![]() |
| | |||||||
Bilim Teknik katogorisi Tarih forumu içinde "Tarihten Hikayeler" başlıklı konu görüntüleniyor, "Kanuni'nin Belgrad Kadısına Gönderdigi Ferman Kanuni Sultan Süleyman, 1389 yılında Kosova Savaşı ile fethedilen Arnavutluğa bağlı, Belgrad Bölgesi’nde yaşayan halkın haklarının korunması için, 1558 yılında Belgrad Kadısı’na gönderdiği "İnsan Hakları ..."
![]() |
| | LinkBack | Seçenekler | Stil |
| | #11 |
| Aktif Uye ![]() | Kanuni'nin Belgrad Kadısına Gönderdigi Ferman Kanuni'nin Belgrad Kadısına Gönderdigi Ferman Kanuni Sultan Süleyman, 1389 yılında Kosova Savaşı ile fethedilen Arnavutluğa bağlı, Belgrad Bölgesi’nde yaşayan halkın haklarının korunması için, 1558 yılında Belgrad Kadısı’na gönderdiği "İnsan Hakları Fermanı" nda şöyle buyurmaktadır: Devlet askerleri (Sipahiler), biçilmeyip el ile yolunan ottan zorla vergi alırlar imiş, kaldırdım. Askerler, ev yakınında bulunan bağ, bahçe ve bostanlardan yemeklik için üretim yapanlardan para almak isterler imiş, almasınlar, yasakladım. Boş yerlere tarla açanlardan, ihya edenlerden vergi alınmasın. Nehir üzerlerindeki dolap ve karaca değirmenler, yeni yapılmış olsalar dahi fazla vergi alınmasın. Askerler, tarla ürünlerini satmak için, halka pazar yerine götürmelerini isterler imiş, pazara götürülmesin, teklif dahi edilmesin. Askerler ‘boyunduruk hakkı’ diye vergi almasınlar. Askerler savaşa gitseler, geride kalan mallarını köy halkından güvenilir adamlar korusunlar. Yeni evlenen yeniçerilerden ‘gerdek hakkı' diye vergi alınır imiş, bundan böyle alınmasın. Savaş esnasında bile askerler eve girip arı kovanlarına dokunmasınlar. Ve yerleştiği yerde, evleri önünde, sancakları altında kendi geçimleri için ürettikleri arı kovanından dahi vergi alırlar imiş. Onu dahi göresin. Başka kovanlık olmayıp, evleri yanında ve sancakları altında olan kovandan dahi vergi aldırmayasın. Kovan hakkı bahanesi ile askerler savaş esnasında bile bu bahaneyle evlere girmekten men eylensin. Bu husus için şikayet ettirmeyesin. alıntı |
| | |
| Sponsored Links |
| | #12 |
| Aktif Uye ![]() | Osman Bey’e Şeyh Edebali'nin vasiyeti.. Şeyh Edebali'den Osman Gazi'ye Nasihat Ey Oğul! Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana... Güceniklik bize; gönül almak sana.. Suçlamak bize; katlanmak sana.. Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana.. Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana.. Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana... Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana.. Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana.. Ey Oğul! Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı, Allah Teala yardımcın olsun. Beyliğini mübarek kılsın. Hak yoluna yararlı etsin. Işığını parıldatsın. Uzaklara iletsin. Sana yükünü taşıyacak güç, ayağını sürçtürmeyecek akıl ve kalp versin. Sen ve arkadaşlarınız kılıçla, bizim gibi dervişler de düşünce, fikir ve dualarla bize vaat edilenin önünü açmalıyız. Tıkanıklığı temizlemeliyiz. Oğul! Güçlü, kuvvetli, akıllı ve kelamlısın. Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgarlarında savrulur gidersin.. Öfken ve nefsin bir olup aklını mağlup eder. Bunun için daima sabırlı, sebatkar ve iradene sahip olasın!.. Sabır çok önemlidir. Bir bey sabretmesini bilmelidir. Vaktinden önce çiçek açmaz. Ham armut yenmez; yense bile bağrında kalır. Bilgisiz kılıç da tıpkı ham armut gibidir. Milletin, kendi irfanın içinde yaşasın. Ona sırt çevirme. Her zaman duy varlığını. Toplumu yöneten de, diri tutan da bu irfandır. İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, akşam ezanında ölürler. Dünya, senin gözlerinin gördüğügibi büyük değildir. Bütün fethedilmemiş gizlilikler, bilinmeyenler, ancak senin fazilet ve adaletinle gün ışığına çıkacaktır. Ananı ve atanı say! Bil ki bereket, büyüklerle beraberdir. Bu dünyada inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere dönersin. Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma! Gördün, söyleme; bildin deme! Sevildiğin yere sık gidip gelme; muhabbet ve itibarın zedelenir... Şu üç kişiye; yani cahiller arasındaki alime, zengin iken fakir düşene ve hatırlı iken, itibarını kaybedene acı! Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir. Haklı olduğun mücadeleden korkma! Bilesin ki atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli (korkusuz, pervasız, kahraman, gözü pek) derler. En büyük zafer nefsini tanımaktır. Düşman, insanın kendisidir. Dost ise, nefsi tanıyanın kendisidir. Ülke, idare edenin, oğulları ve kardeşleriyle bölüştüğü ortak malı değildir. Ülke sadece idare edene aittir. Ölünce, yerine kim geçerse, ülkenin idaresi onun olur. Vaktiyle yanılan atalarımız, sağlıklarında devletlerini oğulları ve kardeşleri arasında bölüştüler. Bunun içindir ki, yaşayamadılar.. (Bu nasihat Osmanlıyı 600 sene yaşatmıştır.) İnsan bir kere oturdu mu, yerinden kolay kolay kalkmaz. Kişi kıpırdamayınca uyuşur. Uyuşunca laflamaya başlar. Laf dedikoduya dönüşür. Dedikodu başlayınca da gayri iflah etmez. Dost, düşman olur; düşman, canavar kesilir!.. Kişinin gücü, günün birinde tükenir, ama bilgi yaşar. Bilginin ışığı, kapalı gözlerden bile içeri sızar, aydınlığa kavuşturur. Hayvan ölür, semeri kalır; insan ölür eseri kalır. Gidenin değil, bırakmayanın ardından ağlamalı... Bırakanın da bıraktığı yerden devam etmeli. Savaşı sevmem. Kan akıtmaktan hoşlanmam. Yine de, bilirim ki, kılıç kalkıp inmelidir. Fakat bu kalkıp-iniş yaşatmak için olmalıdır. Hele kişinin kişiye kılıç indirmesi bir cinayettir. Bey memleketten öte değildir. Bir savaş, yalnızca bey için yapılmaz. Durmaya, dinlenmeye hakkımız yok. Çünkü, zaman yok, süre az!.. Yalnızlık korkanadır. Toprağın ekim zamanını bilen çiftçi, başkasına danışmaz. Yalnız başına kalsa da! Yeter ki, toprağın tavda olduğunu bilebilsin. Sevgi davanın esası olmalıdır. Sevmek ise, sessizliktedir. Bağırarak sevilmez. Görünerek de sevilmez!.. Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez. Osman! Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın. Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın. Şeyh Edebali 13. Yüzyıl, Söğüt-Bilecik-Türkiye Not: Osman Bey, vefatında 68 yaşında idi. Tarih ise, Ağustos 1326'yi gösteriyordu. (Allah rahmet eylesin.) Vefat ettiğinde geriye bıraktığı mal varlığı şunlardı : Bir at zırhı, bir çift çizme, birkaç tane sancak, bir kılıç, bir mızrak, bir tirkeş, birkaç at, üç sürü koyun, tuzluk ve kaşıklık. alıntı |
| | |
| | #13 |
| Aktif Uye ![]() | Fatih Sultan Mehmet'in Hikayesi Tam Bir Şehirli Yaklaşımı 1453, Konstantinopol Bir savaşta insan sadece kendi teknolojisinin durumunu değil, rakibinin de hangi yeni teknolojileri karşısına çıkarabileceğini hesaplamalıdır. Konstantinopol şehri yedi yüzyıldan daha uzun bir süre İslam dünyasının saldırısına uğramıştır. Önce 7. ve 9. yüzyıllar arasında Araplar, sonra da 12. yüzyılda bölgeye gelen Türkler. Şehri kurtaran o gün için ileri teknoloji sayılabilecek Rum Ateşiydi. Neft ve ziftten oluşan bir karşımdı bu. O günün napalm bombası diyebileceğimiz formülü saklı olan bu gizli madde gemilere yükleniyor ve bronz bir toptan ateşleniyordu. Elli metreden daha geniş bir alan içerisinde tahtadan yapılmış hiçbir gemi yaklaşamıyordu. Buna benzer alev atan mancınıklar da kale duvarlarında sabit bir biçimde duruyorlardı. Böylece yedi yüzyıl boyunca şehir saldırılara göğüs gerebilmişti. İmparatorluğun geri kalanı parça parça elden çıktıysa bile şehir Bizans'ın elindeydi. 15. yüzyıl başlarında Roma İmparatorluğu'ndan geriye kalan bu şehir ve birkaç küçük Ege adaşıydı. 1451'de daha sonra "Fatih" unvanını alan II. Mehmet tahta geçti ve yedi yüzyıllık amacı gerçekleştireceğine ant içti. Güçlü Konstantinopol şehri Osmanlı kılıcına boyun eğecekti. Mehmet, kenti alma konusunda parlak fikirlerle gelen herkesin Hıristiyan, Müslüman ya da Musevi olmasını önemsemeksizin ödüllendirileceği haberini her yere saldı. Top yapımındaki yeniliklerin yaygınlaşması henüz birkaç nesillik bir olaydı. Önceki toplar küçüktü, yararsızdı ve hedefi tutturamıyordu. Ancak kısa bir mesafe içinde isabet sağlayabiliyorlardı. Barut zamansız patlayabilirdi, tehlikeliydi ve içindeki kömür, sülfür gibi maddeler nakliye sırasında ayrılıyordu. Bunları bir arada tutmak için geliştirilen teknikler henüz piyasada değildi. Dolayısıyla bu yeni silah sistemi çok ses çıkaran bir oyuncaktan daha fazlası gibi gözükmüyordu. Aslında Wright Kardeşlerin yaptığı ilk uçak da tehlikeli bir uçurtmaydı ancak arkasından gelen Messerschmitt ve Spitfire'lar çok şeyi değiştirdi. Macaristan hükümdarı Urban toplara bayılırdı. Barutun zamansız patlaması ve isabet sorunlarına bir çare bulmayı başardı. Eğer topların boyutu ve güçleri artırılırsa doğru yere isabet etmesinin çok önemi kalmayacaktı. Devasa büyüklükteki top mermisi nereye düşerse düşsün büyük bir alana zarar verecekti. Hayallerindeki silah tam bir canavardı, bir tondan daha ağır ve 120 cm. çapındaki bir top mermisini atabilecek bir top. Bu süper topu destekleyecek 90 cm. çaplı mermi atabilen küçük toplar, küçük taşlarla yüklü mancınıklar kuşatılmış bir şehirden gelebilecek her türlü saldırıya karşı bu büyük topu da koruyabilirdi. Bu silahların imal edilmesinin büyük bir paraya mal olacağını söylemeye gerek yok. Süper silah beraberinde büyük bir asker gücü ve yüzlerce ton barut gerektirecekti. Urban bu silahın zafer kazandıracağını biliyordu ve iyi bir silah tüccarı gibi bu fikri satmak için dolaşmaya başladı. Akla ilk gelen müşteri adayı tabii ki Konstantinopol'dü. II. Mehmet'in orduları Çanakkale Boğazının doğu tarafında toplanıyordu ve Osmanlı Türkleri Bizans'a karşı kutsal bir savaş ilan etmişti. Urban'ın teklifini ilk olarak İmparator XI. Konstantin'e götürülmesinde mutlaka az da olsa din ve ırk birliğinin etkisi vardı. Hazırladığı süper silahların planlarını göstererek buna sahip olacak herhangi bir şehrin tüm saldırıları kolayca püskürtebileceğini anlattı. Bu güçlü silahtan atılacak bir mermi, yüzlerce saldırganı öldürebilir ya da bir gemiyi batırabilirdi. Düşman karşılarına aynı büyüklükteki silahlarla çıksa bile onları daha kullanamadan etkisiz hale getirilebilirdi. Ancak Urban reddedildi. Danışmanlar denenmemiş silahlara para harcamaktansa o parayla biraz daha kiralık asker tutulabileceğine karar verdi. Herhalde Bizans, Urban'ın bir silah tüccarı olduğunu ve bir dahaki durağının Boğazın öte yakası olacağını düşünememişti. II. Mehmet teklifi hemen kabul etti ve Urban'la bu silahları hazırlaması için anlaştı. Bir yıl sonra Mehmet'in ordusu şehri kuşattı. Kuşatmanın kaderini Urban'ın dev topları belirledi. Silahlar Bizanslıların Rum Ateşlerinin menzili dışına yerleştirildi. Ayrıca bu silahların yapılması için harcanabilecek parayla tutulan askerlerin oklarından da uzaktı. Surlar yıkıldı, Türkler içeri girdi ve XI. Konstantin öldürüldü. Urban'ın silahlarını reddeden danışmanların da Konstantin ile birlikte öldüğünü düşünmek isteyebilirsiniz ancak bu tür bir adalet nadiren gerçekleşir. Urban'ın silahları Türklere satma fikri uzun vadede yanlış bir karar olabilirdi. İstanbul artık Türklerin önünde bir engel değildi, dahası Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti olmuştu. Bu da tüm Güneydoğu Avrupa'nın savaş alanı haline gelmesi demekti. Dahası Türkler Viyana'ya kadar uzanacak ve Urban'ın kendi ülkesi bir savaş alanına dönecekti. Malını satıp para kazanma tutkusu Macaristan'ın bugün bile korkulu rüyası olan, beş yüz yıllık bir çatışmaya neden olmuştu. alıntı |
| | |
| | #14 |
| Aktif Uye ![]() | Çanakkale savaşını bitiren olay ilk okuduğumda çok şaşırdım yıl, 1915. Çanakkalede kan gövdeyi ¤¤¤ürüyor. "Geçerim" diye saldıran emperyalistlerin insan kaybı, 200 bini aşmış... "Geç de görelim" diyen dedelerimizin kaybı ise, 250 binin üstünde... Mermiler havada çarpışıyor. Cesetler toplanamayacak kadar çok... Bu inanılmaz kıyıma rağmen, İngiliz Hükümeti durumdan memnun. Çünkü gerçeği bilmiyor. Çanakkaledeki İngiliz cephe komutanı, "Vaziyet gayet iyi... Bugün yarın geçeriz" raporları gönderiyor devamlı... O sırada genç bir gazeteci var orada. Avustralyalı. Melbourne Age Gazetesinin muhabiri. Görüyor ki, durum kel... Hadise, hiç de İngiliz komutanın anlattığı gibi değil. Türkler kafaya koymuş... Kuru ekmek yiyor, bulursa üzüm xxxxxx içiyor, şakır şakır ölüyor... Ama geçirmiyor. Avustralyalı olduğu için özellikle dikkatini çeken bir konu daha var. İngiliz komutanlar, karargâhta klasik müzik eşliğinde viski yudumlarken, Anzaklar patır patır gidiyor. En son iki tabur Anzak gönderiyorlar bir bölgeye... Türklerin, iki taburu yok etmesi iki saat bile sürmüyor. Üstelik, müthiş bir sansür var. Yazdığı haberler, İngiliz yetkililer tarafından engelleniyor. Bakıyor ki, olacak gibi değil... Sarılıyor kaleme, tüm gerçekleri tek tek anlattığı, 8 bin kelimeden oluşan, "Gelibolu Mektubu"nu yazıyor. Özeti şu: "Çanakkale geçilemez... Hemen çekilin." Ve bu mektubu, sansürden kurtulmak için Avustralya Başbakanına "elden" ulaştırıyor. Avustralya Başbakanı mektubu okuyor, gözlerine inanamıyor ve acilen, yine "elden", İngiltere Başbakanına ulaştırıyor. İngiltere Başbakanı mektubu okuyor, Savaş Kabinesini topluyor, orada bir daha yüksek sesle okuyor... Gizlice araştırılıyor. Mektup doğru. Hatta az bile yazılmış. Cephedeki İngiliz komutanın, kendi poposunu kurtarmak için palavra attığı anlaşılıyor. Ve karar veriliyor. Komutan görevden alınıyor. Emperyalistler, Çanakkaleden çekiliyor. Yazdığı mektupla savaşın sona ermesini sağlayan genç gazeteci, Avustralyada "kahraman" gibi karşılanıyor. "Sir" ünvanı veriliyor. E tabii kapılar açılıyor... Savaşa "muhabir" olarak giden gazeteci, savaştan sonra "gazete sahibi" oluyor. Yıl, 1952. Çanakkalede savaşın kaderini değiştiren "sir gazeteci" vefat ediyor. Bir tane oğlu var... O zamanlar, 21 yaşında. Babasının gazetesinin başına geçiyor. Çalışıyor, çalışıyor, çalışıyor. Avustralyaya sığmıyor... ABDye, Avrupaya el atıyor. Bugün, 75 yaşında. Dünya medya imparatoru. 75 televizyon kanalı... 175 gazetesi var. TV kanallarıyla 600 milyon izleyiciye, gazeteleriyle 11 milyon okuyucuya hitap ediyor. Yıl, 2006... Çanakkalenin "dövüşerek" geçilemeyeceğini ilk anlayan "sir gazeteci" nin oğlu, Çanakkalenin nasıl geçileceğini gösterdi... EFT yle. Bastı parayı, TGRT yi aldı. İsmi, Rupert Murdoch. alıntı |
| | |
| | #15 |
| Aktif Uye ![]() | Ermeni zulmü ve anılar ERMENİ ZULMÜ-ANILAR ANLATAN: HAKKI GÖZÜTOK DOĞUM TARİHÎ: 1896 ERDOŞMUŞ KÖYÜ/OLTU/ERZURUM 1918 yılının Nisanında milli mücadeleye Penek'te iştirak ettim. Erzurum'lu yüzbaşı Cemal Dadaş’ın (22) bölüğünde topçu eriydim. Halit Paşa gelip topları kontrol ettikten sonra Gosor'a hareket ettik. Burada birkaç gün talim yaptıktan sonra topları birbirine bağlayıp öküzlere çektirerek, Karıncadüzü'ne indik. Oradan da Avindere (Göle) ye çıktık. Yüzbaşı, düşmanın Kaymak dağından aşarak Peneğin köprüyü kesmiş bulunduğunu ve bizim oradaki kuvvetlerimizin bozulduğunu söyledi. Öküzleri arabalardan açtık, tekrar Gosor'a döndük. Ordu bozulmuş ve çevrenin halkı hep oraya toplanmıştı. O gece birbirimize tutunarak Gosor suyunu geçtik. Bardız gediğine indiğimizde sabah oldu. Halit Paşa ile birleştik. Halit Paşa, topların bırakılmasına çok kızdı. Bizi tekrar düzene soktular. Ben 29. alay 3. tabura düştüm. 29. alayın I. taburu Bardız'ın Köroğlu köyünü, 2. taburu Bardız'ı, 3. tabur da Bardız gediğini, 8. alay Tuzla'yı tuttu. Böylece yeniden cephe kurmuş olduk. Halit Paşa 2. taburun tekrar Bardız gediğine, 3. tabur da Pasgot dağının üstündeki düşmana karşı şevketti. Taarruz ederek buralardaki Ermenileri bozduk, Gosor boğazına kadar sürdük. Bir hafta sonra, Halit Paşa bize taarruz emrini verdi. Yine Ermeniler bozuldular, Korkuluk köyüne kadar sürdük. Burada pusu kurduk. Ormanlık bir yer olduğu için, düşman geri çekildiğimizi sanarak mevzimize girince çember içine aldık. Binbeşyüz Ermeni öldürüldü. Kurtulanlar ise Ersine yaylasına doğru kaçtılar. Peşlerini takip ederek sabaha karşı Ersine yaylasında önlerini kestik. Ama düşman çemberden kurtuldu ve Allahüekber dağlarına doğru kaçmaya başladılar. Dağların bir gediğinde düşmana yetiştik. Sicim gibi yağmurun altında düşmanla çarpıştık. Gece karanlığından faydalanan düşman kaçtı. Biz o geceyi orada geçirdik. Sabah olunca Başköy, Verişan ve Kâfirhanlı köylerini kurtardık. Bir sabah, Halit Paşa gelip tabur komutanına Kekeş köyünü keşfettirmesini emretti. Tabur komutanı bu iş için Osman, Feyyaz ve beni görevlendirdi. Tüfeklerin kayışlarını boynumuza takıp sürünerek köye yaklaştık. Fakat birşey göremedik. Feyyaz sağdan, ben soldan ilerlerken Osman da bizi kollayacaktı. Meğer Halit Paşa da bizi gözetliyormuş. Ben bu şekilde ilerleyerek bir evin kapısını açtım ki, içerisi cesetlerle dolu idi. Geri dönüp Halit Paşa'ya haber verdim. Halit Paşa, «Gördüklerini arkadaşlarına anlat» dedi. Ben de yüksek bir yere çıkıp anlattım. Halit Paşa : «Görüyorsunuz ki düşman dindaşlarınızı, kardeşlerinizi kırmış. Eğer onlar gibi boşuna ölmek istemiyorsanız, namusunuzu, vatanınızı korumak istiyorsanız, düşmanın önünden kaçmayınız!» dedi. Bu konuşma hepimize dokundu. Sonra Kars'ın bir köyüne taarruz ettik. Bu köyde süngü muharebesi yaptık. Süngü şakırtıları, haykırmalar ve feryatlar göklere yükseliyordu. Ermeniler daha fazla tutunamayıp kaçtılar. Beştepeler mıntıkasına gelince, düşman bizim taburu topa tuttu. Siperlere sığındık, gece olunca geri çekildik. Burada birkaç şehit verdik. Sabah olunca Bezirgan geçidini tuttuk. Halit Paşa'nın emri ile Zellece köyünde bulunan ikinci tabura yardıma gittik. Orada da düşman tutunamadı. Geri çekilip Baykara köyünde iki gün istirahat ettik. İki gün sonra tekrar harekete geçtik. Kırk süvari ile gündüz pusu kurup gece yol aldık. Hareketimizin dördüncü günü Küçükyahni tabyasının dibine geldik. Halit Paşa 3. tabur kumandanına tabyayı muhakkak ele geçirmesini emretti. 1. tabur Küçükyahni'nin sağından, 2. tabur solundan, biz de (3. tabur) merkezden ikişer adım araIıklarla süngü takıp dağa doğru tırmanmaya başladık. Üç saatte tabyayı elimize geçirdik. Tabyayı aldık ama, sekizyüz mevcutlu bizim tabur altmış kişiye düştü. Yüzlerce arkadaşımız şehit düştü. 1. tabur tren hattının raylarını söktü. Böylece düşmanın trenle asker naklini önlemiş olduk. Sabah olunca, alayımız tekrar silâh kuşandı. Artık hedefimiz Kars'tı, iki kol halinde tekrar süngü hücumuna geçtik. Şimdiye kadar yaptığımız en çetin muharebe burada başladı. «Allah Allah» sesleri ile düşmana saldırdık. Ortalık ölü ve yaralılarla doldu. Ermeniler neye uğradıklarını şaşırdılar. Heyecanla, hırsla binlerce masum insanın aşkına vuruyorduk. Bu muharebede sekizyüz esir aldık, çok sayıda da vahşetten gözleri kararmış Ermeniyi öldürdük. Esirleri Sarıkamış'a gönderdiler. Ele geçen silâh ve giyecekler askerlere dağıtıldı. İki gün Kars'ta dinlendik. Sonra Gümrü'ye hareket emrini verdiler. Bir saatte Kızılçakçak'ı ele geçirdik. Gümrü'ye yaklaştığımızda Halit Paşa haber gönderip teslim olmalarını istedi. Bu teklife olumlu cevap verdiler. Bu şehri harpsiz olarak teslim aldık. Ben de dahil seksen kişi keşif için ayırdılar. Bir Ermeni köyüne yaklaştığımızda teslim bayrağını çektiler ve barış yemeği olarak ekmek ile tuz getirdiler. Biz de köye girmeyip kenarından geçtik. Toparlı köyü de kendiliğinden teslim oldu. Ermeniler, Derbend'de bizim keşif kolundaki askerlerimizi pusuya düşürüp öldürmüşler. Akkilise'nin düzünde Ermenilere yetiştik. Amansız bir mücadele başladı. Çok sayıda ölü vererek kaçtılar. Artık Ermenilerin savaşacak gücü kalmamıştı. Antlaşma yapılınca biz de geri çekildik. ANLATAN: İBRAHİM EFENDİ DOĞUM TARİHİ: 1888 ÇİĞDEMLİ KÖYÜ/ERZURUM Dördüncü orduda askerdim. Doğubeyazıt'tan yaya yürüyüşle Erzurum'a yedi günde geldik. Erzurum'da on gün yürüyüşle de Trabzon'a gittik. Burada üç dört gün dinlendikten sonra, bizi gemilere bindirdiler, istanbul'a çıktık. Halk kan ağlıyordu. Bizi büyük bir törenle karşıladılar; başımıza kurdeleler ve mendiller atıyorlardı. İstanbul'dan Çatalca'ya kadar yürüdük. Oradan da Romanya'nın başkentine geçtik. Romanya'da bir müddet savaştıktan sonra tekrar binbir zorluklar içerisinde Hakkâri'ye döndük. Buradan da yine Doğubeyazıt'a gittik, Mevcudumuz 7 bin kişi kadardı. Bu cephede Ruslarla savaştık. Ruslar yedi kolordu ile bize saldırdılar. Topumuz yok, makineli tüfeğimiz az ve cephanemiz yetmiyordu. Beni Erdiz'e gönderdiler ve oradan top getirdim. Topçu kumandanımız Bağdatlı Hasan Bey idi. Onüç sandık mermimiz kalmıştı. Tükenecek diye mermi atamıyorduk. Halbuki, Ruslar hesapsız mermi yağdırıyorlardı. Komutanımız Hasan Bey ise «Eğer mermilerimizi bitirirsek topların namlularını bir dereye atarız. Başka çaremiz yok» diyordu. Bu şartlar altında bozulduk ve geri çekilmeye başladık. Günlerce yemek yüzü görmemiştik. Bir ikindi vakti kazanlarla yemek pişirdiler. Fakat yemeye vaktimiz olmadı. Yemekleri yere dökerek silâhbaşı ettik. Doğudan top ve tüfek sesleri geliyordu. Meğer, birinci Kuva-yı Seferiye (23) bize imdada gelmiş. Biz de gece yürüyüp gündüz pusu kurarak, gelen orduya yetiştik. Düşman çok kalabalıktı, üstün silâhla bize saldırdı. Çok şehit verdik. Bizim ordu bozuldu. Yirmi sekiz gün dağlarda aç kaldık. Karasu'ya yakın bir Ermeni köyüne girdik. Ermeniler kaçmışlardı. Köyde ne bulduysak yedik. Van'a kadar çekildik. Van gölünün kuzeyini Ruslar almışlardı. 36. fırka da Tatvan'a gelmişti. Buralarda günlerce hatta haftalarca aç kaldık. Üstümüz başımız bit, kir içinde idi. Orada bize sıcak yemek verdiler, adetâ bayram ettik. Kumandan Muş'u Ermenilerin yakıp yıktığını ve halkını öldürdüğünü söyleyerek bizi cebri yürüyüşle Muş'a götürdü. Bağlık bir yerde Ruslarla süngü süngüye geldik. Kıyamet koptu, «ay, of, yandım» sesleri birbirine karıştı. Her iki taraftan da çok sayıda adam öldü. Bu muharebe akşama kadar devam etti. Her taraf cesetlerle doldu. Yerler kıpkırmızı kan oldu. Deşilen bağırsaklardan ve akan kanlardan yerler vıcık vıcık olmuştu. Ayaklarımızı basacak yer yoktu. Şehitleri toplayıp gömmeye başlamıştık ki, posta gelip geri çekilme emrini getirdi. Şehitleri öylece bıraktık. Bu muharebede sadece ondörtbin yaralımız vardı. Onların iniltileri yüreklerimizi yakıyordu. Seyyar hastahaneler kuruldu. Yaralıları hastahanelere (Çadır) taşıdık. Sonra tekrar Ruslarla muharebeye tutuştuk. Biz Rusların önlerini kestiğimizi zannediyorduk. Meğerse çok sayıda Ermeni (aklımda yanlış kalmadıysa altmış bin kişi) bizi arkadan kuşatmış. Böylece iki düşman arasında kaldık. Bizim taburdan başka bütün kuvvetlerimiz de gitmiş. Çeteli Ali Han adlı biri bize yetişti. «Sizi kurbanlık koyun mu verdiler? Ruslar karınca gibi kaynıyor. Durmayıp çabuk çekilin» dedi. Bizim de dörder bağ mermimiz ve bir tek topumuz vardı. Silâh başı ettik, onyedi - onsekiz saat hiç durmadan yürüyerek Muş'a indik. Buradaki kuvvetlerimize yetiştik. Bizi arkadan kuşatan Ermenileri yendik. 9. kolordunun Karaköse'de harbettiğini haber alıp, yola koyulduk. Yolda posta bize yetişip 9. kolordunun muharebeden kurtulduğunu ve bizim Bitlis'e gitmemiz gerektiğini haber verdi. Bitlis'e hareket ettik. Nemrut dağının dibinde keşif için gelmiş olan altmışbeş Rus süvarisini esir aldık. Rehvan düzüne çıktık. Burada Şam fırkası (24) nın tümü şehit düşmüştü. Ruslar ve Ermeniler kuşatarak hepsini öldürmüşlerdi. Burada üç gün savaştık. Ben esir düştüm. Bir kısmımızı makineli tüfeklerle öldürdüler. Kalanları da açık kamplara koydular. Harp bitene kadar yol yapımında çalıştırdılar. Harp bitince mamleketime döndüm. ANLATAN: BİLAL ÇİLEKÇİ DOĞUM TARİHİ: 1900 KOZÖREN KÖYÜ/REFAHİYE/ERZINCAN Birinci Cihan Savaşı sırasında ordumuz dağılmıştı. Büyüklerimiz ağlıyorlardı. Biz çocuk olduğumuz için bunun sebeplerini bilmiyorduk. Birkaç gün sonra, Rusların Erzurum'a girdiklerini ve Ermenilerin halkı camilere doldurup yaktıklarını haber aldık. Köyümüzde kadın, ihtiyar ve benim gibi çocuklardan başka bizi koruyacak kimse yoktu. Tarihini hatırlamıyorum birkaç gün sonra herkes yükte hafif pahada ağır ne varsa arabalarına yükleyip göç yolunu tuttu. Herkes ağlaşıyorlardı. Suşehri'ne kadar gittik. O kışı orada geçirdik. Ne yatıp kalkacak yerimiz, ne de yiyecek bir şeyimiz vardı. Ayaklarımızdaki çarıkları dahi yedik. Açlık ve yoksulluk bizlere neler yaptırmadı ki? Uzun zaman köyümüzden hiçbir haber alamadık. Rusların çekildiklerini haber alınca köyümüze döndük. Döndük ama ne götürdüklerimiz, ne de köyde bıraktıklarımız kalmıştı. Bir kısmını yemiştik, kalanlar ise kayıp olmuştu. Açlıktan, bitkinlikten ölen dedeler, nineler, yavrularının ızdırabına dayanamayıp kendilerini diri diri suya atan analar, anlatmaya dayanamadığını daha birçok olaylar vardı. Kendimi tutamadığım için anlatamıyorum. Köyümüze işte bu çilelerle döndük. Ordumuz Ermenilerle savaşıyordu. Elimizdekileri de askerlere verdik. Kadınlar, ihtiyarlar ve çocuklar askerlere erzak taşıdık. Biz, Ruslardan ve Ermenilerden zarar görmedik. Çünkü buralara kadar gelemediler. Bizi açlık ve yoksulluk mahvetti. Savaşa giden babalarımızdan dönen olmadı. Rus ve Ermeni savaşları bitti. Bu seferde Yunan savaşı başladı. Köyün yeni yetişen gençlerini de bu savaş için topladılar. İşte bizim köyde vahşet bu zaman başladı. Bunu fırsat bulan Dersim (Bingöl)'ün Kürt çeteleri köyümüzü bastılar. Onlara karşı koyacak hiç kuvvetimiz yoktu. Köyün ileri gelenlerinden sekiz kişiyi kurşuna dizdiler. Evlerimizi talan edip neyimiz varsa alıp götürdüler. İşte, vatanımız bu şartlar altında kurtarılmıştır. ANLATAN: NAZMİYE ÇELİK DOĞUM TARİHİ: 1895 ERZURUM Birinci Dünya Harbinde Rusların Erzurum'a doğru ilerlediği haberi gelince, halk batıya doğru göçmeye başladı. Biz bu göçlere katılmadık. Ruslar birkaç gün sonra Erzurum ve çevresini işgal ettiler . Artık bizim için, Türk milleti için kara günler başlamıştı. Rus ve Ermeniler köyde kol geziyorlardı. Her an korku ve dehşet içinde idik. Hür olarak gezdiğimiz köyümüzde korkumuzdan gezemez olduk. Hainler, kız, kadın, ihtiyar ve çocuk demeden canlarına kıyıyorlardı. Korkumuzdan dağlara kaçtık. Muhtardan kadın ve kız istediler. Vermeyince işkence ettiler. Dağlarda aç ye perişan olduk. Tekrar köye döndük. Temiz elbise giymiyor, yüzümüze is, üzerimize de pislik sürüyorduk. Gün geçtikçe yaşamak bizler için ölüm oluyordu. Ruslar çekilip gittiler, bu sefer de Ermenilerin elinde kaldık. Bunlar ev ev dolaşıyor işlerine yarıyan ne varsa alıyorlardı. İhtiyar, kadın ve çocuk kaldığımız için bizi koruyacak kimsemiz yoktu. Ermeniler bizi bir eve topladılar. Köylülerin bir kısmı kaçtı fakat biz kaçamadık. Evi yaktılar. Ben ve birkaç kişi, yangından canımızı kurtarabildik. Diğerleri hep yandılar. Türk ordusu gelip bizleri kurtardı (26). O günleri yaşamayanlar bilemezler. Türk ordusunu görünce sevincimizden çılgına döndük. Kendimizi onların ayaklarının altına atıyorduk. Çok kara günler yaşadık. Ama çok şükür o günler geride kaldı. Göçenlerin bir kısmı geri dönmediler. Savaşa katılan erkeklerimizden de çoğu şehit olup geri dönmediler. alıntı |
| | |
| | #16 |
| Aktif Uye ![]() | Mahmudiye Kalyonuna Ait Kırım Harbi ile İlgili Efsaneler 1829 yılında İstanbul Tersanesi’nde Mühendis Mehmet Efendi ile Mimar Mehmet Kalfa tarafından inşa edilmiş olan ve o dönemde dünyanın en büyük gemisi olma sıfatının taşıyan üç anbarlı Mahmudiye Kalyonu, Sivastopol’un bombardımanına Müttefik Filo ile birlikte katılmıştır. İlahi güçler tarafından korunduğuna inanılan, adeta bir “Hayalet gemi” sıfatı taşıyan Mahmudiye kalyonunun uzunluğu 201, genişliği 56 metre idi. 128 topu ile dünyanın en büyük gemisine duyulan hayranlık, zamanla insanüstü varlıkların yardım ettiği düşünülen bir efsaneye dönüşmüştür. Mahmudiye Kalyonu’nun halk arasında gizli güçlere sahip olduğuna inanılması da bu döneme rastlamıştır. Halk arasında dolaşan rivayetlere göre, Kırım Harbi ilan edildiği gece, Haliç’te demirli bulunan Mahmudiye Kalyonu aşka gelerek, kendi kendine demirlerini koparıp, köprülere doğru yol almıştır. Yine Sivastopol bombalanırken, Mahmudiye Kalyonunun, kendiliğinden bir iskele bir sancağa döndüğü ve her iki taraf topları ile kaleyi dövdüğü anlatılmıştır. Kırım Harbi’ne katılan Ali Dayının anlattığına göre, Sivastopol muhasarasına iştirak eden Müttefik donanmanın en kuvvetli gemisi Mahmudiye imiş. Bir gece subaylar ve askerler uyurken, gaipten gelen bir emirle kimsenin haberi olmadan Mahmudiye savaş hattına varmış, limana girmiş, sabah uyandıklarında kendilerini savaşın ortasında bulan mürettebat ile Ruslar büyük şaşkınlık yaşamışlar, fırsattan istifade eden Türkler Sivastopol’ü bu şekilde fethetmişlerdir. Günden güne artan hikâyeler bu gemiyi bir efsane haline getirmiştir. Halk, mübarek gecelerde aksakallı, sarıklı bir takım insanların, geminin güvertesinde saf tutup, namaz kıldıklarını gördüklerini iddia etmiştir. Bundan başka, Kırım Harbi’ne iştirak eden Mahmudiye’ye, Barbaros Hayrettin’in bayrağının bir eşi yaptırılarak çekilmiştir. Muhasara sırasında müttefik donanma bayraklarının, Rus gülleleri ile lime lime olmasına karşılık, bu bayrağa hiçbir şey isabet etmemesi de bu rivayetlerin artarak devam etmesine neden olmuştur alıntı |
| | |
| | #17 |
| Aktif Uye ![]() | Kar ÇİÇeklerİne Rus kafkas ordusu Kurmay Başkanvekili Dük Alekssandroviç Pietroviç, elindeki dürbünü gözlerinden çekemedi, bıraktı adeta ve bağırdı: -Delirmiş bu Türkler, delirmiş...Böylesi açık hedef olunur mu?Türkler gibi asker yoktur, doğru ama, bu ne acemilik, bu ne akılsızlık...Mevzilenmeye ihtiyaç duymadan, açık hedef olmuşlar.... Yıllardan 1914’tür, günlerden 23 Aralık Cuma..Bizim cepheden ateş açılmaz..Ruslar yürürler.. Binbaşı Mustafa Nihat, Enver ve Hafız Hakkı Paşalar’dan aldığı emrin akıl işi olmadığını bilir de, ağzını açmaz...Türk’ün askerlik namusu, itiraz kelimesini silmiş lügatinden..Sarıkamış’ı iki gece evvel işgal etmişiz.Kolordumuz erimiş...Ve karşı saldırı sonucu çekilmişiz.Mustaf Nihat Bey ve emrindeki 79 kahraman dörtyüzmetrelik measfeyi sekiz saatte alırlar.Hedefe vardıkları zaman artık 18 kişidirler.Mevzilenmek isterler, nasip olmaz.Olmamıştır herhalde ki gece yerini sabah ışıklarına terk ettiği zaman Rus Kurmay Başkanı Pietroviç şakınlık içinde önce ateş emri verir.Sonra eline almıştır dürbününü.Dünya tarihinin görmediği sahneye işte o zaman şahit olur. İlk sırada diz çökmüş beş kahraman.Omuz çukurlarında yuvalanmış mavzerleri ile nişan almışlar.Tetiğe asılmak üzereler.Asılamamışlar.Kaputa yakaları Allah’ın rahmetini o civan delikanlıların vücuduna akıtmak istercesine , semaya dikilmiş, kaskatı...Hele bıyıkları, hele bıyık ve sakalları...herbiri birer fütühat oku misillü dimdik...Ve gözleri.Dinmiş olmasına rağmen, kahredici tipinin bile örtüp gizleyip kapatamadığı gözleri.. Hepsi açık. Tabiata, başkumandana, karşıdaki düşmana ve kadere isyan eden, ama Allah’ına teslimiyetle bakan gözleri, açık.Vallahi açık, açık.. İkinci sırada bir manzar ki, hiçbir heykeltraş eşini yaratmaya muvaffak olmamaış.Başları korkutucu katılıkta semaya dönük, bilekleri üzerinde kümelenen kar’a rağmen, güçlerini dile getiren, sağrılarındaki fişek sandıklarını debelenip yere atmağa tenezzül etmemiş iki katırın başındaki altı esatir güzeli Mehmet... Sandıkları bir avuçlamışlar ki, kainatı biz o hırsla avuçlayıvermişizdir.Öylesine kaskatı kesilmişler... Ve sağ başta Binbaşı Mustafa Nihat.... Ayakta.Yarabbi bu bir ayakta duruştur ki, düşmanı da, kindarı da, mel’unu da Allah’a sığındıkları günkü çaresizlik içinde yere çökertiş velvelesi halinde.. Belindeki fişekliklerinin o kurban olunası çıkıntılarını örtüp yok etmeğe, gece düşen tipi bile razı olmamış.Boynundaki dürbünü sol eli ile kavramış, Havada kalmış kal’a sancağı gibi...Diğer eli, belli ki semaya kalkıp rahmet dilerken öylesine donmuş...Hayrettir, başı açık,Gür kara saçları beyaza bulanmış... Moskova’da Krasnaya Bulvarı’ndaki askeri Müzede Kurmay Başkanı Pietroviç’in karargahına gönderdiği rapor, hıçkırıklı bir ağıt gibidir:”Allahü Ekber dağlarındaki son Türk müfrezesini teslim alamadım.Bizden çok evvel Allahları’na teslim olmuşlardı. 24.12.1914” alıntı |
| | |
| | #18 |
| Aktif Uye ![]() | 7 Kurşunla İstiklal Marşı 7 Kursunla ISTIKLAL MARSI yazisini aynen iletiyorum.. Okudugumda hissettigim duygularin tarifi mumkun degil, Sizinle paylasmak istedim. 7 KURSUNLA ISTIKLAL MARSI.... Güneydogu'nun küçük bir ilçesinde görev yapan hakim, ilçe disindaki lojmanindan görünen karakolun bir gecesini söyle anlatir: "Lojmanimizin balkonundan o karakol görünürdü. Yaklasik bir aydir her istihbarat kaynagindan karakolun basilacagi haberi geliyordu. Üstelik baskinin simdiye kadar yapilanlardan çok daha büyük olacagi söyleniyordu. Yakin birliklerden timler getirildi, karakolun etrafina mayinlar dösendi, agir silahlarla takviyeler yapildi ve baskin beklenmeye baslandi. "En son gelen istihbaratta baskinin saati ve baskina katilacak terörist sayisi bile veriliyordu. 22:10,. Karakol o gün basilmadi."Bir gün sonra, bildirilen saatte cehennem basladi. Balkonumuzdan izledigim dehset dolu manzarada, daire haline gelmis teröristlerin, dairenin ortasina, gecenin karanliginda atesleri parildayan silahlari ateslediklerini görüyordum. Karakolun, havan ve roket mermilerinin patladigi yerde oldugunu biliyorduk. Tam anlamiyla çember içine almislardi. Lojmandan ayrilip dogruca jandarmanin binasina gittik. Karakolun merkezi, telsizle, sürekli timlerden durumlarini bildirmelerini istiyor; dis emniyette bulunan timler de bu çagrilara cevap veriyor, havan ve uçaksavar atesi istedikleri yerleri de tarif ediyorlardi. "Bir süre sonra telsiz konusmalari, timlerden birinin üzerine yogunlasti. Timden bir türlü cevap alinamiyordu. Üst üste, defalarca çagri yapiliyor ancak bir türlü timle irtibata geçilemiyordu. Konusmalari takip eden askerler timden ümitlerini kesmislerdi. Ama bir yandan da çagrilar devam ediyordu. Bir saat kadar sonra, telsizden bitkin bir ses duyuldu: "Yaralilarim var, yaralilarimi alin." Tüylerimiz diken diken olmustu. Hemen cevap verildi. "Tamam Suat 3, sakin olun, az sonra birlik çikacak. "Ilk yarali haberi, bu saatlerdir aranan timden gelmisti. Tim komutani konusurken arkadan silah sesleri duyuluyordu. Herkes bu sözler üzerine yorum yapiyordu. Telsizin basindaki tim komutanlarindan biri, bu timde sehit oldugundan emindi. Merkezden tekrar çagri yapildi. "Suat 3 , irtibati kesme. Sakin olun!" Cevapta bir degisiklik olmadi : "Yaralilarim var. Kan kaybediyorlar. Yaralilarimi alin!" "Ve tam bir buçuk saat, beser dakika arayla Suat 3 kodlu timle muhabere aynen bu sözlerle sürdü : "Yaralilarimi alin" , "Sakin olun, geliyoruz. "Hepimiz o time kimsenin yardima gidemeyecegini çok iyi biliyorduk. Karakola düsen mermi sayisinda azalma olmuyor, aksine, takviye alan teröristler baskinin siddetini gittikçe arttiriyorlardi. Kimsenin, degil karakolun disina çikmak, mevzi degistirebilecek firsati dahi olmadigi apaçikti. "Bir süre sonra, Suat 3'ün telsizinden hirs dolu kelimelerini isittik: "Hemen gelip yaralilarimi almazsaniz, karakola dönüp bölügü tarayacagim. "Hepimiz sok olmustuk. Hemen tabur komutani devreye girdi. Hemen hemen Ayni sözcüklerle tim komutanina sakin olma çagrisi yapti. Ama ise yaramiyordu. Tim komutani "Yaralilarimi alin!" disinda baska bir sey demiyordu. Tabur komutaninin da telsizi birakmasiyla, bir saat kadar daha tim komutanindan ses çikmadi. Birer dakika arayla yapilan yogun çagrilara cevap vermedi. Hepimiz tim komutaninin da sehit oldugunu düsünüyorduk. Içim burkuluyor, basim dönüyor, tanik oldugum bu anlardan nefret ediyordum. Telsizin basina tim komutaninin okuldan devre arkadasi geldi. Son bir ümitle eline mikrofonu alip, cevap beklemeden, telsizin kodlarini da kullanmadan, konusmaya basladi: "Devrem ben Hüseyin. Geçmis olsun devrem. Biraz daha dayan olur mu? Bak destek timleri yola çikti. Sana dogru geliyorlar. Devrem aman pes etme olur mu?" "Telsizin mandalini birakip beklemeye basladi. Hepimiz Motorola marka,duvara monteli telsiz cihazinin hoparlör kismina gözlerimizi dikmis bekliyorduk. Ve konustu : "Devrem, bölük komutani nerde?" Hepimiz derin bir "Oh!" çektik. Telsizden, "Izinde devrem" yaniti verildi. Suat 3 , artik tükenen bir sesle konusmayi sürdürdü: "Ne olur yaralilarimi alin. Bende yaraliyim. "O ana kadar kendisinin de yarali oldugunu söylememisti. Hepimiz donup kalmistik. Telsizin basindaki devre arkadasi da bu sözü üzerine mikrofonu firlatti ve odadan çikti. Ben kapinin hemen esiginde ayakta duruyor,duyduklarim ve gördüklerimle bir tarihe taniklik ettigimi düsünüyordum. "Ben de yaraliyim" dan sonra yine ses kesildi. Sabaha kadar hiç konusmadi Yüzlerce kez yapilan çagrilara cevap vermedi. Artik onun sehit olduguna ben de inanmistim. "Gün agarirken hepimiz yorgun düsmüs, telsizden yapilan "Suat 3, Konusan Suat, Cevap ver!" çagrisindan bikmis halde bir kösede yigilmisken, birden telsizin mandalina basildigini fark ettik. Telsizden silah sesleri geliyordu. Ve on on bes saniye sonra hayatim boyunca unutamayacagim bir Istiklal Marsi dinlemeye basladim. Mandala sürekli basildigi için bütün telsizlerin konusma imkani durmustu. "Çatismanin altinda yarali bir tim komutaninin, makamiyla söyledigi Istiklal Marsi'ni dinliyordum. Gözlerim dolmustu. O ana kadar duydugum en güzel Istiklal Marsi'ydi. Birinci dörtlügü bitirdi. Ikinci dörtlükte sesi çatallasti. Kelimeler uzadi. Ama marsi söylemeyi birakmadi. Bozuk bir ses tonuyla, kendini zorlayarak okumaya devam etti. Marsi bitirdiginde, ben de bitmistim. Hemen orayi terk ettim." Bir daha onun sesini hiç duymadim. Toplam 22 sehidin verildigi o baskin gecesinde, vücuduna saplanmis 7 merminin acisiyla söyledigi Istiklal Marsi'ni ruhuma isleten tim komutaninin ölmedigine ise hala inanamiyorum."Hakimin anilari burada sona eriyor. Iste benim Türk subayindan anladigim budur. Vücudunda yedi mermi oldugu halde makami ile istiklal Marsi söyleyen adamdir. Okuyun Arkadaslar ve bu VATAN için kanlarini akitan Kahramanlarimizla övünün, gururlanin... alıntı |
| | |
![]() |
| Seçenekler | |
| Stil | |
| | |
Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevap | Son Mesaj |
| Tarihten Teknolojik Gaflar | DaViD | Mizah :) | 1 | 23-02-2008 10:43 PM |
| Kopartan Hikayeler | KANUNİ | Öykü & Hikaye & Fıkra | 0 | 20-12-2007 12:44 AM |
| Dünyanın Şekli ve Hareketleri | doğangüneş | Astronomi | 0 | 03-06-2007 01:32 PM |
| askerlik ile ilgili hikayeler | doğangüneş | Serbest Kürsü | 0 | 23-05-2007 12:13 AM |
| | |