an’ı en iyi şekilde anlamanın olmazsa olmaz iki anahtarı olarak kabul ettiği dil ve sünnet konusunda valisi Ebu Musa el-Eş’arî’ye (ö: 44/664) gönderdiği mektupta şu tâlimatı veriyordu: “Sünneti ve Arap dilini iyi öğreniniz.”[25] Hatta Hz. Ömer’in seçmiş olduğu sözcüğün “Tefakkuh ediniz” şeklinde olduğunu iyi düşünürsek; öğrenmekten kasıt, dile tam vukûfiyeti içeren mükemmel bir anlama faaliyetidir.

Kur’an’ı doğru anlamada sahâbenin en büyük avantajlarından birisi, Kur’an’ın dünya görüşünü bilmeleridir. “Kur’an’ın kullanmış olduğu dil ve üslup bizi bu dünya görüşüne yükseltmeyi amaç edinen bir söz, kelâm ya da hitaptır. Dolayısıyla, onun ifadelerini sıradan olgu ve olaylar düzeyinde kalan bir uyaran-tepki nedenselliği bağlamında, ya da gündemde bulunduğu salt dış dünyaya ait nesne, durum ve olaylar hizasında anlamak, bir yerde onu hiç anlayamamakla aynı kapıya çıkar.”[26] Eğer, sahâbî dediğimiz bu insanlarda, Kur’an’ın dünya görüşüne doğru bir algı yükselmesi olmasaydı iman etmezlerdi. İmanlarının dereceleri Kur’an’ın dünya görüşünü algılamalarına bağlı olarak anlam kazanmıştır. Sahâbîlerin Kur’an’ı anlamada eşit seviyede olmadıklarını söyleyebiliriz. Sahâbenin bilgi ve kültür yapısıyla, Arap dili ve edebiyatına vakıf olmaları hususunda yetişkinlik dereceleri, ayrıca Hz. Peygamberin yanında devamlı bulunma veya bulunmama durumları, böyle bir anlayış farklılığını zorunlu kılmıştır.[27] Zaten onları sonraki nesillerden üstün kılan özellik, halis bir Arapça selikasına ve kendilerini teslimiyete sevkeden halis bir İslâm fıtratına sahip olmalarıdır.[28]

Kur’an’ı iyi anlamada Sahâbenin iki önemli önceliğe sahip olduğu daha önce söylenmişti. Bunlar, dil ve Hz. Peygamberin sünneti. Konumuz, dil olgusu olduğu için burada şu hususu iyi bilmek gerekir. Dilden kasıt, Rasûlullah dönemi dilidir. Çünkü Kur’an 610-632 yılları arasındaki süreçte indiğine göre, bilinmesi gereken genel anlamda “Arap dili” değil, Kur’an’ın nâzil olduğu dönemde konuşulan Arap dilidir.[29] Kur’an’ın nüzul sürecinde de Arap diline sızmalar olmuştur. Bundan dolayı sahâbe, o dönemin bu tür kelimelerini bilemiyordu denirse, şu cevap verilir: Yabancı kökenli de olsa, bir kelimeyi Araplar kullanmışlar ve kendilerine maletmişlerse, artık o kelime kendi dillerinden olmuştur. Dikkat edilecek olursa, Araplar hiçbir yabancı kelimeyi orijinal dilindeki telaffuzu üzerine bırakmazlar.[30] Müfessirin de, Kur’an ayetlerini meydana getiren kelime ve kavramların ilk ortaya çıktıkları sırada ve onların ilk okuyucusu olan Rasûlullah tarafından okunduğunda, onun etrafında bulunan kimselerin onlardan ne anladıklarını tespit etmeye özellikle dikkat etmesi gerekir.[31]
musab b.umeyr isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Mesajı Digg'e ekleMesajı del.icio.us'a ekleMesajı Technorati'ye ekleMesajı FURL ekle
Alıntı ile Cevapla
Alt 21-05-2008, 04:03 PM   #25
Yeni Kayıt
SUPERMEYDAN
 
Üyelik tarihi: May 2008
Yaş: 37
Mesajlar: 2
Cinsiyet:
Rep Gücü: 1 Rep: 10
musab b.umeyr is on a distinguished road
Cevap: Kur’an-ı kerimi herkes anlayamaz

Kur'ân-ı Kerim’i Anlamada Rasûlullah Dönemi Arapça’sını Bilmenin Önemi-2
Dr. Mehmet SÜRMELİ

Arapça olarak inen Kitab’ı[32] anlama konusunda her Müslüman’ın öğrenmesi gereken asgari bir miktar vardır. Bu da, kelime-i tevhidin anlamını bilmesi, Kur’an’ı okuması, insana emredilen tesbihat ve tekbirlerin anlamlarının kavranmasıdır.[33] İhtisas ve içtihadî yeterlilik için ise bundan daha fazla bilgiye sahip olmak gerekir. Daha fazla bilgiden kasıt, dildeki inceliklerin bilinmesidir. Bunlar öğrenilmeden Kur’an’ın muhteviyatının tam hakkı verilemez.[34] Dildeki incelikten kasıt, peygamber dönemi Arapça’sının lügatinin bilinmesi, beyan, meânî, bedî’nin öğrenilmesi, mübhemin belirlenmesi, mücmelin/kapalılıkların açıklanması, vahyin nüzul ortamının, nasih ve mensuhun tanınması, mutlak, mukayyed, umumî ve hususî lafızların kavranması, emir ve nehiylerin, kıraat farklılıklarının, Allah için caiz ve caiz olmayan şeylerin öğrenilerek özümsenmesidir.[35] Kişi tüm bunlarla beraber Kur’an lafızlarındaki çeşitli şekilleri; vucuh ve nezâir’i bilmedikçe Kur’an’ı hakkıyla anlayamaz.[36] Kur’an’ı anlayamamanın dille alâkalı bir başka sorunu da, derinlemesine araştırma yapmayan, dilin lügatini, sanatlarını, kültürel alt yapısını ve buna bağlı olarak semantik bilmeyen insanların Kur’an kelimelerine sübjektif anlamlar yüklemesidir. “Tarih boyunca ve günümüzde, Kur’an’a, onun özgün yapısına yabancı yeni anlamlar yükleme şeklinde tezahür eden bu üretim faaliyetinin iç içe işleyen iki temel düzeneğini şöyle betimlemek mümkündür: 1. Dilin evrimini göz ardı etmek suretiyle, herhangi bir kelimenin herhangi bir zamanda kazandığı anlamı Kur’an’a yüklemek. 2. Sosyal değişim olgusunu göz ardı etmek suretiyle herhangi bir toplumun, herhangi bir dönemde içinde bulunduğu durumu Kur’an’a yüklemek.”[37]

Belirtilen her iki yanlışa düşmemek için, dilin yatağını ve onu var eden kültürel olguların önemini kavrayan sahâbîler Kur’an’daki kelimelerle dönemin şiir dili arasındaki ilgiyi bildikleri için Arab’ın divanı mesabesinde olan cahiliyye dönemi şiirini öğrenmeye önem vermişlerdir. Sahâbe, zaman zaman mescidde toplânıyor aralarında şiirler okuyup, cahiliyye dönemi olaylarını anıyorlardı. Hz.Muhammed onları yapmış oldukları bu eylemden men etmediği gibi onların davranışlarına gülümseyerek karşılık veriyordu.[38] Hz. Peygamberin onları bu tip hadiselerden men etmemesindeki asıl neden, şiir dilinin Kur’an’ın dilini çözmeye yardım edeceğini bilmesidir. Bu bağlamda hemen belirtmekte fayda var. Hz. Ömer de aynı amaç uğruna şöyle demişti: “Ey İnsanlar, cahiliye devri şiirlerini toplamaya bakınız, çünkü onda kitabınızın tefsiri bulunmaktadır.”[39]

Şiirle Kur’an sözcükleri arasında ilgi kuran Abdullah b. Abbas (ö: 68/687): “Kur’an’dan bir şey size yabancı gelirse, şiire bakınız. Çünkü şiir Arab’ın divanıdır.”[40] demiştir. Sahâbîler bazı Kur’an sözcüklerini bilemezlerse onları, Kur’an’daki kelimelerin kapalılığını giderebilir diye, itimat ettikleri, saf Arapça’ya vakıf olan bedevîlerden sorarak öğrenirlerdi. Konuyla ilgili şu iki örnek oldukça önemlidir. Hz. Ömer anlatıyor: “Kinaneden Müdlec oğullarından bir bedevî gelmişti. Ona ‘Harac nedir?’ diye sordum. Şöyle cevap verdi: ‘Ne bir vahşi hayvanın ne de bir çobanın kendine ulaşabileceği[A1] bir ağaçtır.’ Bunun üzerine Hz. Ömer şöyle bir yorum, deyim yerindeyse semantik yapar: ‘İşte kâfir kişinin kalbi de böyledir. Ona imandan, salih amelden ve hayırdan hiçbir şey ulaşamaz.’ ”[41] Kur’an kelimelerinin kaynakları ile ilgili ikinci örnek de şudur: İbn Abbas: “Ben ‘Fâtıru’s-Semâvâti ve’l-Ardı’ ayetindeki[42] ‘Fatır’ sözcüğünün anlamını iki bedevî gelip bir kuyunun başında münakaşa edene kadar bilmiyordum. Onlardan biri diğerine diyordu ki: ‘Ene fatartuha’[43] (Onu ilk önce ben yardım.)” İbn Abbas, bedevîlerden ‘Fatara’nın, bir şeyi ilk önce, en evvel yapmaya başlamak anl***** geldiğini öğrenmiştir.

Daha çok sözcükler konusunda problemi olanlar; geç dönem Müslüman olan sahâbîlerdir. Kur’an’ın nüzul ort***** erken dönemde ve sürekli şahit olamayınca sözcüklere lafızcı yaklaşıyorlar ve sonunda kendilerine problem çıkarıyorlardı. Fakat hiçbir problem çözümsüz bırakılmıyordu. Bu tip sahâbîlerden birisi de Adiy b. Hatem’dir. “Oruç gecesi, hanımlarınızla beraber olmak, size helal kılındı. Onlar sizin, siz de onların elbisesisiniz. Allah, sizin kendinize yazık etmekte olduğunuzu bildi de tevbenizi kabul edip sizi affetti. Artık şimdi onlara yaklaşın ve Allah’ın sizin için yazıp takdir etmiş olduğunu arayın, şafağın beyaz ipliği siyah iplikten ayırt edilinceye kadar yiyin, için; sonra tâ gece oluncaya dek orucu tamamlayın...”[44] ayeti inince, ayetteki ‘Siyah ve beyaz iplik’ ifadesini zâhiri manada anlamıştı. Sonra da bir beyaz bir de siyah iplik alıp ayaklarına bağlamış, onlar birbirinden iyice ayırt edilinceye kadar sahurda yiyip içmeye devam etmişti. Durumu Hz. Peygambere haber verince, Rasûlullah gülmüştür. Beyaz ve siyah iplikten kastın, gecenin karanlığı ve gündüzün beyazlığı olduğunu söylemiştir.[45]

Tüm bunlara rağmen sahâbeye yine de kapalı gelen bir kelime olursa, ‘Cevâmiu’l-Kelîm’ sahibi[46] Hz. Muhammed’den sorarak öğreniyorlardı. Sonunda sahâbe her hangi bir anlama sorunu olmadan Kur’an okuyordu. Yüce Allah, onlara anlayacakları dille hitap ediyor, göndermiş olduğu elçi kavminin dilini konuşuyor ve kitabı onların lisanı üzerine okuyordu. Bu meyanda şunu söylemek gerekir ki, Arapların fasih Arapça konuştuğu bir zamanda en beliğ Arapça’yla Kur’an nâzil olmaya başlamıştı. Sahâbe de, Kur’an’ın görünen manalarını ve hükümlerini biliyorlardı. Şayet çok ince içsel anlamlar içeren sözcük veya mesele varsa, derin araştırmalardan ve Rasûlullah’a sorduktan sonra kapalılık kalmıyordu.[47]

Dinlerin kullanmış olduğu diller; özellikle de sâmi dinlerin kullanmış olduğu dil semboliktir. Anlamları remizlere dayanır. Bu dil, insanlığın henüz keşfettiği en güzel dildir.[48] Sembolik bir dil olan Arapça’nın en temel özelliklerinden birisi harflerin harekeyle okunmasıdır. Arapça bir metni önce anlamak gerekir ki, sonra düzgün olarak okunabilsin.[49] Bu dilin sembolik olduğunu ve önce anlamı kavramanın önemini bilen sahâbe, Hz. Peygamber ayetleri kendilerine tebliğ ederken onun jest ve mimiklerini, ses tonunu da görerek anlama konusuna yardım eden temel faktörleri yerinde, zamanında hallediyorlardı. Ayrıca onlar, dilin coğrafyasını, nüzul ortamının Arapça’sını, fasih bir dil selikasını, dil semantiğini ve dili meydana getiren kültürel olguyu biliyorlardı. Kur’an dahil tüm metinleri anlamada dilin anlaşılması en önemli husustur. Konunun anlaşılmasına yardımcı olur ümidiyle dilin önem ve işlevini belirten şu açıklamayla bu bahsi tamamlayalım: 1. “Dil, anlamanın en önemli bir elemanıdır. 2. Dil, sadece kendisine yüklenen anlamı taşımakla kalmaz, aynı zamanda; ait olduğu kültürel ortamı, konuşulduğu kavmin millî özelliklerini, o tarihin ve milletin dünya görüşünü, ahlâkını, edebiyat ve sanatını, din ve felsefesini bize ulaştırır, bunları anlamamızı sağlar. 3. Tarihi doğru anlamamıza yardım edecek en önemli bir araçtır. Bu yolla elde edilecek bilgi güvenilir kabul edilmelidir. 4. Semantik tahlil yöntemiyle dil bize, anlamak durumunda olduğumuz metinden, daha doğru bir anlamı anlamamızı sağlar. Hatta, bu sayede, toplumsal değişimin zaman içindeki aşamalarını tespit etmemiz de mümkün olacaktır. 5. Dilin bu özellikleri kutsal metinler için de geçerlidir. Onları anlamada da bu prensiplerden yararlanılmalıdır. 6. Dil, kendi yapısı gereği farklı anlamlara imkân tanımaktadır. Özellikle kelimelerin bir çok anlamı beraber yüklenebilmeleri ve kazandıkları izafî anlam nedeniyle, farklı anlamlar mümkün olmaktadır. Dilin kendisindeki bu özellik sayesinde, yorumsama ve yorum bilim yöntemiyle değişik anlamları bir metinden çıkarmamız mümkün olmaktadır.”[50]





--------------------------------------------------------------------------------

[1] Izutsu, Kur’an’da Allah ve İnsan, s. 119
[2] Çiçek, Mehmet, Dil Olgusuna Genel Bir Bakış, Dilbilim ve Hermenotik Sempozyumu, Erzurum 2001, s. 190.
[3] Ebu Zeyd, İlahî Hitabın Tabiatı (trc.: Mehmet Emin Maşalı), s. 47
[4] Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu, Ankara 1988, I, 374
[5] Göktürk, Akşit, Çeviri: Dillerin Dili, İstanbul 1994, s. 23.
[6] Schumaer, E. F., Aklı Karışıklar İçin Klavuz (trc.: Mustafa Özel), İz Yay., 3. Baskı, İstanbul 1999, s. 106.
[7] Aksan, Doğan, Her Yönüyle Dil, T.D.K. Yay., Ankara 1982, s. 38.
[8] Izutsu, Kur’an’da Allah ve İnsan, s. 17
[9] Cündioğlu, Dücane, Kur’an Çevrilerinin Dünyası, Kitabevi Yay., İstanbul 1999, s. 37.
[10] Eco, Umberto, Yorum ve Aşırı Yorum (trc.: Kemal Atakay), Can Yay., İstanbul 1996, s. 119.
[11] İbnu’l-Verdî, Ömer b. Muzaffer, Tarihu İbn’l-Verdî, Necef 1969, I, 116.
[12] Filibeli, Ahmet Hilmi, İslâm Tarihi, s. 84-5.

[13] Hamidullah, İslâm Peygamberi, I, 23
[14] Şatıbî, İbrahim b. Musa, el-Muvafakat fî Usuli’ş-Şeriat, Beyrut trsz, I, 50
[15] Dehlevî, Şah Veliyyullah b. Abdurrahim, Huccetullâhu’l-Bâliğa, Şerh ve Talik: Muhammed Şerif Sukker, Beyrut 1990, I, 491; Albayrak, Halis, Kur’an’ın Bütünlüğü Üzerine, Şûle Yay., İstanbul 1996, s. 136
[16] Farukî, İsmail Raci-Luis Lamia el-Farukî (trc.: Mustafa Okan Kibaroğlu-Zerrin Kibaroğlu), İnkılap Yay., İstanbul 1999, s. 23.
[17] Cerrahoğlu, İsmail, Tefsir Tarihi, D.İ.B. Yay., Ankara 1988, II, 41.
[18] Izutsu, Kur’an’da Allah ve İnsan, s. 195.
[19] el-Cabirî, Muhammed Âbid, Arap-İslâm Kültürünün Akıl Yapısı, (trc.: Burhan Köroğlu-Hasan Hacak-Ekrem Demirli), Kitabevi Yay., İstanbul trsz., s. .35
[20] Zerkeşî, Burhan, I, 88.
[21] eş-Şafii, Muhammed b. İdris, er-Risale, Beyrut trsz., s. 42; Taberî, Camiu’l-Beyan, X, 31.
[22] Kılıç, Sadık, Mak: “Dil ve İnsanın Tarihselliği Bağlamında Dini Metin”, Dil ve Hermenotik Sempozyumu, Erzurum 2001, s. 98.
[23] Keleş, Ahmet, Hadislerin Kur’an’a Arzı, İnsan Yay., İstanbul 1998, s. 122.
[24] İbn Haldun, Mukaddime, II, 464.
[25] İbn Ebî Şeybe, Abdullah b. Muhammed, el-Musannef fi’l-Ehâdîsi ve’l-Âsar, tahk.; Said Muhammed Liham, Dâru’l-Fikr, Beyrut 1989, VI, 139
[26] Koç, Turan, mak: “Kur’an Dili Açısından Söz Anlam İlişkisi”, Kur’an ve Dilbilim Hermenotik Sempozyumu, Erzurum 2001, s. 29.
[27] Turgut, Ali, Tefsir Usulü, M.Ü.İ.F. Yay., İstanbul 1990, s. 225
[28] İbn Ârabî, Ebubekir Muhammed b. Abdullah, Ahkâmu’l-Kur'an, Beyrut 1988, I, 35; Bûtî, Ramazan, es-Selefiyye, Dâru’l-Fikr, Dımeşk, 1988, s. 27
[29] Cündioğlu, Dücane, Kur’an Çevirilerinin Dünyası, Kitabevi Yay., İstanbul 1999, s. 59; Garaudy, Roger, 20. Yüz Yılın Biyografisi, Fecr Yay., Ankara 1998, s. 344
[30] Şatıbî, Muvafakat, I, 50.
[31] Soysaldı, Mehmet, Mak: “Kur’an’ı Doğru Anlamada Semantik Metodun Önemi”, Kur’an ve Hermenotik, s. 41.
[32] 12/Yusuf 2; 13/Ra’d 37; 16/Nahl 103; 39/Zümer 28 vd.
[33] Şafii, er-Risale, s. 48.
[34] Fazlurrahman, Ana Konularıyla Kur’an (trc.: Alparslan Açıkgenç), Fecr Yay., Ankara 1987, s. 223.
[35] Alûsî, Şihabuddin Mahmud, Rûhu’l-Meânî, Beyrut 1994, I, 7
[36] Zerkeşî, Bedruddin, el-Burhan, I, 124.
[37] Özsoy, Ömer, Mak.: “Çağdaş Kur’an (lar) Üretimi Üzerine-‘Karı Dövme’ Olgusu Bağlamında 4/Nisa 34 Örneği”, İslâmiyyat, Ankara 2002, Ocak-Mart, Sayı 1, V, 114.
[38] İbn Ebî, Şeybe Musannef, Kitabu’l-Edeb, VI, 186.
[39] Şatıbî, Muvafakat, I, 67
[40] İbn Ebî Şeybe, Musannef, Kitabu’l-Edeb, VI, 177; Taberî, Câmiu’l-Beyan, IX, 193; Zerkeşî, el-Burhan, I, 368.

[41] Nahhas, Ebû Cafer, Meâni’l-Kur’an, Mekke 1988, II, 486
[42] 35/Fatır 1
[43] Taberî, Câmiu’l-Beyan, V, 158; İbn Manzur, Cemaleddin Muhammed b. Mükerrem, Lisanu’l-Arab, Dâru’l-Mearif, Kahire trsz., V, 3433; ez-Zehebî, et-Tefsîr ve’l-Müfessirûn, I, 35
[44] 2/Bakara 187
[45] Taberî, Câmiu’l-Beyan, I, 178; Ferrâ, Meâni’l-Kur’an, I, 115; İbn Kesir, İsmail b. Ömer, Tefsîru’l-Kur’ani’l-Azim, Dâru’l-Hadîs, Kahire 1993, I, 210; el-Beydâvî, Ebû Said Abdullah b. Ömer, Envaru’t-Tenzîl ve Esraru’t-Te’vîl (Mecmau’t-Tefâsir içerisinde), İstanbul 1984, I, 269; el-Hâzin, Ali b. Muhammed, Lübabu’t-Te’vîl fî Meâni’t-Tenzîl, (Mecmau’t-Tefâsir içerisinde), İstanbul 1984, I, 269; Zuhaylî, Vehbe, et-Tefsîru’l-Münîr, Dâru’l-Fikr, Beyrut 1998, I, 149-50.
[46] İbni Manzur, Cemaluddin Ebu’l-Fadl Muhammed b. Mukerrem, Lisânu’l-Arab, Dâru’l-Mearif, Kahire trsz., I, 679.
[47] ez-Zerkeşî, el-Burhan, I, 34.
[48] Şeriati, Ali, İnsan (trc.: Şamil Öcal), Fecr Yay., Ankara 1997, s. 11.
[49] Câbirî, Arap-İslâm Kültürünün Akıl Yapısı, s. 61
[50] Keleş, Ahmet, Hadislerin Kur’an’a Arzı, s. 123
musab b.umeyr isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Mesajı Digg'e ekleMesajı del.icio.us'a ekleMesajı Technorati'ye ekleMesajı FURL ekle
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
hadis, kuran, kuran-ı kerim

Seçenekler
Stil



Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 01:14 AM .


vBulletin 3.7.2 © Jelsoft Enterprises Ltd.
Sitemiz forum sitesidir, üyeler her türlü bilgiyi,dosyayı önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir, bu mesajlardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk mesajı yazan üyeye aittir, yine de sitemizde yasa dışı (illegal) içerik bulursanız 'supermeydan@gmail.com' email adresine bildiriniz, şikayetiniz incelendikten sonra en kısa sürede gereken yapılacaktır.

Aktifbir  Sinop  

eXTReMe Tracker

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.2.0 RC8