![]() |
| |||||||
| Siyaset Meydanı siyaset, politika, politikacılar, türkiye ve dünya siyaseti, siyaset bilimi, siyaset felsefesi, siyasi ideolojiler |
| Anketimiz: Hangi İdeolojiyi Savunuyorsunuz? | |||
| Atatürk Milliyetçiliği | | 12 | 44,44% |
| Faşizm | | 1 | 3,70% |
| Kemalizm | | 1 | 3,70% |
| Muhafazakarlık | | 5 | 18,52% |
| Ülkücü Milliyetçilik | | 3 | 11,11% |
| Emperyalizm | | 0 | 0% |
| Sosyalizm | | 3 | 11,11% |
| Komünizm | | 1 | 3,70% |
| Kapitalizm | | 0 | 0% |
| Liberalizm | | 1 | 3,70% |
| Katılımcı sayısı: 27. Sizin bu Ankette oy kullanma yetkiniz bulunmuyor | |||
![]() |
| | LinkBack | Seçenekler | Stil |
| | #1 |
| Uye ![]() Üyelik tarihi: Apr 2008 Nerden: Okyanus
Mesajlar: 725
Cinsiyet: Rep Gücü: 50 Rep: 4997 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Hangi ideolojiyi savunuyorsunuz? Ankette oy kullanan üye arkadaşlar savundukları ideolojiyle ilgili bir tanıtım yazısı koyarlarsa diğer üyeler de bilgi edinmiş olurlar.
__________________ Saharay'ın Paylaşımları Konu SAHARAY tarafından (08-05-2008 Saat 12:34 AM ) değiştirilmiştir.. |
| | |
| | #2 | |
| Yeni Uye ![]() Üyelik tarihi: Apr 2008
Mesajlar: 51
Cinsiyet: Rep Gücü: 5 Rep: 409 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Cevap: Hangi ideolojiyi savunuyorsunuz? Alıntı:
Sosyalizm veya halkçılık, iktidar ve üretim araçlarının halk tarafından kontrol edildiği bir toplum fikrine dayanan bir düşünce sistemidir. Bununla birlikte, sosyalizmin fiili anlamı uygulamada zaman içinde değişmiştir. Siyasi bir terim olması nedeniyle, sınıfsız bir toplumun oluşturulması amacıyla, devrim ya da toplumsal evrimle örgütlü bir emekçi sınıf kurulmasıyla doğrudan bağlantılıdır. Sosyalizm, kökenlerini sanayileşme dönemindeki aydınlanma düşüncesinde dile getirilen siyasal ve sosyal eşitlik isteğinden almıştır. Giderek artan bir şekilde modern demokrasilerde de sosyal reformlar üzerine yoğunlaşılmaya başlanmıştır. Sosyalizm ve sosyalist terimi, bir dizi ideolojiye, bir ekonomik sisteme, varolmuş yahut varolan bir devlete işaret edebilir.. Marksist teoride sosyalizm, kapitalizmin yerini alacak ve daha sonra sosyalist yapı kendiliğinden söneceğinden komünizme dönüşecek bir topluma işaret eder. Marksizm komünizmin teorik ve felsefi zemini, komünizm sosyalizmin ardılı olarak gelişecek toplumsal sistemdir. Terimin ilk kullanılışı 19. yüzyılın başına kadar gider. İlk kez 1827’de İngilizcede, özgönderimsel olarak, Robert Owen’ın takipçilerini adlandırmak için kullanılmıştır. Fransa’da, yine özgönderimsel olarak, 1832 yılında l’Encyclopédie nouvelle’deki Saint-Simon, ardından Pierre Leroux ve J. Regnaud’un fikirlerinin takipçisi olanlar için kullanılmıştır. Kelimenin kullanımı hızlı bir biçimde yayıldı ve değişik zamanlarda ve yerlerde değişik şekillerde kullanıldı. Farklı kişiler ve gruplar kendilerini sosyalist ve sosyalist karşıtı olarak tanımladılar. Sosyalist gruplar arasında büyük farklılıklar olmakla birlikte, neredeyse hepsi, toplumun seçkin bir azınlığına hizmet etmektense halk çoğunluğuna hizmet eden bir iktisat bilimiyle birlikte, dayanışma prensiplerine göre işleyip, eşitlikçi toplumu savunarak, sanayi ve tarım işçileriyle birlikte mücadele eden, 19. ve 20. yüzyıla dayanan bir ortak tarihle bağlandıklarını kabul edeceklerdir. ben iyi bir sosyalist olduğumu düsünüyorum.bunu da her platformda tartısmaktan cekınmem.sevgılerle | |
| | |
| | #3 |
| Aktif Uye ![]() Üyelik tarihi: Mar 2007
Mesajlar: 1.075
Cinsiyet: Rep Gücü: 43 Rep: 4078 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Cevap: Hangi ideolojiyi savunuyorsunuz? bu konuyu açan sayın üye,bu ideolojilerin kısaca tanımlarını da yazsaydın herkesin bir ideolojiye bakış açısı farklı bir sol görüşlü ile sağ görüşlünün örneğin faşizme bakış açısı farklı.genel bir tanımlama yaparsanız ona göre de oy veririz.iyi forumlar. |
| | |
| | #4 |
| Uye ![]() Üyelik tarihi: Apr 2008 Nerden: Okyanus
Mesajlar: 725
Cinsiyet: Rep Gücü: 50 Rep: 4997 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Cevap: Hangi ideolojiyi savunuyorsunuz? Atatürk Milliyetçiliği Milliyetçilik,Atatürk ilkelerinin ve Türk İnkılâbının temel ilkelerinden biri olduğu kadar,Türk Milleti’nin kaderini tayin eden bir yüce ülkü ve milleti huzur ve refaha yönelten güçlü bir bağdır.Milliyetçilik genel olarak herkesin mensup olduğu milleti sevmesi ve onu yüceltmeye çalışmasıdır.Milliyetçilik,millet gerçeğinden hareket eden bir fikir akımıdır. a)Millet ve Milliyetçilik Kavramları Fransızca “Nation” kelimesinin karşılığı olarak aynı kökten,aynı soydan gelme anlamında kullanılan millet;her şeyden önce ortak bağları olan insan topluluğudur.İnsanların tarihin en eski çağlarından beri toplu halde yaşamalarına rağmen,bu toplulukların millet karakterini alması Yakınçağın ürünüdür.Yani toplumlar sosyal gelişim basamakları içinde aşiret teşkilatından, milli teşkilatlanma seviyesine ulaşarak millet haline gelmişlerdir. Milleti tanımlamak ve onu diğer insan topluluklarından ayırmak için ortaya atılmış görüşleri iki grupta toplamak mümkündür.Bu görüşlerden ilki Objektif millet anlayışıdır.Bu görüşe göre millet; aynı ırktan gelen,aynı dili konuşan ve aynı dine inanan insanların oluşturduğu bir topluluktur.Objektif unsurlar tarihi bakımdan birçok milletin meydana gelmesinde çok önemli rol oynamışlardır.Fakat millet olgusunu sadece bu faktörlere indirgemek, her milleti sadece objektif benzerliklerle açıklamak artık yetersiz kalmaktadır.Bu bakımdan milletin oluşmasında Subjektif veya kültürel unsurlar ağır basmaktadır.Gerçekten bir milletin oluşabilmesi için onun her şeyden önce bir his olarak kalplerde yaşaması lazımdır. İşte bu gerçek bir çok düşünürü millet kriterini subjektif veya manevi unsurlarda aramaya yöneltmiştir.Subjektif millet anlayışını ilk defa en güçlü şekilde ortaya koyan ünlü Fransız düşünürü Ernest Renan’dır.Ernest Renan 1882’de milletin, fertleri arasındaki birlikte yaşama duygusuna,bir ortak kültüre,bir ruh birliğine dayandığını belirtmiştir.Gerçekten millet olabilmek için en gerekli olan şey,toplumun fertleri arasında sevgi ve saygı hislerini canlı tutan ,en gerekli anlarda karşılık beklemeksizin dayanışmayı sağlayan duygu ortaklığının mevcudiyeti olmalıdır.Bu ortak duygu ancak, ortak bir kültür hayatı yaşayan toplumlarda ortaya çıkabilir. O halde milli kültür, millet olmanın sosyal dokusunu meydana getirmektedir.Bir toplulukta fertler aynı kültür, aynı terbiye ve aynı duygularla birleşiyorsa, orada millet gerçeği vardır denilebilir. Şüphe yok ki,millet bir gönül birliği, bir ruh anlaşması ve bunun hukuki ifadesi olan birlikte yaşama arzu ve iradesidir.Bu birlik ve anlaşmanın doğması için elverişli bir zemin lazımdır.Bu zemin yukarıda belirtilen objektif faktörlerdir.Ancak subjektif veya kültürel faktörler bu zemin üstünde yükselebilir.Demek ki, bir milletin var olabilmesi için objektif ve subjektif faktörlerin birbirini tamamlaması lazımdır.Ayrıca bir insan grubunun bir gönül birliği halini alarak bir millet meydana getirmesinde siyasi kuvvet ve teşkilatın da önemli rolü vardır. Bütün bu bilgilerin ışığı altında millet;ne yalnız ırk ve yurt birliğinin, ne yalnız dil, tarih ve ülkü birliğinin, ne de siyasi,hukuki ve iktisadi birliğin ürünü olmayıp,yukarıda sayılan objektif ve subjektif unsurların bir araya gelmesiyle oluşan tarihi ve sosyal bir gerçektir.Bizde bu anlamda milleti ilk tarif eden Ziya Gökalp’dir.Gökalp’e göre, milleti meydana getiren temel faktör ırk,kavim ya da coğrafya değildir.Millet;Dilce, Dince, Ahlakça ve Güzellik Duygusu bakımından müşterek olan ,yani aynı terbiyeyi almış fertlerden meydana gelmiş bir topluluktur. b)Milliyetçilik Çağımızda milliyetçilik insanı bir gruba ve bir topluma bağlayan en kuvvetli bağdır.Her milletin milliyetçilik anlayışı değişik ve farklıdır. Çünkü milliyetçilik gelişmesini her ülkenin özelliğine ,her milletin kendine has karakterine göre şekillendirir. Bu sebeple dünyada ne kadar milliyetçilik akımı varsa, o kadar da milliyetçilik anlayışı vardır.Bu yüzden bütün milliyetçilik akımlarını içine alan açık ve belirli bir tanım yapmak güçtür. Bununla birlikte milliyetçiliği,kendilerini aynı milletin üyesi sayan kişilerin duydukları ;bir arada ,aynı sınırlar içinde bağımsız yaşama ve meydana getirdikleri toplumu yüceltme isteği olarak tanımlayabilmek mümkündür. c)Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu ve Gelişmesi Türk Milliyetçiliği;İslâm ümmetçiliğinden çok milletli Osmanlıcılığa, oradan İslamcılığa ve nihayet Türk milliyetçiliği ve vatanperverliğine dönüşecek şeklinde bir gelişme göstermiştir. Bu hareket Osmanlı Devleti’nin çeşitli din ve milliyetlerden meydana gelen kozmopolit yapısı içinde bir tepki ve kendini bulma akımı olarak doğmuş ve daha ziyade Türkçülük olarak adlandırılmıştır. Fransız İhtilali ile birlikte modern milliyetçilik anlayışının yayılması, çok milletli Osmanlı Devletini de etkilemiştir. Milliyetçilik anlayışı Osmanlı Devleti’nde önce gayr-ı müslimlerde, daha sonra da Türklerin dışındaki müslüman unsurlar arasında yayılmıştır. Türklerde milliyetçilik, gayr-ı müslümlerin bağımsızlıklarını kazanarak, Osmanlı Devleti’nden ayrılmalarına karşı bir tepki olarak doğmuştur.Balkan Savaşları Osmanlıcılık anlayışının dayandığı temelleri yıkmış, Türk milliyetçiliğinin hızla yükselmesini sağlamıştır. Türk milliyetçiliğinin uyanışındaki bu gecikmenin milletimize ne kadar pahalıya mal olduğunu Atatürk şu sözlerle ifade etmektedir:”Biz milliyet fikirlerini uygulamakta çok gecikmiş ve çok ilgisizlik göstermiş bir milletiz...Osmanlı İmparatorluğu’ndaki çok çeşitli toplumlar hep milli inançlara sarılarak, milliyetçilik idealinin kuvvetiyle kendilerini kurtardılar.Biz ne olduğumuzu, onlardan ayrı ve onlara yabancı bir millet olduğumuzu sopa ile içlerinden kovulunca anladık...Anladık ki ,suçumuz kendimizi unutmuş olduğumuzmuş”. Milli Mücadele başlarında Türk milliyetçiliğini ve milli egemenlik ilkesini kendisine rehber edinen Atatürk, tüm insanları milli mücadele hareketi etrafında örgütleyerek, bağımsızlık mücadelesini başarıya ulaştırmıştır. Dolayısıyla bugünkü sınırlarımız içinde yaşayan milletimiz, bu kaynaşma temeline dayanmaktadır.Böylece milli mücadele hareketi, toplumumuzun ümmet halinden, millet haline geçişi sürecinde önemli bir rol oynamıştır. d)Atatürk’ün Millet ve Milliyetçilik Anlayışı Atatürk’ün millet anlayışı bugün bilimselliği kabul edilmiş olan subjektif veya kültürel millet görüşüne uygundur.Atatürk’e göre millet;”Zengin bir geçmişe sahip olan, birlikte yaşamayı arzulayan, sahip oldukları değerlerin korunması konusunda ortak irade gösteren insanların birleşmesinden oluşmuş bir cemiyet “tir. Atatürk her millete uyabilecek bu genel tanımın yanı sıra, Türk Milleti’nin oluşumunda etkin olan faktörleri de şöyle sıralamıştır: 1-Siyasi varlıkta birlik 2-Dil birliği 3-Yurt birliği 4-Irk ve menşe birliği 5-Tarihi karabet(Yakınlık-akrabalık) 6-Ahlak birliği Atatürk temelde,millet hayatında ve tanımında milli kültürü esas almıştır.Nitekim Atatürk yaptığı tanımlardan birinde milleti; Dil,kültür ve mefkure birliği ile birbirine bağlı vatandaşların oluşturduğu siyasi ve sosyal heyet olarak tanımladığı görülmektedir..Türk milletinin oluşumunda kültürün önemine büyük yer veren Atatürk, Türk kültürünün araştırılması ve zenginleştirilmesi işine önem vermiş, bu amaçla Dil ve Tarih Kurumlarının yanı sıra ,fakülte ve yüksek okulların açılmasına öncülük etmiştir. Bu millet görüşünün ışığı altında Atatürk, milliyet prensibini şöyle tanımlamaktadır:Bir milletin diğer milletlere oranla tabii veya sonradan kazanılmış özel karakter sahibi olması diğer milletlerden farklı bir varlık teşkil etmesi,çoğu zaman onlardan ayrı olarak onlara paralel gelişmeye çalışmasına milliyet prensibi denir. e)Atatürk Milliyetçiliğinin Özellikleri Atatürk’ün milliyetçilik anlayışında millet esastır. Atatürk milliyetçiliğinde özellikle Türk Milleti’nin geçmişine olan sevgi ile birlik ve beraberliğine yer ve değer verilmektedir .Atatürk’ün “Bize milliyetçi derler,fakat biz öyle bir milliyetçiyiz ki,bizimle işbirliği yapan bütün milletlere hürmet ederiz.Bizim milliyetçiliğimiz bencil bir milliyetçilik değildir. “ sözleriyle de ifade ettiği gibi, Atatürk milliyetçiliği herhangi bir millet düşmanlığına dayanmamaktadır. Yurtta ve dünyada barışı öngörür. Bu sebeple her türlü emperyalizme ve sömürgeciliğe karşıdır. Bağımsızlığı savunur. Başka devletlerin de bağımsızlığına saygılıdır ve yayılmacı değildir. Atatürk milliyetçiliği hürriyete ve insan şahsiyetine değer verir ve eşitlik fikrine dayanır. Bölücülüğü ve ayrımcılığı reddederek,birleştirici,bütünleştirici bir nitelik taşır. Ayrıca milliyetçiliği reddeden akımlara ve sınıf mücadelesine karşı olup, laik, insancıl, barışçı olmak gibi özelliklere sahiptir. Atatürk milliyetçiliği ilericidir. Çağın gerçeklerine uygun olarak, akıl ve bilimin doğrularına dayanır. Bu çerçevede Türk Milleti’nin dünya medeniyetine bilimsel açıdan hizmetini öngörür. Bütün bunların yanında Atatürk milliyetçiliği; akılcı, yapıcı,yaratıcı ve idealist bir yapı içerisinde ,insan hak ve hürriyetlerine dayalı bir biçimde, kültürel değerlere sahip çıkan bir sistem olarak Türk Milletini sevmeyi ve onun menfaatleri için çalışmayı öngörür. ''Alıntı''
__________________ Saharay'ın Paylaşımları Konu SAHARAY tarafından (09-05-2008 Saat 12:44 AM ) değiştirilmiştir.. |
| | |
| | #5 |
| Uye ![]() Üyelik tarihi: Apr 2008 Nerden: Okyanus
Mesajlar: 725
Cinsiyet: Rep Gücü: 50 Rep: 4997 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Cevap: Hangi ideolojiyi savunuyorsunuz? FAŞİZM Faşizm sözcüğü, İtalyanca fasces sözcüğünden gelir. Fasces, İtalyanca, çoğunluğu İtalya ve çevresinde yaşayan 70 milyon kişi tarafından konuşulan bir dildir. Hint-Avrupa dil ailesinin Romans kolundadır. Genellikle, Roma İmparatorluğu'nun doğduğu bölge olan Toskana diline dayanır. Çok fazla şivesi olan İtalyancanın şivelerini dilbilimciler 'İtalya şiveleri' olarak tanımlarlar çünkü İspanyolca, Katalanca ve Dalmaçyaca dilleri ile olan farklardan daha büyük farklara sahip şiveleri vardır. ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Roma İmparatorluğu döneminde, imparatorun muhafızlarının taşımakta oldukları sopa ya da kamçı demetine verilen addı. İmparatorun buyruğundan sonra, bu demetin yere vurulmasıyla bu buyruk yasallaşmış olurdu. Bu fasces, aynı zamanda imparatorluğun bütünlük ve gücünü de temsil ederdi. Genellikle sağcı otoriter tek parti rejimlerine verilen ad olmakla birlikte, özelde iki dünya savaşı arasındaki dönemde Bugünkü İtalya’nın Latium bölgesinde, Tiber Irmağı’na bakan tepelerde kurulmuş birkaç köyden oluşan eski Roma, sonradan dünyanın en büyük imparatorluklarından birinin merkezi oldu. Romalılar tarihte pek çok ülkenin dilini, edebiyatını, yasalarını, yönetim biçimini ve mimarlığını etkiledi. ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.İtalya’da sağcı otoriter rejimin adıdır. Faşizm, ciddi olarak ilk defa İtalya Cumhuriyeti ya da kısaca İtalya (İtalyanca:Repubblica Italiana) Avrupa'nın güneyinde, çizme biçimli bir yarımadanın ve Akdeniz'de Sicilya ve Sardinya adalarının üzerine kurulmuş bir ülkedir. Kuzeyinde Fransa, İsviçre, Avusturya ve Slovenya ile komşudur. San Marino ve Vatikan şehir-devletleri de bütünüyle İtalyan topraklarıyla çevrilidir. İtalya devleti vatandaşı olanlar ya da soyu İtalya ile bağlantılı olan kişilere İtalyan denir. ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Benito Mussolini ve Benito Mussolini ((1883 - 28 Nisan 1945)) 1883'te Forli'de doğdu. Bir süre öğretmenlikle meşgul olduktan sonra 1902'de askerlik yapmamak için İsviçre'ye gitti. 1904'te geri dönen Mussolini 10 sene boyunca gazetecilik yaptı. Birinci Dünya Savaşı'nın başlaması üzerine orduya yazıldı ve savaşta aktif olarak görev yaptı. Savaşta yaralanan Mussolini Milano'ya döndü ve burada sağ görüşlü "Il Popolo d'Italia" gazetesinin editörü oldu. ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Adolf Hitler aracılığıyla uygulanmışsa da tarihe bakıldığında başka faşist uygulamalara da rastlanmaktadır. Roma İmparatorluğu ve Adolf Hitler (1889-1945) 20 Nisan 1889 yılında Branau kasabasında doğdu. İlk tahsilini doğduğu kasabada gördü. Orta tahsilini Viyana civarındaki Lintz şehrinin Realschule'sinde yaptı. On üç yaşında, ilk önceleri çok iyi bir memur olan, sonra memurluktan emekli olan ve çiftçilik yapan babasını, on altı yaşında her zaman ona destek veren annesini amansız bir hastalık yüzünden kaybetti. Hayatın bu acı darbeleri ve ailesinden ona kalan ihtiyacını karşılamayan yetim maaşı ona çabuk karar verm ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Persler ırkçı uygulamalarıyla bunun ilk örneklerindendir. Faşizmde, ülkeyi yöneten kadro, ülkenin tek hakimidir. Alınan kararlar, yapılan uygulamalar tamamen bu kesimin iradesiyle gerçekleşir. Söz konusu kadro sadece kendi sahip olduğu ideolojiyi hakim kılmaya çalışır. Bu nedenle halkın, yönetim üstündeki eleştirileri, tavsiyeleri dikkate alınmaz. Halka empoze edilmek istenen ideolojiye ters düşen fikir ve düşünceler baskıcı yöntemler kullanılarak susturulmaya çalışılır. Halkın oluşturabileceği kurumlar ve yapabileceği faaliyetler sadece bu yönetim tarafından şekillendirilir. Kısacası faşizmde her birey, yönetimin oluşturduğu resmi ideolojiye hizmetle yükümlü olan bir araç haline getirilir. Georges Sorel, Faşist Teorinin En Önemli İdeoloğu Faşizmi yukarıda anlatıldığı şekilde kuramsal manada ilk defa ortaya koyan kişi Persler İran’a hakim olan eski bir kavim. Ari ırkına mensup, Hint-Avrupa kavmidir. M.Ö. 2000 yılında, kuzeyden gelip, Orta İran’a yerleştiler. Eski Ortadoğu’ya hakim Elamlılar ve Medlerin hakimiyetinde yaşadılar. M.Ö. 6. yüzyıl ortalarında, Pers Prensi Keyhüsrev, Medlerle mücâdele etti. Keyhüsrev, M.Ö. 533’te Medlerin İran’daki hâkimiyetine son vererek, Pers İmparatorluğunu kurdu. Büyük Keyhüsrev denilen ilk Pers imparatoru, İran ve Anadolu’ya hâkim olup, hudutlarını Balkanlardan Orta Asy ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.19. yüzyılda 19. yüzyıl olayları, ölümler, doğumlar ve diğer önemli gelişmeler ...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Georges Sorel oldu. Sorel, teorisini uygulamaya geçirmek için Mussolini'yle iş birliği yaptı ve İtalya'da faşist bir yönetimin iş başına gelmesine yardımcı oldu. Sorel'in özellikle Mussolini ile büyük bir yakınlık kurmasının nedeni araştırıldığında ortaya çok ilginç sonuçlar çıkmaktadır. Mussolini, masonluk örgütünün en yüksek dereceli üyelerinden biridir: Sorel'in teorisinden derinden etkilenen isimlerden birisi de Mussolini idi: "Mussolini üzerindeki Sorel etkisi kesindir. Mussolini onunla pek çok kere biraraya gelmiştir. Hatta bu faşist diktatör bir gün halka şöyle bir açıklamada bulunmuştur: 'Şu anda sahip olduğum herşeyi Georges Sorel'e borçluyum'."(Notre Maitre M. Sorel, sf.303) Sorel sadece Mussolini'yi değil, diğer birçok masonu da etkilemiş ve bunların da faşist partiye üye olmalarını sağlamıştı: "Faşist Parti'ye mensup olanlar arasında birçok mason vardı. Mesela Balbo, Bottai, Acerbo, Farinaci, Grandi ve sonraları Mussolini'nin damadı olan Ciano masondu. Hatta, Faşist Parti'nin Genel Sekreterliği'ni yapmış olan Farinaci hem Palazzo Giustiniani'deki hem de Gesu Meydanı'ndaki masonluğa intisap imkanını bile bulmuştu." (Mimar Sinan Dergisi, yıl 1977, sayı 25, sf.41) Faşizm ilk anda süslü sloganları ile bir kısım cahil halk üzerinde sempati uyandırsa da; akıl, mantık ve vicdanla düşünenler için faşizmin vaat ettiği geleceğin karanlık olduğu, tüm yetkilerin din düşmanı, zalim ve baskıcı bir elde toplanmasının zulüm ve şiddetten başka bir şey getirmeyeceği açıkça görülmektedir. Aslında bu durum faşist ideologlar ve liderler tarafından da bilinen bir gerçek ve zaten ulaşılmak istenen amaçtır. Nitekim bu gerçeği İtalyan faşist diktatör Mussolini, iktidarının çökmeye başladığını görünce şöyle dile getirmişti: "Faşizm özgürlük değil, zalimin hakimiyetidir. Milletin güvencesi değil, özel çıkarların savunmasıdır. Bunu herkes bilirdi." (Mussolini and Fascism, J n P. Diggins, sf.15) Gerçekten de faşizm gibi şiddet ve baskı yanlısı bir düşüncenin uygulamada getireceği sonuç, doğal olarak, haklı olanın değil, güçlü olanın kazanması, güçlünün haklıyı ezmesidir. Diğer bir deyişle, faşist bir toplumda para kimin elindeyse, silah kimin elindeyse o en güçlüdür ve onun dedikleri doğrudur. Bu ideolojiden farklı olan bütün fikirler yanlış ve zararlıdır. Dolayısıyla "zararlı olan fikir", ancak o fikrin sahibinin güç kullanılarak susturulmasıyla ortadan kaldırılabilir. Fa?izm hakk?nda ansiklopedik bilgi - Türkçe Bilgi'den
__________________ Saharay'ın Paylaşımları |
| | |
| | #6 |
| Uye ![]() Üyelik tarihi: Apr 2008 Nerden: Okyanus
Mesajlar: 725
Cinsiyet: Rep Gücü: 50 Rep: 4997 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Cevap: Hangi ideolojiyi savunuyorsunuz? KEMALİZM NEDİR? Kemalizm, tıpkı liberalizm ve sosyalizm gibi, bir devrim ideolojisi olarak doğmuştur. Ama, liberalizm ve sosyalizmden farklı olarak, geri kalmış bir ülkedeki devrim koşullarının gereksinimlerini yansıtmaktadır. Bu nedenle de, Kemalizmi iyi değerlendirebilmek için, geri kalmış ülke devrimlerinin gelişmiş ülke devrimlerinden farkını anlamak gerekir. Fransız Devrimi, evrim sürecinde önlerde yer alan bir toplumda rastlanabilen devrimlerin en ünlü örneğini oluşturur. Koşullar ve toplumdaki güç dengesi değişmiş, ama eski koşullara göre oluşan ve eski güç dengesini yansıtan toplumsal ve özellikle de siyasal kurumlar değişmemekte direnmiş, toplumsal - ekonomik gelişmeyi zorlaştırmaya başlamıştır. Kentsoylular ( burjuvazi ) yeni bir toplumsal sınıf olarak doğmuş, güçlenmiş, ama güçleri ölçüsünde siyasal rejimde etkili olamamışlardır. Bir anlamda toplumun altyapısı değişmiş, ama üstyapı bu değişikliğe uymamıştır. Burada sözkonusu olan, eski kurumları yeni koşullara, yani üstyapıyı altyapıya uydurmaktır; değişen koşullarla, koşulların yarattığı gereksinmeleri karşılaması gereken kurumlar arasındaki çelişkileri gidermektir. Evrim sürecinde geride kalmış toplumlarda görülen devrimler ise, belirli tarihsel koşullardan yararlanarak, bu toplumların evrimini hızlandırmak, bazı evreleri atlatmak amacını taşır. Birinci grup ülkelerdeki devrimciler, koşulların gereğini yerine getirmek ve gereksinimlerin doğurduğu devrimci ideolojiyi izlemekle yetinmek durumundadırlar. Toplumun henüz ulaşamadığı bir aşamaya göre kurumlar oluşturmak, böylece gelişmiş ülkelerle aralarındaki açığı bir ölçüde olsun kapatmak zorundadırlar. Kendilerinden çok önce o aşamaya ulaşmış olan toplumların deneyimlerinden ders alabilmek olanağına sahiptirler. Ama o devrimin doğal taşıyıcısı, itici gücü olan toplumsal sınıfın bulunmaması nedeniyle de işleri çok daha zordur. Ancak eski düzenin savunucusu güçlerin - tarihsel nedenlerle - zayıflamış oldukları bir andan yararlanarak iktidarı ele geçirebilirler. Temel devrimci gücün yokluğunu ya da zayıflığını ise, ideolojiye büyük ağırlık vererek ve o ideoloji etrafında iyi örgütlenmiş "bilinçli" bir çekirdek güç oluşturarak telafi etmeye çalışırlar. Toplumlardaki güçler dengesinin değişmesine karşın, eski güçler dengesinde ağır basan güçlerin çıkarlarına ve dünya görüşlerine göre biçimlenmiş olan kurumların değişmemekte direnmesi, devrimin nesnel ( objektif ) koşullarını oluşturur. Varolan bu düzeni eleştiren ve yeni bir düzenin ilkelerini içeren ideoloji ise, devrimin öznel ( subjektif ) koşulu sayılabilir. Devrimi, bilinçsiz bir ayaklanmadan, kızgınlık birikimlerinin kırıp - dökmeye dönüşmesinden ayıran ana özellik, sahip olunan "devrimci bilinç", yani "bilinç" ögesidir. Evrim sonucu doğan devrimlerde, ideoloji evrime koşut olarak doğar, devrimci eylem içinde gelişir. Böyle bir devrimde ideolojinin ağırlığı, nesnel koşulların, çok gerisinde kalır. Oysa geri kalmış ülkelerde nesnel koşullar yeterinde oluşmamış olduğu için, ideolojinin önemi artar. İdeoloji, devrimi olanaklı kılan ortamdaki, somut koşullardaki eksikliği giderme, boşluğu doldurma işlevini üstlenir. Burada ideoloji, yine devrimci eylem içinde bazı değişikliklere uğramakla birlikte, devrim öncesinde hazır olarak vardır ve çoğunlukla da, ana çizgileriyle gelişmiş ülkelerden aktarılmıştır. Amaç zaten o ülkelerin düzeyine daha hızlı bir biçimde ulaşmak olduğu için, bunu doğal karşılamak gerekir. Devrimci ideoloji, devrimin öncüsü güçlerin toplumsal özelliklerine göre bazı değişimler geçirmekle birlikte, ana doğrultuda aynı kalır. Her devrim belirli toplumsal güçlere dayanarak gerçekleşir. O güçlerin yeterince gelişmediği ortamlarda ise, devrimci ideolojinin kendisi, yaratığı bilinç ve kitlesel etkisiyle devrimci bir güç oluşturabilir. Bir ayaklanmanın, bir hükümet darbesinin, bir bağımsızlık savaşının, tarihi hızlandırmak amacındaki bir devrime dönüşmesinde, devrimci ideolojinin etkisi büyüktür. Ama ideolojinin devrimdeki ağırlığının artması ölçüsünde, o ideolojinin dogmatikleşmesi olasılığı da artar. Çünkü söz konusu ideoloji, bir anlamda, varolması istenilen, ama henüz varolmayan koşulların ürünüdür. Mustafa Kemal, tıpkı Lenin gibi, Birinci Dünya Savaşı'nın ülkesindeki eski düzenin temsilcilerini maddi ve manevi açıdan yıpratmasından yararlanarak, evrimin henüz zorunlu kılmadığı yeni bir toplumsal - siyasal düzeni yaratacak süreçleri harekete geçirmiştir. Lenin, Rusya ordusunun perişan olması sayesinde, küçük ama iyi örgütlü ve bilinçli bir güce dayanarak siyasal iktidarı ele geçirirken; Mustafa Kemal, ülkesini düşman işgalinden kurtarmanın kendisine kazandırdığı olağanüstü etkiyi kullanarak devrimi gerçekleştirmiştir. Lenin'in Rusya'nın koşullarına uydurmaya çalıştığı marksist ideoloji - yukarıda değindiğimiz nedenden dolayı - dogmalaşırken; Mustafa Kemal, liberealizm ve sosyalizmden yararlanarak Türkiye'nin koşullarına göre oluşturmaya çalıştığı devrimci ideolojinin dogmalaşma olasılığını önlemeye çalışmıştır. İdeolojik kalıplaşmanın hızlı bir değişim süreciyle bağdaşmayacağını vurgulayarak, bir anlamda "sürekli devrimcilik" anlayışının öncülüğünü yapmıştır. Bazılarının ileri sürdüğünün tersine, kemalizmin ideolojisi vardır, ama "öğreti"si ( doktrini ) yoktur. Kemalizm'in önünde iki aşamalı bir amaç vardı: Bağımsızlık ve çağdaşlaşma. Bu ereklere ulaşmak için, ideolojinin çerçevesini oluşturan ulusçuluk, cumhuriyetçilik ve laiklik ilkeleri Fransız Devrimi ve dolayısıyla liberalizmden; devletçilik, halkçılık ve devrimcilik ilkeleri de sosyalizmden esinlendi. Kemalizm Nedir? - Ahmet Taner Kışlalı | DİP DALGASI
__________________ Saharay'ın Paylaşımları |
| | |
| | #7 |
| Uye ![]() Üyelik tarihi: Apr 2008 Nerden: Okyanus
Mesajlar: 725
Cinsiyet: Rep Gücü: 50 Rep: 4997 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Cevap: Hangi ideolojiyi savunuyorsunuz? MUHAFAZAKARLIK Reformcuların olanca iyi niyetlerine rağmen beklenmedik sonuçlara yol açabilen reform*lara iyi gözle bakmayan, hele büyük ölçekli toplumsal dönüşümlere şiddetle karşı çıkar*ken, bir toplumun geleneklerine büyük bir değer atfeden toplum ve siyaset görüşü; ge*leneğe bağlı tarihsel tecrübe birikimine değer veren, yavaş ve tedrici değişmeye ina*nan ideoloji; kapitalizmi, özel teşebbüs ve serbest girişimciliği coşkuyla savunan, seçi*me dayalı bir toplumsal düzenin ve ahlâki disiplinin önemini vurgulayan statükoyu, var olan düzeni koruma yönünde bir eğilim mutasavvıf. Tasavvuf inancını benimseyerek, Tasavvuf inancını yaymaya çalışan, dünyadan bir şekilde el etek çekerek kendi*sini bütünüyle Tanrı�ya adayan kişi. İslam dünyasında mutasavvıflar, Kur'an, hadis ve fıkıha dayanan sünni mutasavvıflar ve doğ*rudan doğruya şia inançlarına bağlanan şii mutasavvıflar olarak ikiye ayrılır. Modern zamanlarda ortaya çıkan, bireyin kendini gerçekleştirmesinin araçları olduğuna inandığı aile ve din gibi sosyal kurumların korunması duyarlılığından hareket eden, devlete ve siyasete bu doğrultuda sınırlı bir rol biçen bir düşünce geleneği, bir siyasi ideoloji ve felsefi ve edebi bir akım. Muhafazakarlık, sosyolojik bakımdan sanayi devrimiyle birlikte ortaya çıkan yeni sosyal şartların eski değerleri yerinden etmesine, bireyi yalnızlaştırmasına ve geleneksel sosyal yapıların çözülmesine yönelik eleştirilerden beslenmiş; felsefi bakımdan Onsekizinci Yüzyıla damgasını vuran Aydınlanma düşüncesine yöneltilen eleştirilerle, siyasi bakımdan da yine aynı yüzyılın sonlarındaki Fransız Devriminde ifadesini bulan devrimci kopuşlara yönelik tepkilerle bir siyasi ideoloji halinde belirginleşmeye başlamıştır. Modern zamanlarda ortaya çıkan, bireyin kendini gerçekleştirmesinin araçları olduğuna inandığı aile ve din gibi sosyal kurumların korunması duyarlılığından hareket eden, devlete ve siyasete bu doğrultuda sınırlı bir rol biçen bir düşünce geleneği, bir siyasi ideoloji ve felsefi ve edebi bir akım. Muhafazakarlık, sosyolojik bakımdan sanayi devrimiyle birlikte ortaya çıkan yeni sosyal şartların eski değerleri yerinden etmesine, bireyi yalnızlaştırmasına ve geleneksel sosyal yapıların çözülmesine yönelik eleştirilerden beslenmiş; felsefi bakımdan Onsekizinci Yüzyıla damgasını vuran Aydınlanma düşüncesine yöneltilen eleştirilerle, siyasi bakımdan da yine aynı yüzyılın sonlarındaki Fransız Devriminde ifadesini bulan devrimci kopuşlara yönelik tepkilerle bir siyasi ideoloji halinde belirginleşmeye başlamıştır. Özellikle İngiliz filozofu ve siyasetçisi Edmund Burke'ün 1789 Fransız Devrimine yönelttiği eleştirileri ihtiva eden Fransa'daki Devrim Üstüne Düşünceler adlı eseri, Ondokuzuncu Yüzyıldan günümüze kadar Batı siyasi düşünce ve pratiğine damgasını vuracak bir doktrin ve ideoloji olarak muhafazakarlığı belirginleştiren temel metinlerden ilki veya en önemlisi olarak kabul edilmektedir. Onun eleştirileri, aynı zamanda Whig'lerle Tory'ler arasındaki tartışmada ikincisinin ayrı bir siyasi ideoloji olarak ortaya çıkışını hızlandırmış ve muhafazakarlık, liberalizm ve sosyalizmle beraber, tarihin sonraki dönemlerini şekillendiren üç büyük doktrinden biri olmuştur. Kıta Avrupası'nda ve özellikle de Fransa'da ise Joseph de Maistre ve Louis de Boııald gibi yeni olanı toptan reddeden ve yeni rejimin yerleşmesiyle birlikte "tarih dışı" kalan "tepkici muhafazakarlık"ın aksine, Edmund Burke'den Russell Kirk'e uzanan geniş bir tarih çizgisinde daha ılımlı bir felsefi ve siyasi tarzı temsil eden Anglo-Amerikan dünyasının muhafazakarlığı kalıcı olmayı başarmış ve muhafazakarlığın ana rengini teşkil etmiştir. Muhafazakarlar, ontolojik bakımdan bireyin zayıf ve aile, din, gelenek gibi kurumlarla desteklenmesi gereken bir varlık olduğuna inanırlar. Epistemolojik bakımdan bireyin akıl kapasitesinin sınırlılığını vurgulayarak, tarihi tecrübenin ve pratik bilginin soyut akıl yürütmeye tercih edilebilir olduğunu kabul ederler. Siyasi bakımdan da hiçbir biçimde her şeye muktedir olduğuna inanmadıkları soyut akıl yürütmelerle üretilen "mega projeler"den ve siyaset alanının ara kurumlar aleyhine genişletilmesinden kaygı duyarlar. Muhafazakarlık, liberalizmle beraber faşizm ve komünizm gibi totaliter ideolojilere karşı çıkmış ve özellikle Yirminci Yüzyılda bu iki düşmana karşı verdiği mücadeleyle siyasi bakımdan liberalizme yaklaşmıştır. Ancak, bir taraftan liberalizmin birey anlayışına, bireyin topluma ve geleneğe rağmen sahip olduğu haklar fikrine ve alternatif hayat tarzlarına gösterdiği hoşgörüye yönelttiği eleştiriler, diğer taraftan piyasa ekonomisine ilkesel olmayan bir bağlılık göstermesi ve geleneksel otorite ile hiyerarşik toplum yapısı üzerinde vurguları, onu liberalizmden ayıran başlıca özellikleri teşkil edegelmiştir. Aynı şekilde, bazı muhafazakarların birbirleriyle ilişkileri bakımından bir organizma gibi tahayyül ettikleri toplumu uyum içinde bir arada tutma kaygısıyla zaman zaman yeniden dağıtımcı bir adalet anlayışını benimsemeleri ve refah devletçi siyasi tedbirlere başvurmaları, klasik muhafazakarları sosyal demokratlara ve sosyalistlere yaklaştırsa da, din, aile ve geleneksel değerleri korumaya ilişkin politikalarıyla onlardan ayrılmaktadırlar. Özellikle 1960lardan itibaren muhafazakarlık içinde belirginleşen ve siyasi bakımdan daha belirleyici olan neo-muhafazakarlığın iktisadi tercihleriyle bu ayrılık daha da derinleşmiş görünmektedir. Radikal değişime karşı tedrici ve evrimci değişimi savunan, güçlü devleti önemseyen, ama korunmaya değer gördüğü kurum ve değerlerin devlet tarafından siyasetin nesnesi haline getirilmesine izin vermeyen, siyaseti doktriner değil pratik veya pragmatik bir faaliyet olarak gören Anglo-Amerikan muhafazakarlığı, Yirminci Yüzyılın son çeyreğine ve yeni binyılın başlangıcına damgasını vuran başlıca siyasi ideolojilerden biridir. Muhafazakarlık, gelişmiş Batılı ülkelerin birçoğunda ve özellikle de İngiltere'de Muhafazakar Parti ve Amerika Birleşik Devletleri'nde Cumhuriyetçi Parti çatısı alanda, iktidar veya ana muhalefet olarak, yani siyasetin iki temel aktöründen birisi olarak varlığını ve etkisini sürdürmektedir. Özellikle İngiliz filozofu ve siyasetçisi Edmund Burke'ün 1789 Fransız Devrimine yönelttiği eleştirileri ihtiva eden Fransa'daki Devrim Üstüne Düşünceler adlı eseri, Ondokuzuncu Yüzyıldan günümüze kadar Batı siyasi düşünce ve pratiğine damgasını vuracak bir doktrin ve ideoloji olarak muhafazakarlığı belirginleştiren temel metinlerden ilki veya en önemlisi olarak kabul edilmektedir. Onun eleştirileri, aynı zamanda Whig'lerle Tory'ler arasındaki tartışmada ikincisinin ayrı bir siyasi ideoloji olarak ortaya çıkışını hızlandırmış ve muhafazakarlık, liberalizm ve sosyalizmle beraber, tarihin sonraki dönemlerini şekillendiren üç büyük doktrinden biri olmuştur. Kıta Avrupası'nda ve özellikle de Fransa'da ise Joseph de Maistre ve Louis de Boııald gibi yeni olanı toptan reddeden ve yeni rejimin yerleşmesiyle birlikte "tarih dışı" kalan "tepkici muhafazakarlık"ın aksine, Edmund Burke'den Russell Kirk'e uzanan geniş bir tarih çizgisinde daha ılımlı bir felsefi ve siyasi tarzı temsil eden Anglo-Amerikan dünyasının muhafazakarlığı kalıcı olmayı başarmış ve muhafazakarlığın ana rengini teşkil etmiştir. Muhafazakarlar, ontolojik bakımdan bireyin zayıf ve aile, din, gelenek gibi kurumlarla desteklenmesi gereken bir varlık olduğuna inanırlar. Epistemolojik bakımdan bireyin akıl kapasitesinin sınırlılığını vurgulayarak, tarihi tecrübenin ve pratik bilginin soyut akıl yürütmeye tercih edilebilir olduğunu kabul ederler. Siyasi bakımdan da hiçbir biçimde her şeye muktedir olduğuna inanmadıkları soyut akıl yürütmelerle üretilen "mega projeler"den ve siyaset alanının ara kurumlar aleyhine genişletilmesinden kaygı duyarlar. Muhafazakarlık, liberalizmle beraber faşizm ve komünizm gibi totaliter ideolojilere karşı çıkmış ve özellikle Yirminci Yüzyılda bu iki düşmana karşı verdiği mücadeleyle siyasi bakımdan liberalizme yaklaşmıştır. Ancak, bir taraftan liberalizmin birey anlayışına, bireyin topluma ve geleneğe rağmen sahip olduğu haklar fikrine ve alternatif hayat tarzlarına gösterdiği hoşgörüye yönelttiği eleştiriler, diğer taraftan piyasa ekonomisine ilkesel olmayan bir bağlılık göstermesi ve geleneksel otorite ile hiyerarşik toplum yapısı üzerinde vurguları, onu liberalizmden ayıran başlıca özellikleri teşkil edegelmiştir. Aynı şekilde, bazı muhafazakarların birbirleriyle ilişkileri bakımından bir organizma gibi tahayyül ettikleri toplumu uyum içinde bir arada tutma kaygısıyla zaman zaman yeniden dağıtımcı bir adalet anlayışını benimsemeleri ve refah devletçi siyasi tedbirlere başvurmaları, klasik muhafazakarları sosyal demokratlara ve sosyalistlere yaklaştırsa da, din, aile ve geleneksel değerleri korumaya ilişkin politikalarıyla onlardan ayrılmaktadırlar. Özellikle 1960lardan itibaren muhafazakarlık içinde belirginleşen ve siyasi bakımdan daha belirleyici olan neo-muhafazakarlığın iktisadi tercihleriyle bu ayrılık daha da derinleşmiş görünmektedir. Radikal değişime karşı tedrici ve evrimci değişimi savunan, güçlü devleti önemseyen, ama korunmaya değer gördüğü kurum ve değerlerin devlet tarafından siyasetin nesnesi haline getirilmesine izin vermeyen, siyaseti doktriner değil pratik veya pragmatik bir faaliyet olarak gören Anglo-Amerikan muhafazakarlığı, Yirminci Yüzyılın son çeyreğine ve yeni binyılın başlangıcına damgasını vuran başlıca siyasi ideolojilerden biridir. Muhafazakarlık, gelişmiş Batılı ülkelerin birçoğunda ve özellikle de İngiltere'de Muhafazakar Parti ve Amerika Birleşik Devletleri'nde Cumhuriyetçi Parti çatısı alanda, iktidar veya ana muhalefet olarak, yani siyasetin iki temel aktöründen birisi olarak varlığını ve etkisini sürdürmektedir. Muhafazakarl?k hakk?nda ansiklopedik bilgi - Türkçe Bilgi'den
__________________ Saharay'ın Paylaşımları |
| | |
| | #8 |
| Uye ![]() Üyelik tarihi: Apr 2008 Nerden: Okyanus
Mesajlar: 725
Cinsiyet: Rep Gücü: 50 Rep: 4997 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Cevap: Hangi ideolojiyi savunuyorsunuz? Ülkücü Milliyetçilik Her tavus kuşu mutlaka mutlaka bir yumurtadan çıkar; ve tavus yumurtasından her çıkan, mutlaka tavus kuşudur; öyle amma, gaye, tavus yumurtasından çıkmış olmak değil, tavus kuşu olmaktır… İşte milliyetçiliğimizin tek ve kesafetli bir misal içinde mânası! Tavus kuşu, sebepte değil, neticede tavus kuşudur; bu bakımdan tavus kuşunun şahsiyeti, geriye doğru mânasız ve değersiz yumurta kırıklarında değil, ileriye doğru müstesna bir renk ve çizgi heyetindedir… İşte milliyetçiliğimizin tek ve kesafetli bir misal içinde ruhu!.. İsterse karga veya devekuşu yumurtasından çıkmış olsun, neticede bütün şartlariyle tavus kuşu olabilen her varlık, tavus kuşunun bütün hakkına maliktir… İşte milliyetçiliğimizin tek ve kesafetli bir misal içinde kıymet ölçüsü!… Demek ki biz, gerçek milliyetçiliği, geriye doğru değil, ileriye doğru, menba istikâmetinde değil, mansap istikâmetinde, t um üstünde değil, ağaç, üstünde karar kılıcı bir anlayış ve görüşe bağlıyoruz.Bu demektir ki, biz, tarih plânında fışkırışımıza zemin teşkil eden ırk ve toprak şartlarını geride bırakmış; her türlü ırk ve toprak hakikatine ilgili, fakat her türlü ırk ve toprak yobazlığına düşman, ileri bir görüş ve anlayış içinde milliyetçiyiz. Amma yumurta olmazsa tavus olmazmış; varsın olmasın, bu zaruret bize hiçbir şey kaybettirmez. Dairenin bulunduğu her yerde mutlaka bir merkez bulunacağı, fakat her merkez bulunan yerde mutlaka bir daire bulunmayacağı gibi tavus, yumurtayı ihata ve ihtiva eder de, yumurta tavusu ihata ve ihtiva edemez. Bizim milliyetçiliğimiz, belli başlı bir topluluğa ait madde ve kemmiyet hakikatlerinin mâverâsında, sadece ruh ve keyfiyet vâkıalarına bağlı, cevherini posasından süzen ve yalnız cevhere nisbet kabul eden bir telâkkiden ibaret. Türk, bizim nazarımızda, belli başlı bir inanış, bağlanış, düşünüş, seziş, hatırlayış, duyuş, davranış ve bildiriş hususiyetleri içinde, belli başlı bir iman, mukaddesat, tefekkür, tahassüs, hayal, hatıra, meşrep, eda ve lisan birliğinin ördüğü, tek nüshalı ve şahsiyetli bir ruh nescinden ibarettir; mutlak ve müstakil bir vâhit temsil eden bu ruh nescinin zarfı da Anadoludur. Ya şu boyuna Türk ruhu, Türk ruhu dediğimiz şey nedir ki?.. Türk ruhu dediğimz şey, iki vâhidin mecmuundan ibarettir: biri, onu kendi dışında olduran, öbürü de bu olan şeyi kendi içinde renklendiren, şekillendiren, seslendiren, kokulandıran, iklimlendiren iki vâhit… Vâhitlerden ilki, Türkün duygu ve düşünce mihrakında pırıldayıcı mutlak ve müstakil iman ışığı, ikincisi de bu ışık etrafında, hususî ve mahallî, bütün bir tahassüs ve tefekkür seciyesidir. Vâhitlerden ilki, ırk ve kavim seviyesinin üstünde, bütün insanlar çapında ve hâkim; öbürü de yalnız ırk ve ka vim kadrosunda ve tâbidir. Demek ki, zaten aslında ve lûgatta bir kavmin ruhunu dayadığı iman kaynağı mânasına gelen ve son zamanlarda gerçek delâletinden kaydırılıp kavmiyet mânasına kullanılmaya başlayan milliyetçilikten anladığımız, bir zarf işi olmaktan ziyade bir mazruf işi; ve mazruftaki dünya görüşüne, insan, cemiyet ve kâinat telâkkisine bağlı bütün bir tahassüs, tefekkür, eda ve ifade kadrosu işçiliğidir. Bu ruhî ve kadronun ırkî plânda kendi maddesine karşı sevgisi, ancak belli başlı bir vâhidin doğurduğu böyle bir ruha yataklık etmekten ibaret ve yalnız bu kayd ve şartla sınırlıdır. İşte bizim milliyetçiliğimiz; İslâma bağlı Türk ruhunun, bu mutlak kadro içinde Türk duygu ve düşünce hususiyetlerinin milliyetçiliği!.. Ve işte cihan ölçüsünde milliyetçilik!.. (İdeolocya Örgüsü/ Necip Fazıl Kısakürek) Muhalif Ülkücü: Milliyetçilik
__________________ Saharay'ın Paylaşımları |
| | |
| | #9 |
| Uye ![]() Üyelik tarihi: Apr 2008 Nerden: Okyanus
Mesajlar: 725
Cinsiyet: Rep Gücü: 50 Rep: 4997 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Cevap: Hangi ideolojiyi savunuyorsunuz? Emperyalizm Latince imperium ve imperialis 'den türetilmiş bir kavram olan emperyalizm , bir ulusun [esas itibariyle de onun egemen farksiyonunun] çıkarı için, başka ulus veya ulusların [halkların] hazinelerine, zenginliğine, toprağına, emeğine, yeraltı ve yerüstü kaynaklarına el koymasını sağlıyan bir egemenlik - bağımlılık biçimi olarak tanımlanabilir. Bir egemen devletin bir başka ulusun [halkın, topluluğun] zenginliğine el koyması için her zaman doğrudan denetim gerekli değildir. Sömürü, bağımlılık, hakimiyet ve şartlandırma ilişkilerinin geçerli olması için, mutlaka söz konusu ülkenin bir egemen [emperyal] ulus tarafından işgal ve ilhak edilmesi gerekmez. Başka araçlar ve yöntemlerle de emperyalist ilişkileri sürdürmek mümkün olabiliyor. Bunun için çıkarları emperyal gücün çıkarlarıyla örtüşen bir yerli elitin varlığı ve bu elitin yerel bir egemen güç haline gelmesi yeterlidir. Şimdilerde sömürgeciliğin doğrudan [klasik] biçimi tasfiye edildiği halde, emperyalist dünya sisteminin çevresinde yer alan bağımlı ülkelerin kaynaklarının eskiden olduğu gibi emperyalist çıkarlar için kullanılabilmesinin nedeni budur. İmpatorlukların ve emperyal egemenliğin ilk site devletlerin tarih sahnesine çıktığı döneme kadar gerilere giden bir tarihi olduğunu söylemek mümkündür. Tarihte bilinen ilk imparatorluk Akadlar dı [M.Ö XXIII], Eski Mısır, Çin, Büyük İskender, Roma, Bizans, Osmanlı, Eyyübi, Aztek, Timur imparatorluğu, vb. kapitalizm öncesi dönemin imparatorluklarından bazılarıydı. Dolayısıyla, emperyal egemenlik biçimi kapitalizmle birlikte tarih sahnesine çıkmış bir süreç değildir. Emperyalizm kavnamının ilk defa 1902 de J.A. Hobson tarafından kullanılmıştı. Oysa emperyalizmin binlerce yıllık, geçmişi vardı. Kapitalizme özgü modern emperyalizmin de yaklaşık beşyüz yıllık bir tarihi var. Zira, bir yerde bir kavramın kullanılmaması, ya da kavram yokluğu, orada o kavrama uygun düşen bir tarihsel ve toplumsal sürecin mevcut olmadığı anl***** gelmiyor… Jenosit kavramı 1948 de sözlüklere girse de insanlık tarihinin son beşyüz yılı aynı zamanda jenositlerin de tarihiydi… Elbette bunun tersi de aynı şekilde geçerlidir: Bir yerde bir kavram kullanılıyor diye, orada o kavrama uygun düşen bir gerçeklik olması gerekmiyor. Şimdilerde demokrasi kavramı çok kullanılıyor ama demokratik olduğu söylenen rejimler demokrasinin karikatürü bile değildir… Üretici güçlerin gelişmişlik düzeyinin emek sömürüsünü mümkün kılması, toplumun sınıflara bölünmesi ve devletin ortaya çıkmasıyla, emperyal egemenlik de mümkün hale gelmişti… Emperyalizmin kapitalizme önceliği var ama kapitalist emperyalizmin de kendine özgülüğü söz konusudur. Başka türlü ifade etmek istersek, kapitalizmin özgünlüğünden kaynaklanan nedenlerden ötürü, kapitalist emperyalizm, geleneksel imparatorluklardan temelli farklı niteliklere sahiptir. Kapitalizm öncesi dönemin egemenlik biçimleri [devletleri densin], esas itibariyle haraca dayalı sistemlerdi. Devleti oluşturan sınıf veya sınıflar, üretici sınıftan haraç alırlar, bunu da bir Tanrı buyruğu olarak dayatırlardı. Üretim tarzı basit yeniden üretime dayalıydı. Ortaya çıkan sosyal artık, yönetici sınıf tarafından harcanırdı. Kapitalizmde olduğu gibi genişletilmiş yeniden üretim söz konusu değildi. Sosyal artığı artırmanın bir yolu da fetihlerdi. Buna komşular aleyhine genişleme demek mümkündür. İşgal ve ilhak edilen ülke yağmalanır, birikmiş hazinelerine el konur ve ülke halkı haraca bağlanırdı. Elbette fethedilen yerlerdeki halk ekseri kıyım ve katliama maruz kalırdı. Egemenlik sistemi [veya üretim tarzı] basit yeniden üretime dayandığı için, egemenlik altına alınan topluluklar haracı ödedikleri ve egemenliğe itiraz etmedikleri sürece, eskiden oldğu gibi yaşamaya devam ederlerdi… Fetih, işgal ve ilhake rağmen ekonomik, sosyal, kültürel yapılar köklü değişikliğe uğramazdı. Yen i ve orijinal bir üretim tarzı olan kapitalizmin tarih sahnesine çıkmasıyla, egmenlik ilişkisi ve tahakküm altındaki halkların yaşam koşulları köklü değişime zorlandı. Üretim tarzları tahrip edilip, sömürgeci-emperyalist merkezlerin çıkarına göre yeniden biçimlendirildi. Kapitalizm, haraca dayalı üretim tarzlarından farklı olarak, sermayeye ve sermayenin genişletilmiş yeniden üretimine dayanıyor. Bu temelli bir farktır. Kapitalist emperyalizmin bir başka özgünlüğü de, sadece sınır komşuları aleyhine olarak genişlememesi, deniz aşırı bölgelere doğru da yayılmasıdır. Bir başka temel fark da, yayılma ve genişleme dinamiğinin sistemin özünde içerilmiş olmasıdır. Zira, kapitalizm öncesi dönemin devletleri, emperyal yayılma olmadan, dış fazla olmadan da varlığını sürdürebilirken, kapitalizmin rekabete ve genişletilmiş yeniden üretime dayandığı için, genişlemeden, yayılmadan varlığını sürdüremiyor. Bu yüzden emperyalizm kapitalizmde içerilmiş, onda mündemiç bir eğilimdir [genişleme ve yayılma eğilimi]. Ve barışçı bir yayılma kapitalizm koşullarında mümkün değildir. Kapitalist rekabet geçerliyken her kapitalist işletme için büyümek veya yok olmak ikilemi söz konusudur. Velhasıl, sermaye büyümeden varolamıyor. Bu da her seferinde daha çok hammadde, işgücü ve teçhizat kullanmayı [ sermayenin büyümesi anlamında] ve tabii daha geniş pazarlara sahip olmayı, başka bir ifade ile rakipler aleyhine büyümeyi ve yayılmayı gerektiriyor. Çokuluslu şirketler veya tarnsnasyonal şirketler denilen dev kapitalist işletmeler, söz konusu eğilimlerin bir sonucudur. Kapitalist üretim süreci yoğunlaşma ve merkezileşme eğilimini ve dinamiğini [tekelleşme] bünyesinde barındırıyor. Şimdilerde bir kapitalist işletmenin başarısı, küresel plandaki başarısıyla ölçülüyor. En büyük üçyüz çokuluslu şirket [transnasyonal] dünya üretici potansiyelinin yaklaşık dörtte birini kontrol ediyor ki, bunun 5 trilyon dolarlık bir değere denk geldiği tahmin ediliyor… Royal Dutch/Shell'in yıllık geliri İran'ın GSMH'sına [milli gelir] eşit… İki çokuluslu şirketin, Mitsui ve General Motors'un satışları toplamı, Danimarka, Portekiz ve Türkiye'nin GSMH'sı toplamından daha büyük… Aynı şekilde Sahra'nın Güneyindeki tüm Kara Afrika ülkelerinin GSMH toplamından da 50 milyar dolar daha fazla… İsviçre kökenli bir transnasyonal olan ABB, 140 ülkede faaliyet gösteriyor. Royal Dutch/Shell 50 ülkede petrol araması yapıyor, 34 ülkede rafinerileri var ve ürettiği petrolü 100 ülke pazarında satıyor… Aynı şekilde İngiliz kökenli bir kimya tekeli olan ICI , 40 ülkede üretip 150 ülkede satıyor… Bu yüzden emperyalizm, arizi veya istisnai bir durum değildir, kimi kralların, imparatorların, siyasetçilerin, yada demokratik olarak şeçilmiş devlet başkanlarının, kaprislerinin, aşırılıklarının, gaddarlığının, şan ve söhret düşkünlüğünün, akılsızlığının, vb. sonucu olarak ortaya çıkmıyor. Şimdilerde ABD'nin emperyalist saldırısını yoğunlaştırması, Beyaz Saray'a ve Pentogona'a çöreklenmiş, neocons denilen şahinlerin marifeti değildir. Beyaz Saray ve Pentoganda başkaları olsaydı da sürecin özüne dair bir değişiklik olmazdı, sadece üslûp değişirdi… Öyle olduğuna dair sayısız kanıt ve gerekçe mevcuttur. Bu temel nitelikten ötürü de, kapitalizm emperyalizm üretmeden, emperyalizm savaşsız, hegemonya da düşmansız varolamaz… Son dönemde kimilerince emperyalizmin geride kaldığı, post-emperyalist bir döneme girildiği, başkaları tarafından da [Antonio Negri- Michael Hardt] artık emperyalizmin eski emperyalizm olmadığına dair tezler ileri sürülüyor. Bu sonuncular, son emperyalist savaşın Vietnam Savaşı olduğunu, artık bilinen anlamada emperyalizmin gerilerde kaldığını ileri sürüyorlar… Eğer kapitalizm, kapitalizm olarak yerinde duruyor, üstelik yıkıcılığı da artıyorsa, emperyalizmin artık gerilerde kaldığını, ya da ehlileştiğini iddia etmek, sadece teorik planda sakat değil, aynı zamanda anti-kapitalist, anti-emperyalist mücadelenin başarısı bakımından da tam bir aymazlıktır. Dün Avrupalılar, Kuzey Amerikalılar, Japonlar Asya, Afrika ve Latin Amerikaya doğal kaynaklar, hammaddeler ve pazarlar için gidiyorlardı. Bu gün de ABD'nin başını çektiği kollektif emperyalizm, aynı nedenler ve gerekçelerle Afganistan'ı, Irak'ı işgal ediyor…Kaldı ki, bundan sonra anti-emperyalizm kavramını anti-kapitalist kavramından ayrı, telaffuz etmemek gerekiyor. Kapitalizm rekabete dayanıyor ve ve bir sömürü metabolizması şeklinde varoluyor, eşitsiz gelişiyor, sürekli olarak kutuplaşma yaratıyor. Başka türlü ifade etmek gerekirse, kapitalizm kutuplaştırıcı bir öze ve işleyişe sahiptir. Bir kutupta yoksulluk üretmeden karşı kutupta zenginlik üretmesi mümkün olmuyor. Bu duru |