FORUM SUPERMEYDAN  
Kültür Sanat ve Havacılık forumları key ödemeleri Estetik prefabrik reklam verin

Geri git   FORUM SUPERMEYDAN > YAŞAM > Kültür, Sanat > Edebiyat

Osmanlı Türkçesi Edebiyatı

Kültür, Sanat katogorisi Edebiyat forumu içinde "Osmanlı Türkçesi Edebiyatı" başlıklı konu görüntüleniyor, "13. Yüzyıl On üçüncü yüzyılda karşılaştığımız simâların başında, eserlerinde yer yer Türkçe kelimelere ve mülemmâlara yer veren Mevlâna Celâleddin-i Rûmî (1207-1273) görülmektedir. Bunu tâkiben oğlu Sultan Veled’in (1226-1312) Türkçe manzûmeler ..."

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 13-06-2007, 11:34 PM   #1
SUPER MODERATOR
 
doğangüneş - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Olması gerekenler yanımda..Olması gerekipte yanımda olmayanlar kimin umurunda..
 
Üyelik tarihi: Apr 2007
Nerden: istanbul
Yaş: 26
Mesajlar: 8.958
Blog Mesajları: 7
Cinsiyet:
Rep Gücü: 499 Rep: 48958
doğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyor
Osmanlı Türkçesi Edebiyatı

13. Yüzyıl
On üçüncü yüzyılda karşılaştığımız simâların başında, eserlerinde yer yer Türkçe kelimelere ve mülemmâlara yer veren Mevlâna Celâleddin-i Rûmî (1207-1273) görülmektedir. Bunu tâkiben oğlu Sultan Veled’in (1226-1312) Türkçe manzûmeler yazması, ayrıca hakkında pek fazla bilgi bulunmayan, Behâeddîn Veled’in talebelerinden olduğu söylenen Ahmed Fakih’in, dünyanın geçici ve rüya olduğunu konu edinen 83 beyitlik Çarhnâmesi ile Evsâf-ül-Mesâcid adlı mesnevîleri, bu asırda zikredilmesi gereken eserlerin başında gelmektedir. Şeyyâd Hamza ise ilk defa Yusuf ile Zeliha mesnevîsini vermek ve dinî şiirler yazmakla bu asrın bir başka simâsıdır. Ayrıca 79 beyti bulunan Dâsıtan-ı Sultan Mahmud adlı mesnevîsi zikre değer bir eserdir. Diğer yandan tasavvufî ve dînî konuları işlemekle birlikte İran şiir hususiyetini taşıyan, gazellerinde mazmunlara yer vererek Klâsik Edebiyâtın temelini ve nüvesini teşkil eden ve Divan Şiirinin ilk temsilcisi sayılan Hoca Dehhânî, bu asrın kayda değer şâirlerindendir.

Yine bu yüzyılda Seyyid Battal Gazi'nin hayatını ele alan Battalnâme ile Danişmend Ahmed Gâzi etrafında teşekkül eden destanî eser Dânişmendnâme yazıya geçirilmiştir ve Hoca Nasreddin ise (1208-1284) keskin zekâsıyla asrı süslemiştir.

Yunus Emre (1204-1320) ise 13. asrın ikinci yarısı ile 14. yüzyıla taşan, yalnız devrinin değil, her zaman ve her yerde kendisini kabul ettiren, edebiyatımızın en büyük şâirlerinden biridir. Bize yadigâr olarak bıraktığı, dili pek açık ve anlaşılır olan Dîvan’ına bakılırsa, onun, tahsilli, İslâmî ilimlere vâkıf bir Türk dervişi olduğu, pek çok yerleri dolaştığı kanaatine varılır. Risâletü’n-Nushiyye adlı ikinci eseri öğretici (didaktik) bir mesnevî olup, 573 beyit ihtiva etmektedir. O, en çok, eserlerinde ilahî aşkı, varlık-yoklukla hayat ve ölümü işlemiştir. Bilhassa ölüm temasını onun kadar içli ve samimi işleyen şâir pek azdır. Yalnız kendisinden sonra bazı Yunuslar ortaya çıkmış ve şiirleri onlarınkiyle karıştırılmıştır. Bunlar içinde, Âşık Yunus ve Derviş Yunus başta gelmektedir.

On üçüncü yüzyılın bir başka eseri, Şeyyâd İsâ’nın 343 beyti ihtivâ eden Ahvâl-i Kıyâmet adlı mesnevîsidir. Bütün bunlara ilave olarak Şeyh Sanan’ı anlatan Şeyh Abdurrezzak Destanı’nı belirtmek gerekir.
__________________

Her Hakkım Saklıdır®
|l|lllll|lll||ll||lll|
569076912008
SÜPERMEYDAN

DİĞER KONULARIM İÇİN TIKLAYIN
http://www.supermeydan.net/forum/image.php?type=sigpic&userid=59583&dateline=121882  6917


doğangüneş isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Mesajı Digg'e ekleMesajı del.icio.us'a ekleMesajı Technorati'ye ekleMesajı FURL ekleSpurl this Post!Reddit! Wong this Post!
Alıntı ile Cevapla
Sponsored Links
Alt 13-06-2007, 11:36 PM   #2
SUPER MODERATOR
 
doğangüneş - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Olması gerekenler yanımda..Olması gerekipte yanımda olmayanlar kimin umurunda..
 
Üyelik tarihi: Apr 2007
Nerden: istanbul
Yaş: 26
Mesajlar: 8.958
Blog Mesajları: 7
Cinsiyet:
Rep Gücü: 499 Rep: 48958
doğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyor
Osmanlı Türkçesi Edebiyatı 14.YÜZYIL

14. Yüzyıl
On dördüncü yüzyılda, on üçüncü asra nispetle eserlerin bir hayli çoğaldığı görülür. Konuda ve türde çeşitlilik artmış, bu yüzyılda artık edebiyatımızda Yunus’tan sonra başka divanlar da görülmeye başlamıştır. Bilhassa mesnevî vâdisinde yazılan eserler bu devrin edebî hareketine çeşitlilik kazandırmışlar ve canlılık getirmişlerdir. Gerçekte bu yüzyıl Klâsik Türk Edebiyatının kuruluş çağıdır. Dînî-tasavvufî, ahlâkî konular dışında eser veren şâirler çoğalmış ve din dışı mesnevîler bir hayli fazla yazılmıştır. Manzum aşk ve mâcera hikâyeciliğine yer verilmesi, mesnevî tarzının gelişmesinde büyük rol oynamıştır. Bu fikirden hareket edersek Klâsik Türk Edebiyâtı, dîvânla değil mesnevîyle başlamıştır denilebilir. Çünkü pek çok mesnevînin yanında görülen dîvânlar çok azdır. Yunus Emre eserleriyle bu asra da taşmıştır. 1307 yılında yazdığı 562 beyti bulan Risâletü’n-Nushiyye’si asrın ilk mesnevîsi olarak karşımıza çıkar. Yalnız bâzı mesnevîlerin gazellere yer vermeleri belki dîvânların ortaya çıkmasında bir basamak teşkil etmiş olabilir. Dînî-destânî mesnevîler edebî ve ilmî mâhiyetteki mesnevîlere nispetle daha fazla görülür. Fakat bâzı mesnevîlerin, başta Hurşidnâme olmak üzere bir siyâset kitabı hüviyetinde oldukları da bir gerçektir.

14. yüzyılda yazılan mesnevîlerin sayısı, ele geçmeyenler hâriç, elli sekizi bulmaktadır.

Bu mesnevîlerden bâzıları beyler adına yazılmıştır. Bunlardan; Kastamonulu Şâzi’nin Maktel-i Hüseyn’i, Candarlı hükümdarı Celâleddîn Şah Bayezid’e (ölm. 1385); Kemaloğlu İsmâil’in Ferâhnâme’si Mîr Gâzi’ye, Tabiatnâme Aydınoğlu Umur Bey'e (1309-1348) sunulmuştur. Fakat asrın iki büyük mesnevîsi, her ne kadar Germiyan sahasında yazılmışsa da, Osmanlı sarayına intisap eden şâirler tarafından Osmanlı hükümdârlarına sunulmuştur. Bunlardan biri Şeyhoğlu Mustafa’nın yazdığı Hurşidnâme olup, Yıldırım Bayezid Hana sunulmuştur. Diğeriyse Germiyan beyi Süleyman Şah adına yazılmaya başlanmış, fakat Yıldırım Bayezid’in oğlu Emir Süleyman'a (1402-1410) sunulmuş olan, arkasında büyük bir Osmanlı Târihi’ne de yer veren Ahmedî’nin İskendernâme’sidir. Yine devrin siyâsetnâmeleri arasında mühim mevkii olan ve Şeyhoğlu Mustafa tarafından yazılan Kenzü’l-Küberâ ve Mehekkü’l-Ulemâ adlı eser, önceleri Germiyan sonraları Osmanlı sarayında vazife gören Paşa Ağa bin Hoca Paşaya sunulmuştur. Bu eser ihtivâ ettiği manzûmelere bakılınca kısmen bir tezkire hüviyetine sâhiptir.

Bu yüzyılda Türkçecilik şuuruyla karşılaşılmaktadır. Şâirlerin hemen hepsi bu açıdan eserlerini vermeye çalışırlar. Onlar yepyeni bir edebiyat vücuda getirirken asrın Türkçecilik cereyanı içine ister istemez girmişler ve Türkçe hakkında, eserlerinde, çeşitli görüşlere yer vermişlerdir. Bu itibarla Anadolu’da bir millî edebiyat çağının açılmasında rol oynamışlar ve millete değer vererek, kalıcı eserler bırakmayı başarmışlardır.

Anadolu sahasında olmaları bakımından, siyâsî birliğin yanında ve sonradan Osmanlıların gayretiyle kültürde de sağlanan birlik göz önüne alınınca bu asrın bütün şair ve müelliflerini, hangi sahada olursa olsunlar, Osmanlı Türk Edebiyatına bir başlangıç olarak almak gerekecektir. Yukarıda da belirtildiği gibi 14. yüzyıl eserleri de mesnevî vâdisinde gelişmiştir. Bu asırda, müellifi ve telif tarihi bilinen, sadece müellifinin belli olduğu ve her ikisinin de şüpheli olarak kaldığı mesnevîlerin sayısı 58 civârındadır. Buna mukabil dîvan sayısı ona ulaşmaz.

Türkçecilik şuuruyla eser veren müelliflerin başında, asrın Türkçe âşığı şâir Gülşehrî gelmektedir. Kırşehirli olan Gülşehrî’nin hayatı hakkındaki bilgiler katî değildir. Türkçe yazmakla ve eser bırakmakla övünen bu şair, Feleknâme’sini 1301 (H.701) ve Mantıkuttayr’ını 1317 (H. 717) yılında yazmıştır. Kırşehir’de zâviye sâhibi ve müridi oldukça fazla olan bir şeyhtir. Mantıkuttayr’ını yazdığı zaman yaşı bir hayli ilerlemiştir. 1317 tarihinden itibaren hayatta olup olmadığı da belli değildir. Hulvî Mahmud Cemâleddîn 1653 (H. 1064) Lemezât adlı eserinde onu Ahi Evren’in halîfesi olarak göstermiştir. Mantıkuttayr her ne kadar Feridüddîn-i Attâr’ın eserinden tercüme gibi görünür ve onun ismini taşırsa da Gülşehrî eserini aynen tercüme etmemiş, te’lifî bir yol tutmuştur. Bunun yanında Mesnevî-i Şerîf, Kelîle ve Dimne, Kâbusnâme ve Esrârnâme gibi eserlerden aldığı, parçalarla Mantıkuttayr’ı zenginleştirmiş ve konusunu genişletmiştir. Aruz vezniyle yazılan eserin diğer adı Gülşennâme’dir. Gülşehrî, eserini Türkçe'nin kudretini ölçmek için yazmıştır. O, hemen her bendin sonunda kendi ismine övünerek yer vermiş, Türkçe'yi ve dilini de ortaya sürmeyi ihmal etmemiştir. Buradan da ondaki Türkçe sevgisinin hiçbir şair ve nâsirle (nesir yazan) kıyaslanmayacak derecede oluşu ve dil sevgisi; sonradan gelecek şâir ve nâsirlere de sıçramış olabilir. Asrında ve daha sonraki yüzyıllarda Türkçe yazan şâir ve sanatkârlar, eserlerinde bazı özürlere yer verirken, Gülşehrî, Türkçe yazmakla övünmekten kendini alamaz. O,

“Sözü Gülşehrî diliyle söylerüz”

derken, Türkçe yazmakta bir çığır açtığını da ihsâs ettirmekte ve kendisinden sonra gelen şâirlere bir öncü durumunda karşımıza çıkmaktadır. Belki bir buçuk asır sonra başlayacak olan Türki-i Basît cereyânının ilk mübeşşirlerinden (müjdecilerinden) olmak şerefi de Gülşehrî’ye âittir.

Mantıkuttayr temsilî bir eserdir. Çeşili sebeplerle, ekseriyâ Hüdhüd’ün ağzından nasihate yer verdiği gibi, dînî îkâzlarda da bulunmaktadır. Fakat eser asıl olarak münâzara tarzında olup, akıcılığını ve sürükleyiciliğini bu durumdan almaktadır. Bundan başka, öğretme açısından tasavvufî merhale ve ıstılâhlar önde gelmekte ve eser tasavvufî tâlimî bir hüviyet kazanmaktadır. Edebiyat târihinin içinde ve asrına göre değerlendirilince, 15. yüzyılda üstad olarak kabul edilen ve tesiri 17. yüzyıla kadar devam eden Gülşehrî’nin Mantıkuttayr’ı başarılı bir eser olarak karşımıza çıkmakta ve Türkçe'ye yer verdiği fikir ve işleyiş tarzı yönünden de devrinin âbidesi olarak görülmektedir.

Gülşehrî’nin, Feleknâme ve Aruz Risalesi adında iki eseri daha vardır. Lâkin bunlar Farsça olarak yazılmıştır. Türkçe olarak 10 civârında gazeline de rastlanmıştır.

Âşık Paşa (1271-1332 H.670-733): 1329-30 (H.730) yılında tamamlanan Garibnâme adlı mesnevîsi, Risâletün-Nushiyye, Mantıkuttayr gibi mesnevîlerden sonra üçüncü fakat hacmi büyük bu eseriyle ve; Türkçecilik fikriyle karşımıza çıkar. Aslen Horasanlı ve nüfûzlu bir âileye mensup olan Âşık Paşanın asıl adı Ali’dir. Baba İlyas’ın torunu ve Baba Muhlis (Muhlis Paşa)in oğludur. 1272 yılında doğmuş, devrine göre iyi bir tahsil görmüştür. Kırşehir’de yerleşen Âşık Paşa, büyük nüfûzu ve pek çok müridi olan bir şeyhtir. Eserlerinin dili devrine göre sâdedir. Fakat onun kudret ve şöhreti, şâirlik ve sanatından değil, şeyhliğinden ileri gelmektedir. Eserlerinde tasavvufa geniş yer vermiş ve bu husûsu Sünnî akideye bağlı olarak terennüm etmiştir. Böylece devrinin sûfî bir şâiri olarak görülmüştür. 1330 yılında yazdığı Garibnâmesi 10.312 beyittir ve pekçok nüshası mevcuttur. Eser, fâilâtün fâilâtün fâilün olarak baştan sona kadar bu vezinle yazılmıştır. Garibnâme on bâb üzre tertip edilmiştir. Her bâbda bir sayı ele alınmış ve bu on ile son bulmuştur. Bu bir bakıma, neyin nerede bulunacağını da işâret etmektir.

Garibnâme gerek şekil, gerekse muhtevâ bakımından üstün bir eserdir. On babdan ve her on bab da on destandan meydana geldiği göz önüne alınırsa onlu bir tasnife yer verilmiştir. O, bunun sebeplerini ayrıca eserinde ele alır. Mantıkuttayr’da olduğu gibi Garibnâme’de de Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin tesiri açık olarak görülür. Tasavvufî olmasının yanında dînî ve ahlâkî yanı ağır basan, telkine geniş yer veren ve öğretmeyi gâye edinen bir eserdir.

Âşık Paşa, bir nevi i’tizâr içinde de olsa, Türkçecilik şuuru köklü bir şâirdir. Gerçekte o, devri için ortaya koyduğu eserleriyle Türkçe'ye büyük hizmette bulunmuş ve Türkçe'nin eksik taraflarını da söylemekten çekinmemiştir. Her şeyden önce Âşık Paşada bir dil düşüncesi ve gramer fikrinin olduğunu ve diğer dillerle kıyaslayarak bu fikre ulaştığını zikretmek gerekir.

Bütün bunlara ilâve olarak; 201 beyti bulan ve “Fakirlik, iftiharımdır” hadîs-i şerîfini işleyen Fakrnâme; 33 beyitlik küçük bir mesnevî olan ve zamanı; geçmiş, hâl ve gelecek olarak üç kısımda ele alan 1333 yılında yazdığı Dâsıtân-ı Vasf-ı Hâl, yine 59 beyitlik küçük bir mesnevî olan Hikâye Risâlesi, Âşık Paşanın diğer küçük mesnevîlerini meydana getirirler. Kimyâ Risâlesi ise onun başka bir eseridir. Âşık Paşa, sâdece aruzla değil heceyle de şiirler yazmıştır. Bunların sayısı yetmişe ulaşmaktadır. Fakat aruz ve hece karışıktır.

Hoca Mesud ve eserleri:
Asrın ortalarında Süheyl ü Nevbahâr ve Ferhengnâme-i Sa’dî adlı eserleriyle tanınan Hoca Mesud, bu devirde bilhassa mesnevî edebiyatının değerli simâları arasında yer almıştır. Yeğeni İzzeddîn Ahmed’le birlikte 1350 (H.751) yazdığı Süheyl ü Nevbahâr ilk eserini teşkil eder. Eser daha çok manzum aşk ve mâcera hikâyeciliği içinde yer almaktadır. İlk bin beytini yeğeni İzzeddîn Ahmed, geriye kalan 4661 beyti de Hoca Mesud yazmıştır. Feûlün feûlün feûl vezninde olan eser 5669 beyittir. Eserde, daha sonraki mesnevîlerde sık sık görüleceği üzere Süheyl ile Nevbahâr’ın ağzından söylenilen gazeller vardır. Bu gazellerin vezni asıl eserin vezniyle aynı değildir. Konusu Fars edebiyâtından alınan eserin aslına rastlanamamıştır. Eser Yemen hükümdârının oğlu Süheyl ile Çin hükümdârının kızı Nevbahar arasında geçen derin aşkın hikâyesidir. Bu itibârla romantiktir. Bazen didaktik unsurlara yer verilen eserde, gerçeğe uymayan masal unsurları da bulunmaktadır. Fakat bunlar pek fazla olarak eserde yer işgal etmez ve göze batmazlar. Eserin işlenişi bu kâbil masal unsurlarını örtmeyi başarmıştır. Asıl mühim mesele Süheyl ü Nevbahâr’ın saraylara yer vermesi ve idâre sistemini ve tebaayı ele alması, devrine göre bir nevî siyâset tarzını da ortaya koymaktadır. Eser, dili bakımından mühimdir. Kelime hazinesi de zengindir.

Ferhengnâme-i Sa’dî adlı ve 1073 beyitlik eserine gelince; bu eser Şeyh Sa’dî-i Şirâzî (ölm. 1292/H.691)nin Bostân adlı kitabının tercümesidir. Eserin Farsça aslı 4184 beyittir. Hem asıl hem de tercüme feûlün feûlün feûlün feûl vezniyledir. Hoca Mesûd bu eseri 1354 (H.755) yılında tamamlamıştır. Eser Süheyl ü Nevbahâr’a nispetle, sanat yönünden sönük kalır. Fakat dil târihi îtibâriyle kıymetini muhâfaza etmektedir.

Konu îtibâriyle nasihat tarafı ağır basar. Bostan’ın bütününün tercümesi olmayan eser, bir nevi seçme tercüme hüviyetindedir. Şâir müntehabâtında (seçmesinde) eserin asıl tertibine riâyet etmemiş, yerine göre, hikâyelerin seçiminde takdim tehir de yapmıştır.

Elvân Çelebi: Âşık Paşanın oğlu olan Elvân Çelebi 2084 beyti bulan Menâkıbu’l-Kudsiyye fî-Menâsibi’l-Ünsiyye adlı mesnevîsini 1359 (H.760) yılında yazmıştır. Eser tam bir mesnevî olmakla birlikte, içinde terci-i bend ve kaside tarzında manzumelere de rastlanır. Elvân Çelebi, asrın önde gelen şâirleri arasındadır. Onun köklü ve kültürlü bir Türk âilesine mensup olması, yetişmesinde mühim rol oynamıştır. Edebiyatımızda ihtivâ ettiği manzûmelerle, bir tezkire hüviyeti taşıyan Kenzü’l-Küberâ ve Mehekkü’l-Ulemâ’da da adı geçmektedir. Hayâtı hakkında geniş ve katî bilgi azdır. Babası ve dedesi gibi devrinde epeyce tanınmış mutasavvıf bir şâirdir. Cezbe sâhibi ve ulu bir şeyh olduğu kaynaklarda yer almıştır. Sünnî olan Elvân Çelebi, tasavvuf terbiyesini, babasının halîfeleri arasında yer alan Şeyhülislâm Fahreddîn’den almıştır. Gerek yaşayışı gerekse şiiriyle, tesiri 16. yüzyıla kadar sürmüştür. Hatiboğlu ve Muhyiddin Çelebi gibi şâirler, ona eserlerinde yer vermişlerdir. Elvân Çelebi yanında Elvân Paşa adıyla da anılan şâirin şâirliği vasattır. Hayâtı Çorum ve Kırşehir yörelerinde geçmiş tekke ve zâviye sâhibi bir sûfîdir. Doğum târihi gibi ölüm târihi de kesin bilinmemektedir. Adından da anlaşılacağı üzere menâkıp türünden bir mesnevî olan eserde; Seyyid Ahmed-i Kebîr-i Rifâî, Baba İlyas-ı Horasanî ve oğulları gibi bâzı zevâta yer vermiştir.

Asrın diğer bir şâiri, 1362 yılında yazdığı ve edebiyâtımızda Maktel türünün öncüsü durumunda olan Kastamonulu Şâzî’dir. Hazret-i Hüseyin’in şehâdetini konu alan eseri, 3313 beyitlik bir mesnevîdir. Vezni fâilâtün fâilâtün fâilün’dür ve eserde yer yer aynı vezinle yazılmış gazeller de yer almaktadır. Eser on meclisten ibârettir. Hayâtı hakkında fazla bilgi olmayan Kastamonulu Şâzî’nin bu eseri, Maktel-i Hüseyin nev’inin Türkçe'de ilk örneği olarak görülmektedir. Hâtime kısmındaki beyitler, onun Mevlevî bir şâir olduğu fikrini kuvvetlendirmektedir.

Asrın ikinci yarısında görülen diğer bir mesnevî, mevzuunu Kur’ân-ı kerîmden alan ve kendisine gelinceye kadar birkaç defâ başka şâirler tarafından işlenen, hemen hemen aynı adı taşıyan Yusuf ile Zeliha (Kıssa-i Yusuf) mesnevîsidir. Erzurumlu Mustafa Darir bu eserini 1367 (H.768) yılında yazmış ve hazret-i Yusuf’un hayâtını ele almıştır. Erzurumlu Darir bununla da kalmamış derin siyer ve târih bilgisinin verdiği imkân sâyesinde hazret-i Peygamber’in hayâtını kültür târihimizde, Türkçe olarak 3-4 cilt hâlinde Siyer-i Nebi adıyla yazmış, Fütûhuş-Şâm Tercümesi; adlı eserinden başka yine hadis sahasında Yüz Hadîs adında diğer bir eser de bırakmıştır. Dili gâyet açık, akıcı, samîmi ve sohbet havası içinde olan Erzurumlu Mustafa Darir’in, Âzerî sahasında yetişse bile, Osmanlı Türkçesi'yle eser verdiğini zikretmek gerekir. Aynı yıllarda Meddâh Yûsuf, Varaka ve Gülşâh adlı 1559 beyitlik eserini yazmıştır. 1368 (H.918). Eser hazret-i Peygamber devrinde yer alan ve Benî Şeybe adlı bir kabîlede büyüyüp yetişen Varaka adlı oğlanla, Gülşâh adlı kızın arasında geçen hâdiseleri işler. Eser romantik, acıklı, belirli bir kısma kadar gerçekçidir. Daha sonra hazret-i Peygamberin mûcizesi karışmaktadır.

1372-73 (H.774) yılında Ümmî Îsâ tarafından yazılan ve 800 beyitten meydana gelen Mihrü Vefâ ile, ondan daha küçük bir mesnevî olan ve 350 beyti bulan İbrâhim’in Dâsitan-ı Yiğit 1379 (H. 781) adlı eserlerin zikrinden sonra, asrın büyük mesnevîleri içinde yer alan Hurşidnâme (Hurşîdü Ferahşâd) 1387 (H.789) üzerinde durmak yerinde olacaktır. Şeyhoğlu Mustafa 7903 beyit olan bu eserinde Türkçe'nin kudretini ölçmüş ve dili işlemiştir. Eser Germiyan Beyi Süleyman Şah adına yazılmaya başlamışsa da Yıldırım Bayezid Hana takdim edilmiştir. Eser daha çok Hurşid ile Ferahşad arasında geçen, masal unsurlarına yer veren, aynı zamanda siyâsetnâme cinsinden bir eserdir. Mesnevînin en belirgin yönü beşerî aşkı terennüm etmesidir.

Devrin mesnevî cinsinden bir başka eseri 1387 (H. 789) yılında Kemaloğlu İsmâil tarafından yazılan Ferahnâme’dir. 3030 beyit olan bu mesnevî Mir Gâzî’ye ithaf olunmuştur. Ahmed’in Işknâmesi (Tuhfenâme) ise 15. asrın en son mesnevîsi olarak karşımıza çıkar. 1397 (H.800) yılında yazılan eser Kıpçak şîvesinden aktarılmıştır. 8702 beyittir. Uzun bir aşk hikâyesi durumundadır.

Mevzu çeşitliliğinin ve hayal genişliğinin verdiği imkânlar bu yüzyılda irili ufaklı pek çok mesnevînin yazılmasına sebep olmuştur. Tursun Fakih’in 510 beyitlik Muhammed Hanefî Cengi ile Gazavat-ı Resûlullah gibi 673 beyitlik mesnevîleri gelmektedir. Ayrıca asrın diğer mesnevîleri Hazret-i Hadice Mevlidi; Kirdeci Ali’nin Güvercin Destanı, Kesikbaş ve Ejderha Destanları ile Hikâye-i Delletü’l-Muhtel adlı masal unsurlarına yer veren eserleri vardır. İzzetoğlu’nun Tâvus Mûcizesi, Sadreddîn’in Mûcize-i Muhammed Mustafa’sı ve Destân-ı Geyik adlı eseri aynı tip eserlerdir. Bunlara ilâveten Kayserili Îsâ’nın Dâsitan-ı İbrâhim’inin; Ömeroğlunun Şefâatnâme’sinin; Mehmed Yûsuf’un, Dâsitan-ı İblis, Hikâyet-i Kizu Cehûh ve Kadı ile Uğru Destanı’nın; Yıldırım devri şairlerinden Niyâzi-i Kadîm’in Mansûrnâme’sinin, Sule Fakîh’in Yusuf ve Zelîha’sının, Pir Mahmud’un Bahtiyarnâme’sinin ve müellifi bilinen ve bilinmeyen pek çok mesnevînin bu asırda yazıldığı görülmektedir. Bu asırda yazılan mesnevîlerin sayısı, bir hayli fazla olup, bunlar kısmen kurulmakta olan Divan Edebiyatı ile Halk Edebiyatı arasında gerek mevzu gerekse tür itibariyle bir köPage Rankingü teşkil ederler. Fakat, bunun yanında bir millî benlik ve arayış da devrin eserlerinde görülür. Ayrıca eserlerde mevzûu dîne dayandırma ağır basar. Kaygusuz Abdal ise Halk Edebiyatı içinde tekke tarafında bulunan Yunus Emre’nin uzantısı durumundadır. Ayrıca Dede Korkut Hikâyeleri, önceki asırda teşekkül etmelerine rağmen, bu asırda yazıya geçirilmiştir.

Osmanlı Türkçesi'nin, Âzerî Türkçesi'yle katî ölçülerle ayrılmadığı, Batı Türkçesi'nin bu merkezî devrinde başta Kadı Burhâneddin olmak üzere, sonradan Âzerî Edebiyatı içinde yer alacak olan diğer şâirleri ve eserlerini de zikretmek bu yüzyılın umûmî karakteri bakımından gereklidir. Bunlar arasında hakkında yukarıda yer ayırdığımız Erzurumlu Mustafa Darîr, Osmanlı sahasına yakınlık yönünden diğerlerinden ayrılır. Asrın bir başka şâiri dîvân sâhibi Nesîmî bulunmaktadır. O, dîvânında, heyecanlı ve ateşli bir edâya, sanatlı ve âhenkli bir söyleyişe yer vermiştir. Gazellerinden başka Tuyuglar da yazmıştır.
__________________

Her Hakkım Saklıdır®
|l|lllll|lll||ll||lll|
569076912008
SÜPERMEYDAN

DİĞER KONULARIM İÇİN TIKLAYIN
http://www.supermeydan.net/forum/image.php?type=sigpic&userid=59583&dateline=121882  6917


doğangüneş isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Mesajı Digg'e ekleMesajı del.icio.us'a ekleMesajı Technorati'ye ekleMesajı FURL ekleSpurl this Post!Reddit! Wong this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 13-06-2007, 11:39 PM   #3
SUPER MODERATOR
 
doğangüneş - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Olması gerekenler yanımda..Olması gerekipte yanımda olmayanlar kimin umurunda..
 
Üyelik tarihi: Apr 2007
Nerden: istanbul
Yaş: 26
Mesajlar: 8.958
Blog Mesajları: 7
Cinsiyet:
Rep Gücü: 499 Rep: 48958
doğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyor
Osmanlı Türkçesi Edebiyatı - 17. Yüzyıl

17. Yüzyıl
17. yüzyılda Osmanlı Edebiyatı içerisinde, halka daha dönük bir edebiyat ortaya çıkmıştır. Bu bakımdan 17. asır, Osmanlı Halk Edebiyatının altın çağını meydan getirmiştir. Serpinti ve tesirleri, 18. asır Osmanlı Türk Saray Edebiyatına da ulaşan bu edebiyat sayesinde, Divan şiirinde bile mahallîlik ortaya çıkmış, hattâ devrin Nedim gibi ünlü şâirleri, bu cereyanın içinde türkü bile yazmıştır.

On yedinci asırda Halk Edebiyatı, yine tekke ve saz kolu olmak üzere, ikili bir durum içindedir. Aslında bu durum, Osmanlı Türk Edebiyatının başlangıcından beri var olup, onun bir devamı şeklindedir.

Bu yüzyılın, Tekke Edebiyatı içinde yer alan başlıca şahsiyetleri Âdem Dede (ölm. 1652), Aziz Mahmud Hüdâyî, Niyâzî-i Mısrî’dir. Bu şâirlerin hepsi, bir tarikata mensup olup, şeyhtirler. Onlar, meydana getirdikleri mahfillerde halkı irşâd ve terbiye yönüne gitmişler ve tesirli şiirler söyleyerek, eserler meydana getirmişlerdir. Bunların ilimle uğraşmaları, insanlara doğru yolu göstermeleri, önde gelen meziyetlerindendir.

Âdem Dede, daha çok Mevlevî Tarikatı içinden gelir. Önce Konya’da Bostân Çelebi’nin, daha sonra İstanbul’da İsmâil Ankaravî’nin yanında yetişmiştir. Daha sonra Galata Mevlevîhânesi şeyhi olmuş olan bu Mevlevî Dedesi, zekî, nüktedân, ârif ve hoşsohbet bir sûfîdir. Arapça ve Farsça şiirleriyle klasik edebiyata giren ve Türkçe olan gazelleri mevcuttur. Fakat onun en mühim tarafı, Mevlevîlik içinde hece ile, Yunus tarzında şiirler söylemesidir. Tesiri Şeyh Gâlib’e kadar uzanan Âdem Dede’nin bu itibarla Türk Halk Edebiyatı içinde mühim bir mevkii vardır.

Azîz Mahmud Hüdâyî ise Celvetiye Tarikatının kurucusudur. Şeyh Üftâde’ye intisab etmiş, şeyh olmuş Üsküdar’da kendi adıyla anılan dergâh, devri için ruhanî terbiyenin mihrakı durumuna gelmiştir. Nefâisü’l-Mecâlis ve Câmi-ul-Fezâil başta olmak üzere yirmiden fazla eserinin olduğu bilinmektedir. Devrinin hem aruz, hem de hece vezniyle şiir söyleyen şairleri arasında olup, Dîvân’ı vardır.

Niyâzî-i Mısrî aslen Malatyalıdır. Halvetî Tarikatına mensuptur. Mısır’da tahsil gördüğü için Mısrî denilmiştir. Yunus Emre Ekolüne mensuptur. Hakkında birçok menkıbeler vardır. Arapça ve Türkçe çeşitli eserleri mevcuttur. 1694 yılında Limni’de vefat eden Niyâzi-i Mısrî, Yunus Emre’nin 17. asırdaki sesidir.

Osmanlı Türk saz şairleriyse, bu yüzyılda alabildiğine çoğalmıştır. Muhtelif askerî topluluklar içinden saz şairleri yetiştiği gibi, ülkenin dört bir tarafından pekçok saz şairi çıkmıştır. Bunun neticesi olarak birçok mahfiller teşekkül etmiş, saraydan kahve köşelerine kadar mesirelerde, panayır ve ocaklarda saz şairleri görülür olmuştur. Ayrıca gazel ve murabbâ şekilleri de halk şâirleri arasında rağbet görmüştür. Bu devrede, 1908 yılından sonra gerçekleştiği söylenen iki zümre, konuşma ve yazı dili birbirine ziyadesiyle yaklaşmıştı.

Bu asırda yetişen saz şairleri arasında en önde gelen, şair Karacaoğlan’dır. Güney Anadolu’dan yetişen bu gezgin Türkmen şairi, 16. yüzyılın sonlarından itibaren şöhretini duyurmaya başlamış, 17. yüzyılda ise bu şöhretin zirvesine çıkmıştır. Şiirlerine bakılırsa, onun coğrafyasında bütün bir imparatorluk yer alır. Ancak nereleri gezdiği, nerelerde kaldığı pek belli değildir. Bu zeki ve hisli Türkmen çocuğu, halk zevkinin bütün inceliklerini zorlamış ve konuşturmuştur. Şöhretinin diğer Türk illerinde de yayılması, onun adına efsânevî Karacaoğlan hikâye ve deyişlerini ortaya çıkarmıştır. Şiirinde sosyal meseleler, âdetler, gelenek ve görenekler yer aldığı gibi, sanatlı söyleyişinin, tasvirlere ve mecazlara yer verdiğini belirtmek gerekir. Nerede doğup nerede öldüğü belli olmayan Karacaoğlan, şiirlerinde tabiata mühim yer verir. O bir bakıma, tabiatı ve kadın güzelliğini hareket noktası olarak almıştır.

Gevherî ve Âşık Ömer de devrin kudretli halk şâirleridir. Bunlardan Gevherî, yüksek zümre ediplerine de tesir etmiş bir şöhrettir. Devrinin sosyal hayatına ve cemiyet dâvâlarına fazla ilgi duymayan şair, âşıkâne duygularla söylenmiş şiirleriyle tanınmaktadır. Hattâ gazel söyleyen divan şairleriyle arasında bir uygunluk göze çarpar. Söylediği, koşma, semai, türkü ve türkmanî gibi şiirlerde divan şairlerinin kelime ve kafiyelerine yer verir.

Âşık Ömer ise, muhtemelen Konya’da, bugün Gezlevi şeklinde anılan Gözlevi’de doğmuş bir şairdir. Savaşlara katılmasının verdiği bir halle Rus, Avusturya ve Venedik harplerine ait manzumeler yazmıştır. Zaten o, Dördüncü Mehmed, İkinci Ahmed ve İkinci Mustafa gibi padişahların devrini idrak eden bir şairdir. Gezici bir şair olması, Âşık Ömer’in diğer bir yönüdür. Bütün bunların yanında onun Türk saz şairlerinin üstadı sayıldığı da bir gerçektir. Şiirlerine nazîreler söylenen Âşık Ömer, yüksek zümre şairleri tarafından da üstün tutulmuştur.

Ola Âşık Ömer’in cilvegehî adn-i celîl

mısraından anlaşıldığına göre, 1707 tarihinde vefat etmiştir.

Yine 17. yüzyılda Kuloğlu Kâtibî, Kayıkçı Kul Mustafa, Öksüz Ali gibi halk şairleri yanında Girit’te yetişen ve savaşa katılan Âşık Seyyâhî’yi de saymak gerekir. Ancak Girit Savaşını işleyen Keşfî, Üsküdarî, Yamak, Kul Muslu, Memioğlu, Şahinoğlu ve Mecnûn’u da zikretmek lâzımdır.

Bu yüzyılda Kerem ile Aslı ve Âşık Garip gibi hikâyelerinin teşekkül ettiği; Karagöz ve Kukla oyununun ortaya çıktığı görülmektedir.

On yedinci yüzyılda divan şiiri, devletin duraklama devrine girmesine rağmen yükselmesine devam etmiştir. Bu, aslında, mimarlık gibi, diğer sanat dallarında da kendini göstermiştir. Bu asrın padişahları da şiiri elden bırakmamışlardır. Adlî mahlasını kullanan Sultan Üçüncü Mehmed, şiirlerinde Peygamber efendimize duyduğu derin muhabbet ve saygıyı eksik etmeyen ve Bahtî mahlası ile şiirler yazan Sultan Birinci Ahmed; Fârisî’yi mahlas olarak kullanan Sultan İkinci Osman Han, hep şair hükümdar olarak karşımıza çıkarlar. Asrın büyük padişahı, Bağdat Fatihi Sultan Dördüncü Murad Hanın bu padişahlar arasında mühim bir mevkii vardır. O da şiir söyleyen padişahlar arasında yer alır. Şiirlerine sert tabiatı, heybetli hâli aksetmiştir. Bunu takip eden şair padişah Sultan Dördüncü Mehmed’dir.

On yedinci yüzyılın en büyük şairi Nef’î'dir (1575-1635). Erzurum’un Hasankalesi’nde doğmuştur. Asıl adı Ömer’dir. Şiirinde şimşekler çakan bu şair, kelime seçmede çok mahirdir. Ses yüklü olan mısralarında, ses ve söz arasındaki uyumu sağlayan şâir:

Hem yazar hem tutarım nağme-i kilke âheng

mısraında şiirini anlatmadan geçemez. O, şiirde ses unsuruna değer vermiştir. Ona göre, şiir, mânâ ve söyleyiş bakımından kusursuz olmalıdır. Bu bakımdan divan şiirine heybetli söyleyiş kazandırmış, şiir lisanına kulağa hoş gelen bir ahenk ve ses vermeye muvaffak olmuştur. Onun bir başka hususiyeti, şiirlerinde hicve kaçmasıdır. Bu belki şairin keskin ve ince zekâsının akisleridir. Ancak, hiciv, şairin hayatına mal olmuştur. Kasideciliğiyse bir başka meşhur tarafıdır. Bu vadide, edebiyatımızın en önde gelen siması olup, klasik edebiyatımızda kaside üstadı olarak bilinir. O yerdiği kadar yükseltmesini ve övmesini de bilen şairdir. Onun, Mevlevî tarikatında olması diğer bir yönüdür. 1635'te katledilmiştir. Öldürülmesine:

“Katline oldu sebeb
Hicvi hele Nefî’nin”

Beytinde olduğu gibi hicvi sebep olmuştur. Bu mısra ayrıca onun ölümüne düşürülmüş bir tarihtir. Farsça şiirler de yazan şairin bu dilde bir Dîvân’ı vardır. Diğer eserleri; Türkçe Dîvân’ı ile hicviyelerinin toplandığı Sihâm-ı Kazâ’sıdır.

Şeyhülislâm Yahya (1561-1644), güzel ve zarif gazelleriyle devrin diğer bir divan şairidir. Bu ilim ve devlet adamının aydınlığa açılan hür bir sanat havası vardır. Dîvân’ındaki şiirler 17. asır Türk sanat dünyasının duygu ve düşüncelerini aksettirmektedir. O, asrında, Bâkî ile Nedim arasında bir köprü gibi görülür.

En önemli eseri Dîvân’ıdır. Sâkinâme’si 77 beyitlik küçük bir mesnevîdir. Ferâiz Manzumesi Şerhi, İbni Kemâl’in Nigâristân’ını tercümesi vardır. Fetvâları, Fetâvâ-yı Yahya adıyla toplanmıştır.

Divan şiirinin üstad şâirleri arasında yer alan Nâilî (ölm. 1666), asrın kudretli ve şiirde mânâ derinliğini veren şairlerindendir. Hayatı hakkında fazla bilgi yoktur. Şiirlerine nazîreler söylenmiştir. Bilinen tek eseri, Dîvân’ıdır.

Şeyhülislâm Behâyî (1601-1653), devrin bir başka şairidir. Tâcü’t-Tevârih sahibi olan Hoca Sâdeddin Efendinin oğlu olup, devlet memuriyetlerinde çalışmıştır. Bu şair de şiirinde, asrın diğer şairlerinde olduğu gibi ses güzelliğine düşkündür.

Asrın önde gelen iki Mevlevî şairi Neşâtî (ölm. 1674) ve Cevrî'dir (ölm. 1654). Neşâtî, Edirne’de Mevlevî tekkesinin şeyhidir. Hocalık vasfıyla tanınmış olup, Üstâd-ı Üstâdâne-i Rûmî olarak Esrar Dede tarafından Tezkiresinde zikredilmektedir.

Dîvân’ı eserlerinin başında gelir. Hilye-i Enbiyâ ve Şehrengiz’i vardır. Nef’î tesirinde bir şâirdir.

Cevrî ise Celâleddîn-i Rûmî’ye candan bağlı, derviş, çalışkan ve sanatkâr bir şâirdir. Dîvân’ından başka Hilye-i Çâryâr-ı Güzîn, Aynü’l-Füyûz adlı eserleri de vardır.

Vecdî (ölm. 1660), Fehîm-i Kadîm (ölm. 1648), Nedîm-i Kadîm (ölm. 1670), asrın dîvân sahibi diğer şairleridir. Ancak bu asırda rubaî tarzında, Azmîzâde Haletî’yi anmak yerinde olur. Haletî, ilim yolunu seçmiş, müderris olmuş, kadılıklarda bulunmuş bir şairdir. Rubaîleriyle haklı bir şöhret kazanmıştır. Dîvân’ından başka Sâkinâme’si ve Münşeât’ı vardır.

Yaşı bakımından 18. yüzyılın ilk çeyreğine de taşan Nâbî, 17. yüzyılın terbiye ve tefekkür ekolünü açan şairdir. Asıl adı Yusuf olup, Urfalıdır (Ruha). Şiirlerinde açık fikre ve didaktik bir düşünceye yer vermiştir. Bu itibarla onda bir sâdelik görülür. Rindâne ve sûfiyâne söyleyişe sahiptir. Kadere rızası tamdır. Farsça şiirler de yazmıştır. Dîvân’ı, Hayriyye’si, Sûrnâme’si ve Hadîs-i Erbaîn Tercümesi, manzum; Fetihnâme-i Kameniçe, Tuhfetü’l-Harameyn, Zeyl-i Siyer-i Veysî ve Münşeat’ı mensûr eserlerini teşkil eder.

Bu yüzyılın mesnevî edebiyatında Nev’îzâde Atâyî (1583-1636) ön sırayı işgal eder. Hamsesi Âlemnümâ, Nefhatü’l-İzhâr, Sohbetü’l-Ebkâr, Hefthan ve Hilyetü’l-Efkâr adlı eserlerden meydana gelmiştir. Ayrıca Taşköprüzâde’nin Şakâyıku’n-Numâniyye’sine Hidâyetül Hakâyık fî-Tekmileti’ş-Şakâyık adlı bir zeyl de yazmıştır.

Yine bu yüzyılda Mîrâciye ve Şehnâme’siyle mesnevî edebiyatı içinde görülen Ganizâde Nadirî (ölm. 1626), mesnevî edebiyatı yönünden üstünde durulması gereken bir şairdir. Yukarıda bahsedilen Nâbî de, Hayrâbâd ve Surnâme’siyle bu vadide anılması gereken bir şahsiyettir.

Asıl adı Alâeddin Ali olan, Bosnalı Sâbit, bu asırda Nâbî Mektebi tesirinde kalan bir başka mesnevî edebiyatı şairidir. Dîvân’ı bulunmasına rağmen o, şöhretini mesnevîleriyle yapmıştır. Zafernâme en kuvvetli mesnevîsidir. Edhemü Hümâ adlı mesnevîsi eksik kalmıştır. Derenâme ve Berbernâme adlı mesnevîleri, daha ziyade avâmîdir. Amr-i Leys adlı mesnevîsi ise küçük bir eserdir. Ayrıca manzum olarak ele aldığı bir Hadîs Tercümesi de vardır.

Bu asrın nesrinde ön sırayı işgâl edenler Nergisî (ölm. 1635) ve Veysî'dir (1561-1628). Nergisî mensûr olarak bir hamse (beşlik, beş eser) kaleme almıştır. Eserlerinde hiç alışılmamış ve kullanılmamış kelimelere yer veren Bosnalı Nergisî, bunu bir alışkanlık hâline getirmiş ve söz güzelliğini, sanatlı söylemede aramıştır. Devrin nesir sahasında kurucusu ve öncüsü hükmündedir. Aynı zamanda şiirler de söylemiştir. El-Kavlü’l-Müselleme fî-Gazavâti’l-Mesleme, Kânunü’r-Reşâd, Meşâkk-ül-Uşşâk, İksîr-i Saâdet ve Nihâlistan adlı eserleri hamsesini meydana getirir.

Alaşehirli Veysî de nesirle şöhret bulmuştur. Şiirleri de daha çok devrin içtimaî meselelerine yer vermiştir. Dürretü’t-Tâc fî-Sâhibi’l-Mi’râc adlı siyer kitabından başka Vâkıanâme veya Hâbnâme-i Veysî adlı eserleri vardır. Dîvân’ının dili, nesrine göre açık ve sadedir.

Nesir sahasında diğer şahsiyetlerden biri de Kâtip Çelebi'dir (1609-1660). İstanbullu olan Kâtip Çelebi, hususî hocalar vasıtasıyla yetiştirilmiştir. İlme bağlı ve ilmin zevkini tadan bir şahsiyettir. Cihânnümâ, Keşfü’z-Zünûn, Fezleke ve Mîzanü’l-Hak onun bıraktığı en mühim eserlerdir.

Seyahat edebiyatı içinde yer alan Evliya Çelebi (doğ. 1611), ilmî, edebî ve tarihî bir şahsiyete sahiptir. Nerede ve kaç yaşında öldüğü belli değildir. 10 ciltlik seyahat kitabıyla, Osmanlı Devleti'nin her tarafından bilgiler getirmiştir.

On yedinci yüzyılın nesir sahasındaki diğer şahsiyetleri, tarihî eser yazanlardır. Bunların başında Peçevî İbrahim Efendi (1574-1650) gelir. Târih-i Peçevî adlı eseriyle meşhurdur. Mustafa Nâimâ (1655-1716) ise kendi adıyla anılan Ravzatü’l-Hüseyn fî-Hulâsat-i Ahbâr-ı Hafıkayn adını verdiği tarihini Amcazâde Hüseyin Efendiye ithaf etmiştir. Koçibey de âlim, şâir ve münşîler arasında yer alır.

Asrın kritiğini yapan eserler olarak karşımıza çıkmalarına rağmen, bu asırda görülen tezkireler, 16. yüzyıl tezkirelerine kıyasla aşağıda kalırlar. Nesir sahasında yer alan bu eserlerin başlıcaları; Riyâzî Mehmed Efendinin (1572-1644) Riyâzü’ş-Şuarâ’sı; Kafzâde Fâizî'nin (1589-1622) Zübdetü’l-Eş’âr’ı, Ali Güftî'nin (ölm. 1677) Teşrifatü’ş-Şuarâ’sı; Âsım'ın (ölm. 1676) Zeyl-i Zübdetü’l-Eş’âr’ıdır.

Yine 17. yüzyılın nesir sahasında yazılan ve ihmal edilmemesi gereken eserleri, Mesnevî şerhleridir. Asrın ilk büyük Mesnevî şârihi (şerh edicisi), Ankaravî İsmâil Rüsûhî Efendi'dir. Bostan Çelebi’den hilâfet alan Şârih-i Mesnevî, Galata Mevlevihânesi Şeyhi olmuştur. Rüsûhî mahlasıyla şiirler de yazan Ankaravî’nin, yedi ciltlik Mesnevî Şerhi’nden başka, Câmi-ul-Âyât, Fâtih-ul-Ebyât, Miftâhü’l-Belâga, Misbâhü’l-Füsehâ, Hüccetü’s-Semâ ve Minhâcü’l-Fukarâ adlı eserleri de vardır.

Sarı Abdullah Efendi de (1584-1660), asrın Mesnevî şârihlerindendir. Eserinin adı, Cevâhir-i Bevâhir-i Mesnevî’dir. Ayrıca Nasihâtü’l-Mülûk, Düstûru’l-İnşâ, Meslekü’l-Uşşâk ve Semerâtü’l-Fuâd adlı eserlerini zikretmek gerekir.
__________________

Her Hakkım Saklıdır®
|l|lllll|lll||ll||lll|
569076912008
SÜPERMEYDAN

DİĞER KONULARIM İÇİN TIKLAYIN
http://www.supermeydan.net/forum/image.php?type=sigpic&userid=59583&dateline=121882  6917


doğangüneş isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Mesajı Digg'e ekleMesajı del.icio.us'a ekleMesajı Technorati'ye ekleMesajı FURL ekleSpurl this Post!Reddit! Wong this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 13-06-2007, 11:41 PM   #4
SUPER MODERATOR
 
doğangüneş - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Olması gerekenler yanımda..Olması gerekipte yanımda olmayanlar kimin umurunda..
 
Üyelik tarihi: Apr 2007
Nerden: istanbul
Yaş: 26
Mesajlar: 8.958
Blog Mesajları: 7
Cinsiyet:
Rep Gücü: 499 Rep: 48958
doğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyor
Osmanlı Türkçesi Edebiyatı - 18. Yüzyıl

18. Yüzyıl
On sekizinci yüzyılda Osmanlı Edebiyatı, devletin düştüğü iç ve dış sarsıntılara rağmen 17. yüzyıldaki kuvvet ve kudretinden bir şey kaybetmez. Yalnız bu asrın edebiyatında cemiyete dönüklük ve bir mahallîlik rüzgârı esmektedir. Devrin sanata düşkün ve milletinin refahını temine çalışan hükümdarları mevcuttur. Bu padişahların hayatlarında ve zamanlarında cereyan eden hâdiseler de birbirlerine benzerlik gösterir. Asrın başında Sultan Üçüncü Ahmed Han vardır. Şairdir ve sanata düşkünlüğü, bir başka hususiyetidir. Devlet, Avrupa devletlerinde olup bitenlere yabancı değildir. Asrın sonunda ise, Sultan Üçüncü Selim Han görülür. O da sanata ve şiire düşkün, dîvân sahibi bir şairdir. Fakat ne yazık ki, her iki padişah da isyanla sukût edecektir. İki hükümdarın müşterek taraflarından biri, ikisinin de hattat olmasıdır.

Sultan Üçüncü Ahmed’in zamanında; Melikü’ş-Şûarâ ve Reîs-i Şâirân unvanları ile taltif edilen Osmanzâde Tâib (ölm. 1724), Seyyid Vehbi (ölm. 1736), Neylî, Kâmî (ölm. 1724), Sultan Üçüncü Ahmed’in nedimlerinden Ahmed Dürrî (ölm. 1722), Nâbî ve Rûhî ekollerinin bir nevî takipçisi olan Sâmî, İstanbullu Nâzım, Selim Efendi (1661-1725), Damad İbrâhim Paşa, Nedim’in dostu İzzet Ali Paşa (ölm. 1739) ve şair Nedim (ölm. 1730) gibi şairler vardır. Bunların hemen hepsi, açık lisana yönelen ve mahallîleşme cereyanına açık şairlerdir.

Bunların içinde Nedim, çağında sönük bir şair olarak görünse bile yerli bir edebiyat akımının kudretli temsilcisi olarak görülür. Fakat hayatı hakkında tam ve teferruatlı bilgi yoktur. Lisanı temiz ve âhenklidir. Sâde ve samimi bir söyleyişe sahiptir. Bir bakıma şiirlerinde semt semt İstanbul’u verir. Bu, onun zarif bir İstanbul çocuğu olmasından ileri gelmektedir. Halk edebiyatında, 17. yüzyılın Karacaoğlan’ı ne ise 18. asrın Divan Edebiyatında Nedim de, o mesabededir. İstanbul Türkçesi'ni kullanan Nedim aynı zamanda hayatın da şairidir. Hece vezniyle söylediği türküsü onu bir açıdan Halk Edebiyatına yöneltmiştir. Zamanın büyük müderrisleri içinde yer alır. Bu münasebetle Dîvân’ından başka Arapça'dan tercüme eserleri de vardır. Patrona Halil İsyanı gibi meşum bir isyan, memleketin pekçok değerlerini alıp götürdüğü gibi, Nedim’i de almıştır.

Asrın ziyneti olan diğer şairler; Tokatlı Kânî (1712-1792), Râsih, Koca Ragıb Paşa (1699-1765), Haşmet (ölm. 1768), Fitnat Hanım (1780) ve Şeyh Gâlib'dir (ölm. 1757-1799). Bunlar arasında Koca Ragıb Paşa ile Şeyh Galib’in değerleri büyüktür.

Koca Ragıb Paşa, manâ derinliği veren beyitleriyle Türk tefekkür edebiyatında müstesna bir mevkie sahiptir. 1756 tarihinden itibaren, ölünceye kadar sadrazamlık yapmış ve sarayın damadı olmuştur. O, Osmanlı-Türk devletinin haysiyet ve şerefini yükseltmiş, itibarını Avrupa devletlerine karşı muhafaza etmiştir. Kaynaklar onun âlim, fâzıl, şair ve büyük vezir olduğunda müttefiktirler. Zaten isminin başında yer alan “Koca” kelimesi, bunu ziyadesiyle ifade etmektedir. Onun Dîvân’ı ve Münşaâtı’ndan başka, Fethiyye-i Belgrad adlı siyasî bir risalesi vardır. Ayrıca Tahkîk ve Tevfîk başlığı ile yazdığı siyasî raporu mevcuttur.

Osmanlı Türk Edebiyatının bu asırdaki en kudretli temsilcisi, Şeyh Gâlib’dir. O, aynı zamanda Türk Divan Edebiyatının da en son temsilcisi durumundadır. Divan şiiri, en kudretli sözlerini, bu son temsilcisiyle söylemiştir. Mevlevî bir aileye mensup olan Gâlib Esad (1757-1799), ilk tahsilini babasından yapmıştır. Hocaları arasında Galata Mevlevîhânesi Şeyhi Hüseyin Dede ile dil ve edebiyat muallimi Hoca Neş’et de vardır. Asıl adı Mehmed olmasına rağmen şiirlerinde kullandığı Esad mahlasını hocası Neş’et vermiştir. Mevlevîliği sayesinde devrin hükümdarı Sultan Üçüncü Selim Han'dan iltifat görmüş, Galata Mevlevîhânesi'nin şeyhsiz kalması üzerine, 34 yaşında buranın şeyhliğine tayin edilmiştir. Üçüncü Selim Hanın icraatları üzerine söylediği tarih manzumeleri ve padişaha sunduğu kasideleri vardır. Bu büyük şair, 42 yaşındayken bir mîrâc gecesi vefat etmiştir. Şiirinde; manâ, duygu, tarz, tesir bakımından Bâkî, Nef’î, Fuzûlî, Nedim, Nâbî gibi geçmiş Osmanlı şairlerinin aksi vardır. O, şuârânın (şairlerin) büyüklerini hakkıyla tanımış ve her birinin verdiği hava ile şiirini ortaya koymuştur. Galib’in bir tarafı da Halk edebiyatına yöneliktir. Bu tesir, 17. yüzyıl tekke şairi Âdem Dede’den gelmektedir. Tarih manzumelerinin yanında Dîvân’ı ve Hüsnü Aşk adlı bir mesnevîsi vardır. Bu itibarla o, asrın Mesnevî edebiyatı içinde yer alır.

Mesnevî edebiyatı bu asırda varlığını, Süleymân Mehmed Nahîfî (1643-1778), Sünbülzâde Vehbî (ölm. 1809), Enderunlu Fâzıl (ölm. 1810) gibi şahsiyetlerle sürdürmüştür. Nahîfî daha çok Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin Mesnevî-i Şerîf’ini aynı vezinde manzum olarak tercüme etmiştir. Ayrıca, Dîvân’ı, Kasîde-i Bürde Tahmis ve Şerhi, Bânet Suâd Tahmisi ve Hilyetü’l-Envâr’ı, sevilen ve çok okunan eserleridir.

Sünbülzâde Vehbi, Reisü’ş-şâirân (Şâirler reisî) unvanını alan bir divan şâiridir. Ancak Nâbî yolunda oğlu Lütfullah için yazdığı Lütfiyye’siyle mesnevî şâirleri içinde de yer alır. Ayrıca Farsça-Türkçe lügat olan Tuhfe-i Vehbî’siyle Arapça'dan Türkçe'ye Nuhbe-i Vehbî’sini yazmış ve bir bakıma lügatçilik sahasında yer işgal etmiştir. Her iki lügat de manzumdur. Şevkengîz ve Münşeât’ını da zikretmek gerekir.

Bu yüzyılın bir başka mesnevî şâiri Fâzıl-ı Enderûn’dur. Hûbannâme, Zenânnâme ve Çenginâme adlı eserleri vardır. Fâzıl, eserlerinde daha çok mahallîdir. Nedim tarzını, kendisine göre devam ettirmiştir. Subhizâde Feyzullah da asrın bir başka mesnevî şâiridir.

Asrın tarih yazarlarına gelince, bunlar, eserlerini mensur olarak vermişlerdir. Eserleri daha ziyade kendi isimleriyle anılır. Başlıcaları: Râşid’in (ölm. 1735) tarihinden başka, Sıhhatnâme ve Fütühâtnâme’si vardır. Münşeât’ı iki ayrı mecmuada toplanmıştır. Kendi adı ile anılan Râşid Tarihi ise, Nâimâ’nın bir devamı durumundadır.

İlmi, efendiliği, hoşsohbeti, zekiliği sayesinde sevilmiş olan Çelebizâde Âsım (1685-1760), hem şair hem de hattattır. Dîvân’ı, Münşeât’ı, Acâibü’l-Letâif adlı küçük bir tercümesi vardır. Çelebizâde Tarihi’niyse, mesleği icabı ortaya koymuştur.

Silâhtar Fındıklılı Mehmed Ağa'nın (1658-1724) en mühim eserleri, Zeyl-i Fezleke ile Silâhtar Tarihi’dir. Defterdar Mehmed Paşanın Zübdetü’l-Vakâyı’i ve Vâsıf Efendinin (ölm. 1806) Mehâsinü’l-Asâr ve Hakâyık-ul-Ahbâr tarihleri, bu asrın zikredilmesi gereken eserleridir.

Tezkireler bu asırda da varlıklarını devam ettirirler. Ancak 17. asır tezkirelerinden pek farklı değillerdir. Safaî’nin Safaî Tezkiresi; İsmâil Beliğ Efendinin, Güldeste-i Riyâz-ı İrfan’ı ve Nuhbetü’l-Âsâr fi Zeyl-i Zübdetü’l-Eş’âr’ı; Sâlim’in Sâlim Tezkiresi, Râmiz’in Âdâb-ı Zürefâ’sı; Safvet Mustafa Efendinin Safvet Tezkiresi, Âkif Beyin Mir’ât-ı Şiir’i zikre değer eserlerdir. Bunlara ilâve olarak Şeyhi’nin Vakâyi-i Fudalâ’sını bir de Mehmed Emin Tezkiresi’ni zikretmek yerinde olur.

Mevlevî Tezkiresi olarak bu asırda Sâkıb Dede'nin (ölm. 1732) Sefine-i Nefise-i Mevleviyye’si vardır. Esrar Dede’nin yazdığı tezkirenin adı ise; Tezkire-i Şuarâ-yı Mevleviyye’dir.

Bu asırda, seyahat edebiyatı içinde sefaretnâmeler ortaya çıkmıştır. Bunların yazarları, eserlerinin adından da anlaşılacağı üzere yabancı ülkelerde sefirlik vazifesinde bulunmuşlardır. Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi Sefâretnâme-i Fransa adlı eseriyle bu sahada ön planda gelir. Ahmed Resmî Efendi (1700-1738) de Prusya Sefâretnâmesi’ni sâde, renkli ve gerçekçi bir şekilde yazmıştır.

Aziz Efendi (ölm. 1798), Osmanlının Berlin Büyükelçisi olmasına rağmen Muhayyelât’ı ile şöhret bulmuştur.

On sekizinci yüzyılda Halk edebiyatı, Tekke kolunda Diyarbekirli Ahmed Mürşidî ve Erzurumlu İbrâhim Hakkı ile temsil edilir. Ahmed Efendinin eserinin adı Pendnâme olup 10 000 beyte yakındır. İbrâhim Hakkı ise İlâhînâme olarak adlandırdığı dîvânında şiirlerini toplamıştır. Ayrıca, Mârifetnâmesi, büyük bir ilimler ansiklopedisidir. Onun bütün eserleri, şeyhi İsmâil Fakîrullah’ın tembihleri ve irşâdları üzerine kurulmuştur. 1703 yılında Hasankalesi’nde doğmuş ve 1780 yılında Tillo’da vefat etmiştir. Şiirlerinde; “Ferdî”, Şeyhine bağlılığını gösteren “Fakîrî” ve bilhassa “Hakkî” mahlâsını kullanmıştır. Her iki şair de şiirlerinde, pek az olarak kullandıkları heceyle olan şiirler bir tarafa bırakılırsa, aruz veznini kullanmışlardır.

Saz şairleri, bu devirde daha çok savaşları konu almışlardır. Bunlardan Âşık Ravzî, Âşık Nûrî önde gelen şairlerdir. Devrin iç meselelerini dile getiren şairlerin başında, Hükmî mahlâsını kullanan bir halk şairi görülür. Pazvandoğlu Osman ise Derûnî mahlasıyla şiirler söylemiştir. Yine bu yüzyılda Cezayir’de Magrib Ocakları'nda vazifeli ordu şairleri vardır. Benli Ali, Kara Hamza, Nahdî, Magriblioğlu ve Seferlioğlu bu ocağa mensup şairlerdir. Levnî, halk şairleri arasında zikredilirse de o, daha çok tezhip ve minyatür sanatında asrın en büyük ustasıdır. Bu yüzyılda azınlıklar, bilhassa Ermeniler arasından aşug adı verilen halk şâirleri de yetişmiştir. Âşık Mecnûnî, Âşık Vartan ve Âşık Güvân bunlardan birkaçıdır.

Türk Edebiyatının bundan sonraki devresine Batı Etkisindeki Türk Edebiyatı denir.
__________________

Her Hakkım Saklıdır®
|l|lllll|lll||ll||lll|
569076912008
SÜPERMEYDAN

DİĞER KONULARIM İÇİN TIKLAYIN
http://www.supermeydan.net/forum/image.php?type=sigpic&userid=59583&dateline=121882  6917


doğangüneş isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Mesajı Digg'e ekleMesajı del.icio.us'a ekleMesajı Technorati'ye ekleMesajı FURL ekleSpurl this Post!Reddit! Wong this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 13-06-2007, 11:43 PM   #5
SUPER MODERATOR
 
doğangüneş - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Olması gerekenler yanımda..Olması gerekipte yanımda olmayanlar kimin umurunda..
 
Üyelik tarihi: Apr 2007
Nerden: istanbul
Yaş: 26
Mesajlar: 8.958
Blog Mesajları: 7
Cinsiyet:
Rep Gücü: 499 Rep: 48958
doğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyor
Osmanlı Türkçesi Edebiyatı - 19. Yüzyıl

19. Yüzyıl
Osmanlı Devleti, 19. yüzyıla karışıklıklar içinde girmiştir. Devlet, düzenli ordudan mahrumdur. Artık, Yeniçeri Ocağı asker olmaktan çıkmış, devletin başına gaileler açmaktadır. Avrupa’nın durumu gün geçtikçe Osmanlı aleyhine değişmekteydi. Ancak, 18. asırdan itibaren bu durum takip edilmekte idi. Ortaya çıkan isyanlar, durumu daha da kötüye götürmüştü. Avrupa, silah ve teknikte gün geçtikçe ilerliyordu. Sultan İkinci Mahmud, zarurî olan yeniliklere devletin kapısını açmıştı. Onun ilk işi, Yeniçeri Ocağını yıkarak Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye adında yeni bir ordu kurması oldu. Çeşitli mektepler açarak yeniliğe ayak uydurmaya çalışılan bu devirde, Mısır Meselesi gibi gaileler eksik değildi. Sultan İkinci Mahmud, kıyafet inkılabını yapmış ve Takvîm-i Vekâyî adındaki gazeteyi çıkarmıştı. Yine ilk defa olarak ilk tahsili (ilköğretimi) mecbur kılmıştı. Fakat bütün bu Avrupalılaşma hareketleri Tanzimat İnkılâbını hazırlıyordu. Nihayet Mustafa Reşit Paşa, İstanbul’da Kasım 1839 da, henüz Hâriciye Nâzırıyken Gülhane Hatt-ı Hümâyûnunu okudu. Encümen-i Dâniş, daha sonra da Cemiyyet-i İlmiyye-i Osmaniyye gibi akademi mesabesinde ilmî cemiyetler kuruldu. Mecmûa-i Fünûn adlı dergi neşre başlandı.

On dokuzuncu asırda, başta Mustafa Reşit Paşa (1800-1858), Âli Paşa (1815-1871), Keçecizâde Fuad Paşa (1815-1869) gibi batı kültürüyle yetişen diplomat ediplerle, bu kültüre bağlı muallimler yetişti. Yeni ilimlerin kelime hazinesini Mütercim Âsım’ın çalışmaları karşıladı. O, devrin büyük lügatçisiydi. Burhân-ı Kâti’ı Üçüncü Sultan Selim Hana; Kamûs Tercümesi’ni de İkinci Mahmud Hana sunmuştur. Münşî ve tarihçiydi.

Gazetecilik, devrin bir başka yönünü veriyordu. Böylece her şey halka intikal ediyordu. İngiliz William Churchil, 1840 yılında Cerîde-i Havâdis’i, 1860 yılında ise Âgâh Efendi Tercümân-ı Ahvâl’i çıkardı. Bunu, Şinasi ile Âgâh Efendinin birlikte çıkardıkları Tasvir-i Efkâr adlı gazete takip etti.

Asrın divan şairleri arasında önce, Adlî mahlasıyla şiirler yazan Sultan İkinci Mahmud Han gelmektedir. On sekizinci yüzyıl şairi Nedim’e benzer bir söyleyişle Enderunlu Vâsıf (ölm. 1824) dikkati çekerse de başarısı azdır. Keçecizâde İzzet Molla (1785-1829), kendi hayatını ve yolculuğunu eserine katar. Mihnet-Keşân adlı eseri hicve kaçan ve hâdiseleri gülünç gösteren bir eserdir. Bahâr-ı Efkâr ve Hazân-ı Âsâr adlı iki dîvânı vardır. Gülşen-i Aşk, Gâlib’in tesirini taşır.

Âkif Paşa, devrin münşî ve şairlerinden olup, Klasik Türk-Osmanlı Divan Edebiyatının kendi tekâmülü içinde yetişen bir simasıdır. Hece vezniyle yazdığı mersiyesi onu halk şiirine çeker. Tabsıra adlı eserin sahibidir. Adem Kasidesi ile bir başka şöhreti vardır. Dîvân sahibi Şeyhülislâm Ârif Hikmet Bey de, eski edebiyatın bir uzantısı olarak görülür. Eski şiir bu asırda Encümen-i Şuarâ şairleriyle devam ettirilir. 1861 senesi sonlarında, devrin divan şiiriyle uğraşan şairleri Encümen-i Şuarâyı kurarlar. Encümen’e devam eden şairler: Lebîb, Osman Şems, Manastırlı Hoca Nâilî, Manastırlı Fâik, Ekrem Beyin kardeşi Recâizâde Celâl, Ziya Bey, Namık Kemal, Kasım Paşa, Hâlet, Hakkı, Hersekli Ârif Hikmet ve Fâik Memduh’tan ibarettir.

Bu asrın kadın şairleri; Leylâ Hanım, Şeref Hanım, Âdile Sultan'dır. Nesirde Esad Efendi vardır. O, Vakanüvis bir tarihçidir. Dîvân’ı, Târih’i, Üss-i Zafer’i, Şuarâ Tezkiresi vardır. Tezkirenin adı Bahçe-i Safâendûz’dur. Asrın diğer Şuarâ Tezkireleri, Şefkat’in Tezkiresi, Ârif Hikmet Beyin yarım kalmış bir eseri, Davud Fâtin Efendinin Hatimetü’l-Eş’âr’ıdır.

Halk Edebiyatı; tarihî ve an'anevî içtimaîliğini bu asırda da devam ettirmiştir. Klasik halk şiirini devam ettiren şairler bulunmasına rağmen, aruzla yazılmış gazeller, dîvânlar, müseddesler de söylemişlerdir. Hattâ şiirlerinde, divan şiirinin dilini, mazmunlarını kullanan şairler bile mevcuttur.

Mevzu itibariyle Kırım, Sivastopol ve Silistre gibi Ruslarla yapılan savaşlardan Nizip Harbine kadar iç ve dış hâdiselerin hepsi, halk şiirine aksetmiştir. Orta oyunu ise bilhassa bu asırda rağbet görmüş ve yayılmıştır. Ferhad ile Şerife Hanım hikâyesi gibi çeşitli halk hikâyelerinin doğduğu ve destanların söylendiği de bir gerçektir. Ayrıca, Karagöz taklidi ve halk hikâyecilerinin ortaya koydukları çeşitli tipler, roman ve tiyatro dallarında Avrupaî Türk Edebiyatına tesir etmiştir.

Asrın tanınmış saz şairleri ise Bayburtlu Zihni (1795-1859), Erzurumlu Emrah (ölm. 1860), Âşık Dertli (1772-1845) ve isyancı şair Dadaloğlu'dur (ölm. 1868).

Asrın ikinci yarısından itibaren, Osmanlı Türk Edebiyatı artık batı tesirinde, romandan tiyatroya kadar, pek fazla eser verecek ve cemiyet hayatında gazete, büyük yer tutacaktır.

Tanzimat, Osmanlı Edebiyatında Avrupaî bakımdan bir başlangıç noktası olarak görülür. Avrupaî Edebiyatın Tanzimat devrinde, Şinasi, Namık Kemal ve Ziya Paşa vardır. Bunlar, ilk devri meydana getiren, şair, yazar, gazeteci şahsiyetlerdir. Bir tarafları daima eski edebiyata dönüktür. Şiirlerinin muhtevası yeni olmakla birlikte, gazel ve kaside tarzını kullanırlar. Hattâ, Namık Kemal gibi eski şiir an’anesinde dîvân ortaya koyan şahsiyetler bile vardır. Fakat bilhassa Namık Kemal, bundan sonraki devrede romandan tiyatroya kadar, edebiyat sahasında kalem oynatacaktır. Şinasi (1824-1871) daha çok gazeteci olarak görülür. Gazetede çıkan makalelerinden başka, Müntehabât-ı Eş’âr, Şair Evlenmesi, Durub-i Emsâl-i Osmaniyye gibi eserleri vardır. Ziya Paşa (1829-1880) bir tarafıyla daima eskiye bağlıdır. Külliyât-ı Ziya Paşa adıyla şiirleri, Süleyman Nazif tarafından toplanmıştır. Zafernâme, Paşanın hiciv üslûbuyla yazdığı ve Âlî Paşayı hedef aldığı bir başka eseridir. Harabât, Defter-i Âmâl Mukaddimesi, diğer eserleridir. Batıdan tercümeleri de vardır.

Namık Kemal’e gelince, o, bunların içinde en çok eser verenidir. Vatan Neşîdesi (Hürriyet Kasîdesi) az çok kendi ruh hâlini verir. Namık Kemal, tiyatro sahasında Vatan Yahut Silistre, Gülnihâl, Âkif Bey, Kara Belâ; roman sahasında İntibâh, Cezmi gibi eserlerin sahibidir. Ayrıca makaleleri, tenkitleri vardır. Nesir sahasında Rüyâ’sı, Celâl Mukaddimesi, Me-Prison Muâhezenâmesi, Renan Müdâfaanâmesi, Mektupları onun diğer eserleridir. Yazdığı Evrâk-ı Perişân ve Osmanlı Tarihi ise diğer iki eseridir.

Tanzimat Edebiyatının ikinci devresini Ekrem-Hâmid-Sezâi Mektebi teşkil eder. Her üçü de şiir sahasında birleşirler. Recâizâde Mahmud Ekrem (1847-1914) daha çok “Üstad Ekrem” olarak anılır. Şiirlerinden başka, hikâye, roman ve tiyatroları vardır. Ayrıca Tâlim-i Edebiyât’ı ve tercümeleri bulunmaktadır. Nağme-i Seher, Yâdigâr-ı Şebâb ve üç parçadan ibâret olan Zemzeme, şiir kitaplarını meydana getirir. Pejmürde’si daha çok mensureleri ihtiva eder. En mühim romanı, Araba Sevdası’dır.

Abdülhak Hâmid’in (1857-1937) ilk şiir kitabı, Hep Yahut Hiç adını taşır. Belde, Sahra, Makber, Ölü, onun diğer şiir kitaplarıdır. Şiirlerinde yeni şekillere yer vermiştir. Makber adlı eseri, Türk mersiye edebiyatının şâheseridir. Osmanlı Devletinin yıkılışını ve Cumhuriyet devrinin ilk 14 yılını gören bu şairin Macerâ-yı Aşk, Sabru Sebât, Duhter-i Hindû, Nesteren, Tarık, Tezer, Eşber, Sardanapal, Liberte, İbn-i Mûsâ, Abdullah-üs-Sagîr ve Finten gibi tiyatro eserleri vardır. Ancak tiyatrolarını sahneye uydurmak güçtür. Tarih ve millet şuuruna yer vermesi, eserlerinin bir başka yönüdür.

Sâmipaşazâde Sezâi, bu iki edibin yanında daha sönük kalır. Sergüzeşt adlı romanı, en önemli eseridir.

Bu devrede Ekrem-Muallim Nâci çatışması ortaya çıkmıştır. Bu daha çok Eski-Yeni çarpışması olarak adlandırılmışsa da, Nâci, şiirde Ekrem kadar yenidir. Fakat her ikisini de takip eden gençler vardır. Nâci, Ekrem Beyin Zemzeme’sine Demdeme ile karşılık vermiştir. Ayrıca Istılâhat-ı Edebiyye’yi yazmıştır. Ancak, Nâci’ye, asrın en büyük padişahı Sultan İkinci Abdülhamid Han tarafından Târihnüvis-i Âl-i Osman unvanı verilmiş, maaş bağlanmış ve nişan tevcih edilmiştir. Aslında bu mücadelenin temelinde, bu ve buna benzer kıskançlıkları da hesaba katmak gerekir. Nâci’nin en mühim hususiyetlerinden biri, şiirinde açık dil kullanmış olması ve şarklı kalmasıdır. Medrese Hâtıraları’nı, Muhâberât ve Muhâverât’ını, Ömer’in Çocukluğu’nu hep bu açık dille yazan Muallim Nâci’nin bazı şiirleri, Recaizâde Mahmud Ekrem tarafından Tâlim-i Edebiyât adlı esere alınmıştır. Yetişmesinde manevî bir terbiyenin bulunması, kuvvetli inancı; şarkla garbı mukayeseye iktidarı, millî olmasını ve edebiyatımızın kendi içinde yenileşmesini isteyen bir şahsiyet olmasını temin etmiştir.

Şiirlerinde zenginlik ve millîlik göze çarpar. İlk şiirlerini Tuna Gazetesinde neşretmiştir. İlk şiir kitabı ise Ateşpâre’dir. Şerâre, Fürûzân, Sünbüle diğer şiir kitaplarıdır. Hâmiyet yâhut Mûsâ bin Ebi’l-Gazân ve Zâtü’n-Nitâkayn adlı eserinin mevzuunu, İslâm târihinden almıştır. Ertuğrul Bey Gâzi manzum eseriyse Kayılar'ın Anadolu’ya gelip yerleşmesini işler. Bu, onun millî tarihe olan hürmetinin aksidir. Osmanlı Şairleri, Esâmi, Istılâhât-ı Edebiyye onun diğer eserleridir.

Recâizâde’yi takip eden gençler, Tanzimat Edebiyatının ikinci nesliyle Servet-i Fünun Edebiyatı arasında bir köprü vazîfesi görürler. “Ara nesil” olarak adlandırılan bu nesil, daha çok, edebî faaliyetlerini dergilerinde gösterirler.

Edebiyat-ı Cedide olarak adlandırılan Servet-i Fünun Edebiyatı, şiirde Tevfik Fikret ile Cenab Şehâbeddin, nesirdeyse Hâlid Ziyâ ile temsil edilmiştir. Bu zümre içinde Süleyman Nazif (1869-1927), Fâik Ali (1876-1950), Ali Ekrem (1867-1937), Süleyman Nesib (1866-1917), Hüseyin Suad (Yalçın) (1867-1942), Hüseyin Sîret (1872-1959), Ahmed Reşid (Rey) (1870-1956), Celâl Sâhir (1838-1935), şiir sahasında eser veren ediplerdendir. Hâlid Ziyâ (1865-1945), Mehmed Raûf (1874-1931), Hüseyin Câhid (1857-1957), roman ve hikâye alanında bu zümrenin önde gelen şahsiyetlerindendir. Ayrıca, Cenab, nesriyle de dikkati çeken bir şahsiyettir.

Tanzimat devrinin ekseri paşaları da Avrupa Edebiyatının içinde yer almışlardır. Yalnız Cevdet ve Münif Paşalar, bu devrin ilim ve irfanına çok şeyler katmışlardır. Cevdet Paşa, büyük bir gayret, ilmî mesâi sayesinde dev eserler ortaya koymuştur. Münif Paşa, Mecmûa-i Fünûn’u çıkarmış ve tedrisat üzerine eğilmiştir. Süleyman Nazif gibi Servet-i Fünûn içinde yer alan Rıza Tevfik gibi şairler, daha sonra şiirlerinde, geçmiş günlerin hasretiyle, Sultan İkinci Abdülhamid Handan af dileyen şiirler yazmışlardır.

Avrupaî Türk Edebiyatının kadın şairleri de vardır. Nigâr Hanım (1862-1918), Fatma Âliye Hanım (1864-1924) Abdülhak Mihrünnisâ Hanım (1864-1943), bunların başında gelirler. Emine Sâmiye Hanım ise devrin kadın muharrirlerindendir.

Bu asrın halk için eser yazan muharrirlerinin başında Ahmed Midhat Efendi (1844-1913) gelmektedir. Ebüzziyyâ Tevfik (1848-1913) ise Türk matbaacılığının unutulmaz simâsıdır. Matbaacılıkta devrin padişahı Sultan İkinci Abdülhamid Han geniş imkânlar tanımış; İkinci Murad Hanla başlayan kültür faaliyetleri, onunla dünyaya yayılmış; Osmanlı-Türk Edebiyatı, ilim ve kültürüne ait eserlerin pek çoğu, bu büyük kültür padişahının himmetiyle basılmıştır.

İlk romancı ve hikâyeciler arasında, Nâbizâde Nâzım’ın da büyük yeri vardır. Mizancı Murad, hem tarih hem roman yazarı olarak görülür. Ahmed Vefik Paşa (1823-1871), tiyatroda bilhassa adaptasyon sahasında tanınır. Ayrıca devrin milliyetçilik hareketleri içinde de bulunur. Süleyman Paşa (1838-1892), Ali Süâvî (1839-1878), büyük lügat ve ansiklopedi yazarı Şemseddin Sâmi (1850-1904), bu akım içinde yer alırlar. Ancak Osmanlı Müellifleri’nin yazarı Bursalı Tahir Bey (1861-1926), Necib Âsım (1861-1935), Veled İzbudak (1869-1950), Ahmed Hikmet Müftüoğlu (1870-1927), Mehmed Emin Yurdakul (1869-1944), bu cereyanın belli başlı sanatkârları durumundadırlar.

Servet-i Fünundan sonraysa, popüler edebiyatı, Hüseyin Rahmi (1864-1944) ve Ahmed Rasim (1864-1932) devam ettirirler.
__________________

Her Hakkım Saklıdır®
|l|lllll|lll||ll||lll|
569076912008
SÜPERMEYDAN

DİĞER KONULARIM İÇİN TIKLAYIN
http://www.supermeydan.net/forum/image.php?type=sigpic&userid=59583&dateline=121882  6917


doğangüneş isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Mesajı Digg'e ekleMesajı del.icio.us'a ekleMesajı Technorati'ye ekleMesajı FURL ekleSpurl this Post!Reddit! Wong this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 13-06-2007, 11:45 PM   #6
SUPER MODERATOR
 
doğangüneş - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Olması gerekenler yanımda..Olması gerekipte yanımda olmayanlar kimin umurunda..
 
Üyelik tarihi: Apr 2007
Nerden: istanbul
Yaş: 26
Mesajlar: 8.958
Blog Mesajları: 7
Cinsiyet:
Rep Gücü: 499 Rep: 48958
doğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyordoğangüneş çok gurur duyuyor
Osmanlı Türkçesi Edebiyatı 20.yüzyıl

Yirminci yüzyıl Osmanlı-Türk Edebiyatının belli başlı edipleri Cumhuriyet Devrinde yaşarlar. Bu asrın şiirle uğraşan tek padişahı Sultan Beşinci Mehmed Reşâd’dır. Asra girerken Fecr-i Âtî Edebî zümresiyle karşılaşılır. Bu zümre içinde Şehâbeddin Süleyman (1885-1921), Tahsin Nâhid (1887-1918), Müfid Râtık (1887-1917), Emin Bülend (1886-1942), İzzet Melih, Fazıl Ahmed Aykaç (1887-1967) ve M. Behçet Yazar yer almışlardır. Bu asrın Millî Edebiyat cereyanı içinde Ömer Seyfeddin (1884-1920), Ali Cânip Yöntem (1887-1976), Ziya Gökalp (1876-1924), Fuâd Köprülü (1890-1966), Hamdullah Suphi (1886-1966) yer alırlar; sanatta ve şekilde milliyetçiliğiyse Enis Behic (1891-1949), Halid Fahri (1891-1971), Orhan Seyfi (1890-1972), Yusuf Ziya (1895-1967), Ali Mümtaz (1897-1967) devam ettirirler. Rızâ Tevfik (1869-1947), âşık tarzı tesirlerle şiirler yazar.

Cumhuriyet devri içinde de yer alan, fakat herhangi bir zümreye bağlı olmayan müstakil sanatkârların başında Mehmed Âkif (1873-1936), Ahmed Hâşim (1883-1933), Yahya Kemâl (1884-1958), Yakub Kadri Karaosmanoğlu (1889-1974), Refik Hâlid (1888-1965), Reşad Nuri Güntekin (1889-1956), Faruk Nâfiz (1898-1973), Necib Fâzıl Kısakürek (1904-1983), Peyami Safa (1899-1961) bulunmaktadır. Devrin kadın sanatkârları ise Güzide Sabri Aygün, Şekûfe Nihal, Hâlide Nusret ve Hâlide Edip’tir.

Yedi yüz yıllık Osmanlı-Türk Edebiyatının bu şekilde çeşitli sahalarda ve türlerde gelişmesi elbette, devletin sanata ve kültüre düşkün, ilim adamlarına değer veren padişahların desteğiyle olmuştur. Zaten Osmanlı padişahlarının pek çoğu şairdir. İkinci Murad Han'dan başlamak üzere şiir, Osmanlı sarayında yerini almıştır. Osman Bey'den başlayarak şiir söyleyen ve dîvân sahibi olan padişahları ayrıca zikretmek gerekir. Bunların hepsi, klasik edebiyatımız içinde yer almışlardır. Bu bakımdan Klasik Türk Edebiyatının, kendine has bir üslubu, üslupta şahsî olmayan geleneği, şekilciliği, ölçüsü, nakilciliği ve edebî kaideleri vardır. Yeniliklere pek açık olmayan, herkesi anlayışta ve zevkte birleştirmeye çalışan klasik edebiyatımızda anlayış, görünüş ve zevkle, ölçü ve düzen mutlaka yer alır.

Klasik edebiyatımız, ortak mazmunlar ve şekiller dışına çıkmayarak hayatla alâkasız gibi görünürse de, aslında çeşitli vadilerde verilen eserlerle (şehrengîz, surnâme, hiciv vs.) hakiki Türk hayatını konu edinmiş ve yerli mevzuları işlemiştir. Aslında divan vâdisinde şahsî görüşler, dar (klasik) çerçeveler içinde işlendiğinden, klasizm içinde hususî bir romantizme açılır.
__________________

Her Hakkım Saklıdır®
|l|lllll|lll||ll||lll|
569076912008
SÜPERMEYDAN

DİĞER KONULARIM İÇİN TIKLAYIN
http://www.supermeydan.net/forum/image.php?type=sigpic&userid=59583&dateline=121882  6917


doğangüneş isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Mesajı Digg'e ekleMesajı del.icio.us'a ekleMesajı Technorati'ye ekleMesajı FURL ekleSpurl this Post!Reddit! Wong this Post!
Alıntı ile Cevapla