FORUM SUPERMEYDAN  
Kültür Sanat ve Havacılık forumları Samsun Özel Armada Kız Öğrenci Yurdu key ödemeleri Tex reklam Alanı Tex reklam Alanı

Geri git   FORUM SUPERMEYDAN > TARTIŞMA (polemik) > Vip Salonu

“başörtüsü” Söyleminin Islam Felsefesi Açısından Eleştirisi

TARTIŞMA (polemik) katogorisi Vip Salonu forumu içinde "“başörtüsü” Söyleminin Islam Felsefesi Açısından Eleştirisi" başlıklı konu görüntüleniyor, "Uzun süredir yaptığımız geniş kapsamlı araştırmaların işaret ettiği üzere, şimdiye kadar başörtüsü, genellikle konjonktürel bir sorun olarak ele alınmıştır. Kadının örtünmesiyle ilgili olarak siyasal, sosyal ve hukuksal bir sorunun odağına ..."

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 01-05-2008, 12:30 AM   #1
Aktif Uye
 
SAHARAY - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
En uzak mesafe,iki kafa arasındaki mesafedir,birbirini anlamayan.C.Y.
 
Üyelik tarihi: Apr 2008
Nerden: Okyanus
Mesajlar: 1.513
Cinsiyet:
Rep Gücü: 122 Rep: 12081
SAHARAY çok gurur duyuyorSAHARAY çok gurur duyuyorSAHARAY çok gurur duyuyorSAHARAY çok gurur duyuyorSAHARAY çok gurur duyuyorSAHARAY çok gurur duyuyorSAHARAY çok gurur duyuyorSAHARAY çok gurur duyuyorSAHARAY çok gurur duyuyorSAHARAY çok gurur duyuyorSAHARAY çok gurur duyuyor
“başörtüsü” Söyleminin Islam Felsefesi Açısından Eleştirisi

Uzun süredir yaptığımız geniş kapsamlı araştırmaların işaret ettiği üzere, şimdiye kadar başörtüsü, genellikle konjonktürel bir sorun olarak ele alınmıştır. Kadının örtünmesiyle ilgili olarak siyasal, sosyal ve hukuksal bir sorunun odağına yerleştirilmiş; yapısal anlamda, bilimsel ve felsefi düzlemde irdelenmesi gereken bir konu olarak incelendiği ciddi bir surette vaki olmamıştır. Yapısal düzlemde sorunsallığı, onun teolojik bir postülat olarak farz olduğu ve dinin kesin bir emri hüviyetini taşıdığı iddiasıyla sonuçlandırılmış addedilerek, asıl sorunsallığının siyasal, sosyal ve hukuksal bağlamda çözüm beklediği noktasında düğümlenmiştir.

Başını örtmek, çarşaf ya da cilbab giymekten yana tercihini yapan kimseler kesinlikle bu çalışmanın konusunu oluşturmazlar. Başta İslamiyet olmak üzere, her din ve mezhebin kolayca kendini ifade edebildiği Türk devletinde, hiç kimseye örtüsü veya başörtüsünü açtırmayı hedefleyen bir çalışma değildir. Bu çalışmanın amacı, sade dindar Türk kadınlarının yüzyıllardır kullandıkları yazma, eşarp ve bürgü olarak gelenekleşmiş örtünme tarzına Türk kamuoyunun dikkatini çekmeyi de amaçlamaktadır. Bu, doğrudan doğruya başörtüsü söylemini bilimsel ve felsefi açıdan analiz etmek ve eleştirmektir.

‘Tesettür’, ‘örtünme’, ‘çıplaklık’, ‘namus’, ‘dindarlık’, ‘özgürlük’, ‘kadın hakları’, ‘iffet’ gibi iki ucu keskin tüm kavramlar, bu konjonktürün dayatmasıyla başörtüsü ile ilintilendirilmiş; öyle ki başını örtmek iman-küfür ilişkisinde kırmızı çizgiyi belirleyen bir uygulama olarak telakki edilmiştir. Oysa başörtüsü, yüklenen siyasal, sosyal ve hukuksal anlamları dışında, teolojik ve antropolojik olarak yalnızca bedenin bir parçası olan baş’ın örtülmesi anl***** gelmektedir ve dinimizce farz olduğu kesin olarak söylenemeyecek bir uygulamadır. Ama bu başörtüsü sorunu, tüm bedenin örtülmesi, iffet ve namusun korunması, kadının kutsanması ya da aşağılanması ve özgürleştirilmesinden tutun, inanıp inanmamada bir ölçüt sayılmaya kadar vardırılmıştır. Kadının avreti ve mahremiyetini dile getiren biricik simge sayılmış; diğer yandan da, “cariyeler” bu ‘namus ve iffet simgesi’ne -belki de daha az kadın addedildikleri için- layık görülmemişlerdir.

Başörtüsünün dinimizde kesin bir farz ya da dini bir zorunluluk olduğunu veya, baş örtüsü örtmemenin hangi fıkhi (hukuki) ya da kelami (teolojik-inançsal ) cezayı gerektirdiğini bir türlü telaffuz edemeyenler, bu sorunu bir kat daha sorun yapmaktan başka bir anlam taşımayan dışsal koşullara bağlı çözüm önerilerinde bulunmaktadırlar. Oysa çözüm, başörtüsünün İslam dini için zorunlu bir emir olup olmadığını kelam ve felsefe açısından irdelemekle mümkün olacaktır.

İslam felsefesi açısından başörtüsü söylemini ele almak, başörtüsünü konjonktürle örülmüş ve kutsallaştırılmış siyasal ve sosyal truva at’ından çıkarıp, kendi yapısal sorunsallığını tartışmaya açmak olmalıdır.
__________________
Şiddet göstermeme,inancımın birinci maddesidir.Aynı zamanda o,benim itikatımın da son maddesidir. M.G.
SAHARAY isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Mesajı Digg'e ekleMesajı del.icio.us'a ekleMesajı Technorati'ye ekleMesajı FURL ekle
Alıntı ile Cevapla
Sponsored Links
Alt 01-05-2008, 12:32 AM   #2
Aktif Uye
 
SAHARAY - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
En uzak mesafe,iki kafa arasındaki mesafedir,birbirini anlamayan.C.Y.
 
Üyelik tarihi: Apr 2008
Nerden: Okyanus
Mesajlar: 1.513
Cinsiyet:
Rep Gücü: 122 Rep: 12081
SAHARAY çok gurur duyuyorSAHARAY çok gurur duyuyorSAHARAY çok gurur duyuyorSAHARAY çok gurur duyuyorSAHARAY çok gurur duyuyorSAHARAY çok gurur duyuyorSAHARAY çok gurur duyuyorSAHARAY çok gurur duyuyorSAHARAY çok gurur duyuyorSAHARAY çok gurur duyuyorSAHARAY çok gurur duyuyor
Cevap: “başörtüsü” Söyleminin Islam Felsefesi Açısından Eleştirisi

İnsan Felsefesi ve Kadın

Sokrates’ten sonra insanı ve onun varoluş tarzını düşünce ve eylemin temeline yerleştiren felsefe, Descartes’ın yerinde deyimiyle, “medeniyetin ölçüsüdür”. İslam Felsefesi de, bir bilim ve felsefe disiplininin bitişmesinden oluşan İslam düşüncesi ve tarihinin özel ve özgün adıdır. İslam Felsefesi, İslam Düşüncesi Tarihi içinde, IX.-XIII. Yüzyıllar arasında yaklaşık dört yüzyıllık bir medeniyetin dile getirilişidir. Bu medeniyette de, tıpkı Batı’da olduğu gibi, belki ondan daha çok, insan odak alınmış; din bile, “nasılsa, öyle” yaratılan, var olan insan ve insan sorunu çevresinde biçimlenmiş, biçimlendirilmiştir. İnsanın kendi varlık özelliğinden başlayarak din, Tanrı ve Tanrısal buyruklar, insan için, insana göre ve insandan dolayı belirlenmiştir. XIII. Yüzyıl ise, insan kendinden, dolayısıyla Tanrı’sı ve dininden kopartılmış; tıpkı, Tanrı’nın insanın belirlemesine bıraktığı doğa gibi, insan da kendisini, felsefesiz bir tarihin betimlediği mevhum, yarı-insan-yarı erkek bir tanrıya ve onun yukarıdan belirlemelerine bırakmıştır. Artık bu yüzyıldan sonra felsefesiz bir din, felsefesiz bir tanrı ve nihayet felsefesiz bir insan vardır. Düşüncenin ve bilimlerin temeli olan felsefe, İslam dünyasında dinsizliğin kaynağı olarak suçlanmıştır.

Sokrates ve Marcus Aurelius’un ortak kanaatlerine göre insanın gerçek doğasını ya da özünü bulmak için, her şeyden önce onun varlığından tüm dış ve rastlantısal özellikleri kaldırmamız gerekir. İnsana dışarıdan gelen şeylerin tümü boş ve değersizdir. İnsanın özü, dış koşullarla değil yalnızca kendisine verdiği değere dayanır. Zenginlik, sınıf, toplumsal ayrıcalık, toplumsal ve düşünsel yetiler, tüm bunlar önemsizdir. Tek başına önem taşıyan şey, ruhun içsel tutumu, eğilimidir. Bu içsel ilkeyi kimse etkileyemez. Cinsiyet bile kendi özünde taşıdığı anlamın ötesinde tanımlandığında, dışsal koşul ve belirlenim olur. Kadın, bu bağlamda başörtüsüyle tanımlanan dışsal bir özelliğe dayalı bir nesne haline gelir.

Erkek merkeze alınarak insanın totolojik bir tanımı yapılmaya başlamıştır: İnsan erkektir; erkek de insandır. Stoacı kuramda insanın temel erdemi sayılan mutlak bağımsızlığı Hristiyan kuramda onun temel eksikliği ve yanılgısı şekline dönüşmüştür. İslam dini açısından da XIII. Yüzyıl öncesinden beri böyledir. Tek bir farkla ki, “özgürlük” ne zaman söz konusu edilse, Müslüman kadının en az diğer kadınlar kadar hak ettiği bu erdemi, onun temel eksikliği ve yanılgısı olarak değerlendiren görüşler güçlenmiştir. Kadın, bu tarihten itibaren “insana en yakın varlık” payesi ile ödüllendirilmiş; insanın bizzat kendisi olan erkeğe, “itaat ve mahkumiyeti” oranında, kendisine lütfedilen bu payenin en büyük ödülü olan “başörtüsü”nü almaya hak kazanmıştır. Bu sözde hak, onun mahkumiyet ve mahrumiyetini daha da artırmanın, teolojik manivelası haline getirilmiş; din n***** reva görülen bu kısıtlamalar, insani sınırı zorladığı ölçüde kadının ödülü olarak gösterilmiştir.

Peki acaba, kadını kadın olarak tanımlarsak, onu, doğasına aykırı özelliklerle mi tanımlamış oluruz? Böyle yaparsak, kadını, fiziksel nesneler gibi araştırmış ve belirlemiş olur muyuz?

Kuşkusuz Kur’an kadın ve erkeklerden ayrı ayrı söz eder. Ancak bu, her iki cinsin rolleri gereği bir tasniften öteye geçmez. Oysa İslam düşüncesi tarihinde kadınla ilgili bu ayrım, ontolojik ve kategorik bir belirlenime işaret etmeye başlamıştır. “İnsan” kavramı, genelde erkek merkezlidir. Erkek, kendi öz koşulları çerçevesinde araştırılmış; kadın da dış koşullar açsından, en fazla da erkek dolayımında araştırılmış, hatta araştırılmamış, çoğu zaman da araştırılmaya değer kabul edilmemiştir. Bu nedenle kadının ne kadar insan olduğu sorunu varlığını hep sürdürmüştür. Çünkü kadın, insana en yakın nesne olarak görülür olmuştur.

İnsanın doğasını Sokrates’e göre, fiziksel nesnelerin doğasını araştırdığımız yolla bulamayız. “Kadın”ın neredeyse tesettür, örtünme ve başörtüsü ile özdeşleştirilmesi, acaba onu fiziksel bir nesne düzeyine indirger mi?

Sorunun yanıtı, açıktır: İndirger. Çünkü kadın, kadın olarak değil, “serapa avret ve cinsellik” olarak tanımlandığında, bu tam da fiziksel bir nesne yerine konmuş olmasıdır. Fiziksel nesneler, nesnel özellikleri aracılığıyla betimlenebilirler. Ama insan ancak bilinçliliği aracılığıyla betimlenebilir ve tanımlanabilir.

Başörtüsü ve örtünme kavramlarını bir an için unuttuğumuzu varsayalım. Ortada, Müslüman kadın adına ne kalacaktır? Kalan acaba, “başörtüsüz avret ve mahremiyet”mi? Eğer öyleyse, kadın, avret ve mahremiyetten mi ibaret olacaktır? Ya ruhu, bilinci, kısacası, insan olarak varlığı? Başörtüsü, insanlar arası doğrudan doğruya iletişim için nesnel bir araç mı yoksa, engelleme ya da sınırlamayı belirleyen bir sembol mü?

Sokrates’e göre ancak insanlarla doğrudan doğruya ilişki kurarsak, insanın özyapısının içyüzünü kavrayabiliriz. İnsanı anlamak için onunla gerçekten karşılaşıp yüz yüze gelmek zorundayız. Bu nedenle Sokrates felsefesinin ayırıcı özelliği, yani yeni bir nesnel içerik değil, düşüncenin yeni bir etkinliği ve işlevidir. Sokrates’e değin düşünsel bir monolog olarak kavranılmış olan felsefe, Sokrates’te bir diyaloga dönüşmüştür. İnsan bilgisinin doğasına ancak diyalog yolu ya da diyalektik düşünce aracılığıyla erişebiliriz.

Acaba başörtü söylemi, insanlar arası ya da en azından, cinsler arası iletişime nasıl bir etkide bulunmaktadır? “Avret ve mahremiyet”in başörtüsüyle temsili, diyalogdan çok monoloğu mu doğurmaktadır?

Bu soruların olası yanıtları üzerinde durmayı sonraya bırakıp, İslam felsefesinde insanın temelde kendi özyapısının özellikleri doğrultusunda, tüm hakikati kuşatılarak ve hatta cinsiyet ayrımı yapmadan nasıl tanımlandığını; onun fiziksel bir nesne gibi değil, kendi doğasına has bir şekilde araştırıldığını Ebu Hayyan Tevhidi (ö. 1023) ‘nin Nuşecani’den aktardığı sözlerde görelim:

“Karakter ve kendine özgü doğası bakımından bir şahıs, ruh olarak tek bütün bir varlık (zat), nefis olarak bir töz (cevher), akıllı bir varlık olarak bir ilah, birlik’te bütün, çokluk’ta bir, duyulur (deneysel ) olmak bakımından geçici (fani), bölünmez benlik (nefis) olmak bakımından kalıcı (baki), hareket eden varlık olmasıyla cansız (ölü), sürekli mükemmeli aramasıyla hep canlı (diri), gereksinimli olduğu için eksik, talepkar olmakla kusursuz, görünüşü heybetsiz, evrenin özü…onda her şeyden bir öge vardır.”

Tevhidi’nin hocası ve ünlü İslam filozoflarından Ebu Süleyman es-Sicistani (ö.1000)’nin ifadesi, İslam’ın insan tanımına uygun düşen yukarıdaki görüşü tamamlar niteliktedir. Sicistani’ye göre insan, hayvanlarda birbirinden farklı biçimlerde bulunan bütün özellikleri kendisinde bulundurmakla birlikte, onlarda bulunmayan bir takım üstünlüklerle donatılmış bir varlıktır. Ona göre insan, yararlı ve zararlı durumları temyiz eden akıl ve düşüncesi, düşünce ile akıldan elde etmiş olduğu şeyleri ortaya koymak bakımından mantığı ve nefs gücü ile doğada var olan formların benzerlerini elleri ile yaparak sanatları yaratması olmak üzere üç bakımdan diğer varlıklardan üstündür. Sicistani, insanın hem etkileyen hem etkilenen bir varlık olduğuna dikkati çeker. Bilgiyi üretmesi ve onu kullanma yeteneği akıl ve mantığına, sanatları üretmesi de doğaya bağlıdır.

İnsan, düşünen, akıl ve mantığını kullanma yeteneğini ortaya koymaya uygun yaratılışta bir varlıktır. İslam Rönesans’ı dönemindeki insan felsefesine ait olan ilk metinlere örnek sayabileceğimiz bu fragmanlarda kadın-erkek, avret-mahremiyet, örtü- başörtüsü gibi , insanı dıştan ve zoraki kuşatan dışsal ve fiziksel özelliklere değil, özyapısal varoluş doğasına vurgu yapılmaktadır.

“İslam Rönesansı” ya da “Farabicilik Çağı”nda insan, kendi varoluş tarzı ve tüm yapıp-etmeleriyle, doğasına sadık kalınarak tanımlanmıştır. Erkek-kadın ayrımı kategorik değildir. Bu ayrım, daha sonraki dönemlerde tözsel düzlemde yapılmış; her ikisi de ayrı bir varlık alanına ait olarak belirlenmiştir. Oysa Türk filozofu Farabi’nin adıyla ünlenen tarihsel kesitte kadın-erkek, işlevsel düzlemde belirlenmiştir.

Kadın ve erkeğin, ontolojik ve kategorik eşitliği ilkesini İslam filozofları, doğrudan doğruya Kur’an’ın açık ya da kapalı sözlerinden almışlardır. Kur’an, kadını, ayrı anarken bunu tözsel değil, işlevsel anlamda belirlemiştir. Kur’an’a göre kadın ve erkek arasında yalnızca işlevsel tasnife dayalı ayrım, İslam Skolastiği’nin yoğunlaştığı ve İslam Rönesansı’nın sönmeye başladığı XIII. Yüzyıldan itibaren, tözsel, kategorik ve ontolojik ayrıma dönüşmüştür.

Kur’an’ın ilgili ayetlerine bakalım: “ Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten (benlik, töz, zat, öz) yaratan, ondan eşini var eden ve ikisinden pek çok erkek ve kadın meydana getiren Rabbinize saygısızlıktan sakının. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’ın ve yakınların haklarına riayetsizlikten sakının”.

“Tek bir nefis” (nefsun vahide), ne erkek ne de dişidir. Çünkü ondan erkekler ve kadınlar türetilmiştir. Çift kutuplu bir cinsiyet özelliği taşıyan tek nefs, Kur’an’ın kadın ve erkeği ontolojik olarak eşit gördüğüne ilişkin en açık kanıtlardan biridir. İslam öncesi Arap toplumu, bu ayrımı ontolojik olarak yapıyor; kadınları insan tanımı içinde görmüyordu. İslam bu ilkel ve klanik bakışı kökünden değiştirdi. Hz. Ömer’in bu konuda ne kadar açık yüreklilikle itirafta bulunduğunu; kadınları insandan bile saymadıkları günleri hatırladığını hemen belirtelim.

“Kadınlar sizin, siz de kadınların örtüsüsünüz” ayeti, erkekle kadının ahlaki ve insani yönden birbirini tamamladıklarını; kadınlar erkeklerin benzerleridir (birbirinin yarısıdır) hadisi de, varoluşsal birlikteliği teyit etmektedir.

Bu denli açık ifadeleriyle Kur’an, erkek ve kadınları her durum ve iş konusunda teker teker anmakta ve insan tanımının, ancak ikisinin bütünlüğü göz önüne alınınca, mümkün olabileceğine işaret ederek, detaylandırmaktadır: “Doğrusu erkek ve kadın Müslümanlar, erkek ve kadın müminler, Allah’a boyun eğen erkek ve kadınlar, (O’na) gönülden bağlanan erkek ve kadınlar, oruç tutan erkek ve kadınlar, iffetlerini koruyan erkekler ve kadınlar, Allah’ı çok anan erkekler ve kadınlar, işte Allah bunların hepsine bağışlanma ve büyük ödül hazırlamıştır.”

Günümüze kadar kadın üzerinde odaklanan avret ve mahremiyet, iffet ve namus gibi kavramların bu ayet ışığında hiç değilse salt kadınları bağlamadığı açıktır. Özellikle başörtüsü simgesiyle kutsallaştırılan/nesneleştirilen “kadın” kategorik ayrımının, bu ayetle kökten çeliştiğini görmekteyiz. Daha ilerisini bile bu ayete bakarak söylemek mümkündür. Ayet, İslam’ın köklü devrimiyle yıktığı Cahiliye dönemine ait kadını aşağılayıcı ontolojik ayrımı, İslam Rönesansı’ndan sonra yeniden hortlatan çağdaş entegrismis’in işlevsel ayrımını da temelden reddetmektedir. Yani kadın, sadece varlık tarzı bakımından “insan”lığa katılmıyor, aynı zamanda, başta inanç ve ibadetleri olmak üzere, tüm yapıp-etmelerinde kısacası işlevselliğinde de “insan”lığa erkek kadar katılmaktadır. Ahzab 35 . ayet bu gerçeğe işaret etmektedir.

Kadınların düşüncede düşünüldüğü ve betimlendiği gibi yalnızca tözsel eşitliği değil, işlevsel eşitliğini vurgulayan söz konusu ayetler, bazı hadislerle de desteklenmekte; detaylandırılmaktadır. Her türlü legal ve meşru ilişki ve iletişimi, erkeklerle cinsel “ihtilat” (karışma, katılma)ı önleyici kutsal bir simge olarak yorumlanan başörtüsü, kadınların Hz. Peygamber dönemindeki temel insani haklarına ve özgürlüklerine, yine din adına kota koymanın belirleyici unsuru olmuştur. Oysa Hz. Peygamber döneminde kadınlar arzu ettikleri takdirde- savaşa katılabilmekte , erkeklerle birlikte tavaf edebilmekte ve erkeklerin yaptığı hemen her işi yapabilmekteydiler.

Ancak durum sonraları gittikçe kadın aleyhine değişmeye başladı. En temel nedenler arasında, İslam öncesi Arap toplumunun, Müslüman olduktan sonra inançları paralelinde sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel düşünce ve yaşam biçimlerini aynı hızda değiştirememiş olmaları; bunu da, Kur’an tefsirlerine, özellikle de Hz. Peygamber’den naklettikleri binlerce hadis arasına uzanan geleneksel mirasa nüfuz ettirmiş bulunmalarıdır.

Kadın, “fitne ve fesadın kaynağı”, “bedeninin tümü avret”, “cinsel cazibe ve bozgunculuğun asıl nedeni” olarak görülmüş; varlık olarak tümü; sesi, yürüyüşü, bakışı, parfüm sürünmesi özetle bedeninin tümü “avret” sayılmıştır. Ama her nedense cariyelerde bu avret söylemi unutulmuştur. Çünkü hür kadınlar erkekten sonra insan; cariyeler de hür kadınlardan sonra insan olma sırasına alınarak tanımlanmışlardır..

Yüce Tanrı’nın her insan yaratılışına yerleştirdiği örtünme duygusu ve dürtüsü, teolojik ve felsefi temelinden oynatılarak, başörtüsüne indirgenmiş; Kur’an’da çıplaklık, “avret-i muğallaza” (arka ve ön)’ya dikkat etmemek; bedenin bu kısımlarını örtmemek iken, başörtüsü söylemi, başı ve saçı da bu kısımlara dahil etmiştir. Başörtüsü söylemi, bedenin ön ve arka kısımlarını örtmenin doğal ve dinsel gereğini gölgeleyecek kadar, örtü ve örtünmenin yerini tutar olmuştur.

Başörtüsü söylemi, yalnız bedenin esaslı kısımlarını ( avret-i muğallaza) örtmenin yerini tutmakla kalmamış, neredeyse kadının, hatta İslam dininin non que non’u (olmazsa olmaz’ı) haline getirilmiştir. Başörtüsü, inanç bakımından kelime-i şehadet; ibadet bakımından namaz ve oruç mertebesine yükseltilmiş; erkek ya da kadının ne kadar Müslüman olduğu, ne kadar örtündüğünden çok, başörtüsü söylemine ne kadar destek verdiği ile ölçülmeye başlamıştır..

Acaba başörtüsü söyleminde, bugüne dek yüklenen anlamların antropolojik kökenlerini var mıdır? Başka bir deyişle, başörtüsünün, sanıldığı oranda inançsal ve eylemsel değeri, kendi özyapısından mı, yoksa dış koşulların biçimlendirilmesinden mi kaynaklanmaktadır? Ya da, başörtüsü söyleminin vurgusuna neden olan gerekçenin, Arap yaşam tarzı ve geleneği ile ilgisi var mıdır?

Veya, kadın İslam’dan önce ne kadar insandı? İslam Rönesansı’ndan sonra ne kadar insan oldu? Kadın ile “insan” arasındaki uçurum nasıl oluştu? Bu uçurumun dini gerekçesi başörtüsü ile mi sembolize edilmektedir?
__________________
Şiddet göstermeme,inancımın birinci maddesidir.Aynı zamanda o,benim itikatımın da son maddesidir. M.G.
SAHARAY isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Mesajı Digg'e ekleMesajı del.icio.us'a ekleMesajı Technorati'ye ekleMesajı FURL ekle
Alıntı ile Cevapla
Alt 01-05-2008, 12:32 AM   #3
Aktif Uye
 
SAHARAY - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
En uzak mesafe,iki kafa arasındaki mesafedir,birbirini anlamayan.C.Y.
 
Üyelik tarihi: Apr 2008
Nerden: Okyanus
Mesajlar: 1.513
Cinsiyet:
Rep Gücü: 122 Rep: 12081
SAHARAY çok gurur duyuyorSAHARAY çok gurur duyuyorSAHARAY çok gurur duyuyorSAHARAY çok gurur duyuyorSAHARAY çok gurur duyuyorSAHARAY çok gurur duyuyorSAHARAY çok gurur duyuyorSAHARAY çok gurur duyuyorSAHARAY çok gurur duyuyorSAHARAY çok gurur duyuyorSAHARAY çok gurur duyuyor
Cevap: “başörtüsü” Söyleminin Islam Felsefesi Açısından Eleştirisi

Başörtüsü Söylemi Karşısında Kadın Ne Kadar İnsan?

Batı Aydınlanma çağının fikirleri ve sanayi medeniyeti ile modernliğin tanımını ve liderliğini üstlendikçe, Doğu toplumları iktidarsızlaşmış ve kendi yerlerini ve tarihlerini Batı modeline göre belirlemek zorunda kalmışlardır. Modernliğin karşısında özellikle İslam toplumları kendi yapısal ve içsel süreçlerini yenileyemedikleri için, kültürel şizofreni yaşamaya başlamışlardır. Kadın, İslam ve modernlik arasındaki uzlaşmaz görünen simgeyi oluşturması bakımından odak noktasını teşkil etmiştir.

Bizce kadın sorunu, İslam düşüncesinde insan felsefesinin başarılıp başarılmadığı probleminin doğal bir sonucudur. Görünürde, modernlik ile İslam arasındaki çatışmanın ve uzlaşmazlığın simgesi olarak ortaya çıkan kadın, salt kadın olmanın ötesinde, iki medeniyetin insan sorununa yaklaşım tarzlarındaki değişimlerde düğümlenen insan sorunu çevresinde değerlendirilmelidir. Batı’da özellikle Ortaçağ’da din ve kilisenin kadını aşağıladığına ilişkin yaygın bir kanaat vardır ve bu kanaat, genellikle doğrudur. Ancak, yine Batı’da, kadın sorununu insan felsefesi içinde ele alan ciddi düşünürler de yok değildir. Diyalojik ortam Batı’da kadınla ilgili önyargı ve suçlamaların karşısına çıkarılabilecek insani söylemleri de beslemiştir. XIII. Yüzyıl Batı için Ortaçağ ve Skolastik zihniyetten çıkışı ifade ederken, İslam dünyası için Rönesans’tan Skolastisizm’e düşüşü temsil etmektedir. Kadın, İslam dünyasında insan felsefesinin konusu olarak araştırılmak yerine, ‘serapa cinsellik timsali bir çeşit varlık’ olarak görülmüştür.

O gün bugündür Müslüman kadın, baştan başa mahrem ve avret (köylerde ve yarı-kentli bölgelerde de avrat) tir. Kadın olması, başörtüsünde kümelenen gizlenme ve saklanmanın, kontrol altında tutmanın kimi zaman özgürlüğe, kimi zaman da sınırlı bir yaşama layık görülen sakıncalı bir insan gibi muamele görmesine neden olmuştur. Kur’an’a ve Hz. Peygamber’e yabancı olan bu görüş, İslam öncesi tanınan kadın haklarını da tehlikeye sokmuştur. Kadın sadece fiziksel görünüşüyle değil, niyetiyle de okunan riskli bir cinstir. Hatta o bir “yaratık”tır. Örneğe bakalım:

“Dansöz gibi süslenip, çıplak, dekolte giysilerle üniversiteye gelen genç kız tahsil yapma isteğinde ne derece samimidir? Tahrik edici giysisi, ojeli tırnakları, rujlu dudaklarıyla, oynak hareketleri, iç gıcıklayan gülüşü, isterik teşviklerle dolu gamze işaretleri ile nasıl bir tahsil amaçlıyor? Teneffüslerde kantinde erkeklerle birlikte oturup tatlı sbetlere dalan, canı istediğinde dersten kaçan, asistanın dikkatini çeken, hocaya cilve yapmaya kalkışan, üniversiteyi bar, eğlence yeri gibi kullanan genç kız hangi ilmi tahsil etmek için gidiyor üniversiteye? Yoksa avlanmak için mi gidiyor üniversiteye, kızları avlamak için bekleşen erkeklerin bulunduğu ortama?”

“Başörtülü-başörtüsüz herkese özgürlük” söyleminin arkasında yatan bu ilkel mantığı ve şark kurnazlığını bir yana bırakalım. Hatta bu alıntıda tüm üniversiteli erkek öğrencilere ve özellikle kız öğrencilere yönelik aşağılayıcı ve tahkir edici ifadelerin hukuki sorumluluğu da bu çalışmanın kapsamı dışındadır. Ancak bizim üzerinde durmak istediğimiz nokta bunlardan farklıdır.

Bu yazıya göre üniversiteye giden kız öğrenciler, baştanbaşa cinsellik ve şuhlukla tanımlanmaktadır. Tek amaçları, cinselliklerini her fırsatı değerlendirmenin şeytani bir aracına dönüştürebilmektir. Çünkü niyetleri de öyledir. Hatta erkekler de sırf bu yüzden üniversitede bulunmakta, kendilerine cinsellikleri dışında sunabilecek hiçbir insani özellikleri olmayan, tahsillerini bile buna endeksleyen kızları beklemektedirler.

Örtünme de yetmez. Kantinde, derste ya da başka bir yerde, erkeklerle en masum, en medeni ve sosyal ilişkileri bile tehlikelidir. Şimdi bu mantık ve zihniyetin beslediği başörtüsü söylemi, acaba, kadını ya da kızı insan olarak görmekte midir? Yanıtına açıklıkla evet diyemeyeceğimiz bu soru, “herkese özgürlük” söyleminin içinde gizlediği şark kurnazlığının boyutlarını da sormamızı gerektirmez mi? Bu art niyetli ve çağdışı görüşlerin İslam’la ve bir ahlak anıtı olan Hz. Peygamber’in sünnetiyle uzaktan yakından bir ilişkisi olduğunu söylemek, en ciddi iftira olur.

Başörtüsü iddia ve söyleminin arka planında kadın, bambaşka bir varlıktır. İnsan felsefesinin konusu olarak araştırılmış olsaydı, şöyle denmezdi:

“…fakat meselenin ağırlığı ve sorumluluğu ile günümüzde “kadın” denen yaratığın ne hale getirildiği üzerinde çok düşünmek…

Demek ki başörtüsü ve örtünme, Kur’an ve Hz. Peygamber’in yücelttiği ama bu zihniyetin aşağıladığı “kadın denilen yaratığın” simgesi olmaktadır. Dr. Perran şunları ileri sürer:

“İslam’da kadın mukaddes yolda nadiren ilerlemiştir. Bu tip çok az kadınla karşılaşıyoruz. Onlar için bu çok zordur. En azından erkekler böyle düşünür. Erkekler her yerde ön plandadır. Şan, avantaj ve egemenliğin tümü onlardadır. Her şeyin kendi üstünlük ve avantajlarına katkıda bulunmasını sağlamışlardır; her şeyi kendilerine mal etmiş ve tekelleştirmişlerdir. Mukaddeslik, hatta cennet bile onlar içindir.”

Bu tür tutucu kısıtlamalara ve cinsiyeti yüzünden küçümsenmesine karşın Müslüman kadın, en azından teoride, manevi olarak Allah katında erkekle eşit tutulur. Aslında manevi yaşamı tam olarak uygulamasını ve erkekler kadar takva sahibi olmasını engelleyebilecek kadar büyük hiçbir engelin bulunmadığını biliyoruz.

Kadının İslam’daki yerini belirlemede, Kur’an’ın eşitlikçi görüşü ve Hz. Peygamber’in açıkça bilinen medeni düşünce ve tavrı değil, kadına ve onun insanlığına karşı geliştirilen yapay gelenek baskın rol oynamıştır. Bu geleneği besleyen, sürdüren ve ayakta tutan faktörler, ya hadis ya da Kur’an tefsiri formuna sokularak etkin kılınmıştır.

“Erkekler kadınlara itaat ettiklerinde mahvoldular” sözü, Hz. Peygamber’e isnat edilmiştir. Hadis formatında günümüze kadar gelen başka bir sözde ise, “kadına itaatin pişmanlık olduğu” haber verilmektedir. Buna göre, itaat edecek olan kadındır. Tersi, kadına bir paye vermek ve erkeği ezmektir. Oysa bu mantık, erkek neyi emrederse kadının onu şeksiz şüphesiz yapmasını amirdir. İtaat, kadın mevzubahis olunca da mutlak; erkek mevzubahis olunca da mutlaktır. Tek fark, her iki durumda da itaat eden, kadındır. Kadın, neye, kime, neden ve nereye kadar itaat edeceğini sorgulayamaz. Çünkü o, daha az insandır.

Acaba, kadının erkekten kalır yanı nedir? Neden daha az insan olarak görülmektedir? Gerekçesi, Kur’an’da ve Hz. Peygamber’in uygulamalarında bulunamayınca, başörtüsü söylemince Kitab-ı Mukaddes devreye sokulur:

“Ebu Hureyre’den: Kadınlar hakkında birbirinize (siz erkekler birbirinize) iyilik tavsiye ediniz. Kadın kısmı, eğe kemiğinden yaratılmıştır. Eğe kemiğinin en eğri tarafı üstüdür. Bunu düzelteyim derken kırarsın; kendi haline bırakırsan eğri olmakta devam eder. Binaenaleyh kadınlar hakkında birbirinize iyilik tavsiye ediniz.”

Bu sözde hadis, bütünüyle Kitab-ı Mukaddes’ten aktarılmıştır. Bu teolojik bir plagiarizme en iyi örneklerden birini oluşturur. Diğer bir nokta, kadın her an erkeğin gözetimi, terbiyesi ve denetimi altında olmaya mahkum ikincil bir varlıktır. Nedeni, erkeğin sadece bir kaburga kemiğinden yaratılmış olmasıdır. O, erkeğin önemsiz bir parçasından var edilmiştir. Bu söz, Kur’an’a tamamen ters düşer. Kur’an’da ise yaratılışın, erkek için de kadın için de tek bir nefisten olduğu gerçeğini bu noktada yeniden hatırlamakta yarar vardır.

Kadın, erkeğin ancak küçük bir parçasının eseri ise, hareket ve davranışlarını hep ona göre, onun için ve ondan dolayı ayarlamak zorundadır:

“ Hz. Peygamber bir gün mescitten çıkıyordu. Yolda erkeklerle kadınlar karışık vaziyette idiler. Peygamber: Ey kadınlar, biraz yavaşlayın. Yolun kenarından yürüyün. Bunu duyan kadınlar, yol kenarında duvarlara yapışarak gitmeye başladılar. Öyle ki omuzları duvara yapışmıştı.”

Hz. Peygamber’e fütursuzca nispet edilen bu söz, erkek elinden çıkma sözde bir hadistir. En kutsal davranışlarında bile kadınların varlığı adeta sorgulanmaktadır. Çünkü kadın, yine Peygamber’in adı kullanılarak nakledilen bir sözde bütünüyle, tüm varlığıyla salt avrettir; cinsel varlıktır ve evden dışarı çıkması bile doğru değildir. Eğer dışarı çıkarsa, ona ancak şeytan eşlik eder.

Kadınların insan olduğunu kabul etmemek için onu, Kur’an’ın verdiği temel insan haklarından yoksun bırakan bu yapay gelenek, bazı tasavvufi eserlerde de sürdürülmüştür. Hala da sürdürülmektedir. Zamanının kadınları hakkında acı bir dille konuşan Takıyüddin Huni (ö. 1426), “ İnsanlığın en ikiyüzlüleri kadınlardır. Zekalarının, dinlerinin ve kanaatlerinin zayıflığından ötürü imanları noksandır.”

Bir başka örnek:

“Cehenneme baktım ve cehennem ehlinin çoğunun kadın olduğunu gördüm. Cennete baktım. Cennet ehlinin pek azının kadın olduğunu gördüm..” Hz. Peygamber’e saygısızlık pahasına nispet edilen daha buna benzer pek çok söz vardır. Öyle ki, İslam dünyasında kadını aşağılayan görüşler, gittikçe herhangi bir dini kaynağa referans vermeye gerek duyulmadan genel kabul düzeyinde kesin yargılara dönüşmüştür. Bu yargılar Türk din anlayışını da etkilemiş; kadına değer atfeden Türk kültürü, kadın düşmanlığını savunan dogmalarla gölgelenmiştir. Buna en çarpıcı örnek, XII. Yüzyılda Yusuf Has Hacib’in kaleme aldığı Kutadgu Bilig’de yer alan akıl ve din-dışı kadın aleyhtarı görüşlerdir. Yusuf Has Hacib şunları söylüyor:

“Kadını baş boş bırakma, kapıyı kapalı tut; insana her türlü uygunsuzluk kadından gelir.” (Beyit no:1303)

“Ey dost, arkadaş, sana kesin bir söz söyleyeyim; bu kızlar doğmasa, doğarsa yaşamasa daha iyi olur.” (Beyit:4511).

“ Eğer dünyaya gelirse, onun yerinin toprağın altı veya evinin mezara komşu olması daha hayırlıdır.” (Beyit no: 4512).

“Kadını evden dışarı bırakma; eğer çıkarsa doğru yoldan şaşar.” (4518).

Bu sözler, hadis formunda intikal eden kadın aleyhtarlığını kutsallaştırma çabalarının yargı kalıbına girdiği görüşleri yansıtmaktadır. Buna benzer bir çok örnek vermek mümkündür, ancak sorunun aydınlatılmasında bu kadarı kafidir.

Kadın, varlık tarzından, din ve Tanrı ile olan ilişkisine kadar bu yapay gelenek tarafından hırpalanmıştır. Varlığı, insan varlığı olarak tanımlanmadığı gibi, dini ve imanı da sorgulanmıştır. Bu tespitler, başörtüsü söylemi ve bu söylem üzerinde, Tanrı ve dini bile gölgeleyecek kadar ısrar edilmesindeki mantık örgüsünü ve zihin anatomisini ortaya koymak açısından son derece önemlidir.

Sorumuza gelelim. Gerçekten, varlık alanında bir kaburga kemiğinden ibaret görülen kadının, tıpkı insanlığı gibi, aklı ve dini de mi eksiktir?

“Ebu Said el-Hudri’den: Bir Kurban veya Ramazan Bayramı’nda Peygamber musallaya çıktı. Kadınlara rastladı ve onlara: “ Ey kadınlar topluluğu! Sadaka verin. Zira, cehennem halkının çoğunun sizler olduğu bana gösterildi”, buyurdu. Onlar: “ Neden, ya Rasulallah?” diye sordular. Peygamber: “ Çünkü siz çokça lanet eder ve kocalarınıza küfran-ı nimet (nankörlük) edersiniz. Kendini denetleyebilen dikkatli ve tedbirli bir erkeğin aklını, sizin kadar aklı ve dini eksik hiçbir kimsenin çelebileceğini görmedim,” buyurdu. Onlar: “ Nedir dinimizin ve aklımızın eksikliği ya Rasulallah?” dediler. Hz. Peygamber: “ Kadının şahitliği erkeğin şahitliğinin yarısı değil midir? Onlar “ Evet” dediler. Peygamber, “bu aklınızın eksikliğinden. Kadın hayız (adet) gördüğü zaman namaz kılmaz ve oruç tutmaz değil mi?” buyurdu. Onlar: “Evet” deyince, Peygamber, “ işte bu da dininizin eksikliğindendir,” yanıtını vermiştir.

Kur’an’a ve Hz. Peygamber’e karşı devrim olarak berkitilen bu yapay gelenek, şaşırtıcı biçimde hemen her hadis külliyatında eksiksiz biçimde yazıya geçirilmiştir. Buradaki diyaloga dikkat edersek şunları görürüz. Kadınların sadaka verebilmeleri için, kocalarının kazançlarından başka kendileri ekonomik güç ve özgürlüğe sahip olmaları gerekir. Oysa, kurgulanan kadın tiplemesinde, mirastan erkeğe nispetle yarı yarıya pay sahibi olan kadının, kocası gibi geçim için çalışmasının gerekli olmadığı ve ekonomik sorumluluğun da erkeğe ait olduğu yazılır. Hele kadın, kocasının izni olmadan dışarı bile çıkamadığı tezini dikkate alırsak, bir kadının kendi inisiyatif ve tasarrufunda sadaka verebilecek bir ekonomik güce sahip olması düşünülemez.. Bunu her İslam ilmihalinde ya da dini eserlerde bulmak mümkündür. O takdirde, ikisinden biri yanlıştır. Ya kadın da çalışıp kazanmak ve kendi kazancından sadaka vermek zorundadır, ya da buradaki emir yanlıştır. Çalışıp kazanma zorunluluğu olmayan kadına, sadaka vermediği gerekçesiyle cehennemin yolunu gösteren bu hadis, temelden yanlış olmalıdır.

Çokça lanet etmek ve nankörlükte bulunmak, kadından sadır olduğunda, küçük ahlaki kusurlar olmaktan çıkmakta, kişiyi cehennemlik yapmaktadır. Hatta bir cinsi çoğunluk itibarıyla cezalandırmaktır. Bu ise İslam’ın adalet anlayışıyla bağdaşmaz.

Hayız görmek, Tanrı’nın kadınlara verdiği bir ceza olamaz. Kadın bundan dolayı dinen eksik sayılırsa bu açıkça insanüstü bir adaletsizlik değil, insanın insana reva gördüğü bir nefretin sonucu olabilir. Hz. Peygamber’in yaratılıştan gelen kadınlara özgü bu hali, eksiklik saymasını düşünmek insafsızlık ve mantıksızlık olur.

Şahitlik, İslam öncesi insan bile sayılmayan kadına tanınmış henüz başlangıç noktasındaki haklar manzumesindendir. Bu yüzden aklının eksik olduğunu iddia etmek, kadını ilkel anlayışa geri sürmek anl***** gelir. Buradaki diyalog asılsız, mantıksız ve maksatlı bir karşıt cins düşmanlığını, hem de Hz. Peygamber’in dilinden ortaya koymaktadır.

Kadın mademki hemen her yönden eksik, kusurlu ve riskli bir varlıktır, o halde onu denetim ve gözetim altında bulundurmak gerekir şeklindeki görüş, asırlardır yaşamaktadır. Bugün de aynı görüş, akademik düzeyi ve ciddiyeti hiçe sayarcasına etkinliğini hem de bazı akademik çevrelerde devam ettirmektedir. Bir profesör örtünün, dolayısıyla başörtüsünün neden gerekli olduğunu kurmaca bir psikolojik değerlendirme yaparak şöyle savunuyor:

“Bir defa her kadının erkeği yoktur. Sonra, “ ruha malik olmak” kolay bir şey değildir. Kadın heyecanlarıyla yaşar. Kalpler değişkendir; aynı noktada durmaz. Kadının ruhu bendsiz bir nehirdir. O nehre malik olabilmek için onu bendlemek lazımdır. İşte bu örtüdür.”

O halde, “en zararlı fitne”nin kadın olduğunu yapay gelenek yerleşik bir yargı haline getirmiştir. Hz. Peygamber’in ağzından uydurulan ama başörtüsü davasına dayanak teşkil eden kadın karşıtı söylemlere ilişkin bir diğer örnek de şudur:

“Üsame ibn Zeyd’in aktardığına göre Peygamber şöyle emiştir: “ Size, benden sonra kadından daha zararlı bir fitne bırakmadım”

Şu durumda kadın, Peygamber’in vefatından sonra yine onun bıraktığı kötü bir miras ya da zararlı bir mal olmaktadır. Bu “en zararlı fitne” kaynağı ile tenhalarda konuşmak, hatta sadece oturup konuşmak bile din bakımından sakıncalı görülmüştür.

Kadınlar, başta erkekler için ayartıcı ve fitneci varlıklar olarak görülmekle kalmayıp, kendi aralarında da birbirleri için fitne nedenidirler. Yusuf Has Hacib’in, kadının sözlerini hatırladığımızda, Türk kültüründeki kadının seçkin imajını bile yerle bir eden sözde dini referanslarını görebiliyoruz:

“ Ebu Alkame oğlu Alkame’nin anası şöyle anlattı: “Abdurrahman kızı Hafsa (saçlarını gösteren) ince bir başörtüsüyle Peygamber’imizin eşi Aişe’nin yanına girince, Aişe, ince başörtüsünü yırtıp Hafsa’ya kalın bir başörtüsü giydirdi.”

İslam hadis literatürünün en ciddi kaynaklarında yer alan bu sözlerde açıkça kadınların başları ve saçları birbirlerine de mahrem kabul edilmektedir. Kadın özde, varlık olarak kötülüğün ve fitnenin kaynağı diye tanımlandığında, erkeklerle sosyal ilişkilerini engellemek üzere öne sürülen başörtüsü, hemcinslerinden de korunmaya hizmet etmektedir. Bu ise, hem kadın tanımının hem de başörtüsü söyleminin ne denli akıl, bilim, din ve medeniyet dışı olduğunu göstermektedir.

Deyim yerindeyse, kadının her parçası gibi, sesi de haram mı helal mi yolunda tartışmaların konusu yapılacak kadar ileri gidilmiştir. Bu görüşte olanlara göre-ki çoğunluktadır- günlük konuşmaları, bir dizi sınırlamalar dahilinde sakıncasızdır. Kur’an okusa bile, musiki tarzında olursa, kadın sesini dinlemek caiz olmaz; şarkı, türkü söylerken kadın sesini dinlemek doğaldır ki zaten caiz olamaz, tartışmaları bile uzun uzun yapılmıştır.

Başörtüsü bağlamında kadın odaklı tartışmalar, İslam düşüncesi içinde insan felsefesi yöntemi dışında geliştiği için, artık kadın eşek ve kara köpekle bir tutulur olmuştur: “İnsanın (doğal olarak erkeğin-ş.f.) namazını eşek, kadın ve kara köpek bozar. Abdullah b. Es-Samit dedi ki: Ey Ebu Zer, Neden kara köpek de, kırmızı ya da küçük köpek değil? Ebu Zer: Ey kardeşimin oğlu, bunu Peygamber’e ben de sordum. Demişti ki: “ Kara köpek, şeytandır.” Hadis sahteciliği ile bazı kayıtlarda kadının niteliğine de işaret edilmiştir: “Hayızlı kadın ve kara köpek namazı bozar”. Kendi cinslerinin, hem de Hz. Peygamber’in adı kullanılarak bu derece aşağılanıp tahkir edilmesi, raviler (hadis rivayet edenler) arasında bile dayanılmaz noktalara gelmiş , Aişe uyurken Hz. Peygamber’in onu rahatsız etmeden başlattığı namazına devam ettiği yine bizzat kendisi, hem de kadınları köpekle tutan rivayetlere isyan ederek bildirmiş ise de, bu kafa karışıklığı sonuçta kadının insani varlığını yadsıyan inanç ve kanaatlerin bugüne kadar kuvvetlenerek intikalini engelleyememiştir. Çünkü Hz. Peygamber’in kadınlara devrim nitelinde tanıdığı insan olma ve insan gibi yaşama hakkı , ibadet hakkı birbiriyle çelişkili rivayetler ve bu rivayetlerin sonuna kadar savunucusu olanlarca hazmedilememiştir. Kadınların mescitlere yani camilere bile gitmelerini onların doğal hakkı gören Peygamber’in bu geleneği, ülkemizde bile hala hazmedilebilmiş değildir. Atatürk 2 Şubat 1923’de İzmir’de halk ile yaptığı konuşmasında bu hazımsızlığı bir an önce Türk ulusunun aşması gerektiğine işaret etmişti. Atatürk’ün bu sözleri günümüzde de geçerliliğini korumaktadır. Atatürk’ün Hz. Peygamber’in uzak vizyonunu dile getiren bu ileri görüşlülüğü, henüz ülkemizde tam olarak anlaşılmış değildir.

İslamiyet kadını cehaletten ve insanlık dışı konumdan kurtarmaya dönük devrim yaratırken, kadınların bu konumunu hazmedemeyen söz konusu öfk, çağlar boyunca şekil ve içerik değiştirerek şiddetlenmiştir: Adı, kadını tüm insani ve sosyal haklarından dolaylı ama etkili bir biçimde yoksun bırakan başörtüsü söylemi.

“Tesettür, haya ve namusu korur. Tesettüre riayet etmemek, cinsel serbestiye, bu da fuhuş ve ahlaksızlığa, bu da kapitalist ekonomik sistemin ürettiği kozmetik sanayiin gelişip serpilmesine yol açar….

Açılan kadınlar hayvani hislerle, kapanan kadınlar da insani hislerle meşgul olurlar….

Kadının güzelleşme isteği ve eğilimi çevre faktörüne bağlıdır. Yaratılışındaki dürtü değildir. Örtünmemek, bedeni her erkeğe peşkeş çekmektir.”

Ayrım çok açıktır. Örtünenler ve örtünmeyenler. Bu tip ayrım, ne İslam öncesi Cahiliye döneminde ne de İslam’ın ilk asırlarında vaki değildir. Örtünmenin alamet-i farikası, bu görüşe göre, başörtüsüdür. Örtünmemek de başörtüsü takmamaktır. Çünkü, kadın ya da erkek, Tanrı’nın yaratılışlarına ve doğalarına yerleştirmiş olduğu temel örtünme duygusunu zaten taşımaktadır. Adem ile Havva’nın, açılan kaba avret yerlerini örttüklerine ilişkin ayet bu hakikati vurgulamıştır.

“Şeytan kendilerinden gizlenmiş olan ayıp yerlerini onlara göstermek maksadıyla Adem ve eşine vesvese verdi. ‘Rabbiniz, birer melek ya da ölümsüz kişiler olursunuz diye bu ağaca yaklaşmanızı size yasakladı. Ben ikinize de öğüt veriyorum’ diye yemin etti. Sonuçta şeytan onları ayartarak yasak meyveye yönlendirdi. Adem ile eşi, yasak meyveden tadar tatmaz ayıp yerlerinin (sev’at) farkına vardılar. Derhal cennet yapraklarıyla oralarını (ağır avret kısımlarını) örtmeye koyuldular…”

Örtünme duygusunun sesine her iki cinsin de aynı tepkiyi vermiş olmaları bu yaratılış gerçeğini kanıtlamaktadır. Yoksa, Havva başını da örttü kaydı mutlaka belirtilmiş olurdu. Başörtüsü söylemlerine Sümerlere, Hititlere ve İsrailoğullarına kadar tarih biçenler, ellerinin altındaki bu ayette, özellikle başörtüsünün neden belirtilmemiş olduğunu görmezden gelmektedirler.

Bugün kadın ve örtünme, kadının temel hakları, toplum içindeki yeri ve rolü bakımından, eskiye nazaran fevkalade gerileme ve kısıtlama ile karşı karşıya kaldığımızı görüyoruz.

İslam öncesi, hatta ilk İslam çağlarında yaşayan özgür Arap kadınının durumunun günümüz Müslüman kadınından daha bağımsız, daha saygın olduğu ve bugünkü hor görülen yerinin İslam çağının ikinci ve üçüncü yüzyıllarından beri hüküm sürdüğü kuşku götürmez.

Ebu’l-Ferec (ö. 967) Kitabu’l-Eğani adlı eserinde İslam’ın doğuşunu hemen izleyen dönemde ve İslam çağının ilk devirlerinde kadınların durumu ve kişiliğini açık bir biçimde ortaya koyar.

Süyuti’nin topladığı hadislerde Ömer’in sabah ve akşam namazlarında mescitte erkeklerle beraber bulunan eşi ile ilgili bilgiler buluyoruz.

Öyleyse İslam devrinin başlarında kadınların durumu bugünküne göre çok saygındı. Yabancılarla bir araya geliyor, kocalarını özgürce seçebiliyor, evliliğin eşit bir tarafı olabiliyor, rahatça dolaşabiliyor ve mescitte erkeklerle birlikte ibadet edebiliyorlardı.

Ancak, tüm bedensel ve ruhsal varlığı ile cinsel anlamda avretten ibaret görülen kadın, sosyal statü söz konusu olunca, iki tip kadına, iki farklı varlığa ayrılmaktadır.

Bu anlamda, avret olmanın, örtünme ve mahremiyetin nesnesi sayılmanın biricik ölçütü kadın olmak mıdır?

İki Farklı ‘Avret’, İki Farklı ‘Avrat’, İki Farklı ‘Kadın’


Hür kadın ile cariye kadın kategorisi İslam kaynaklarında ve özellikle İslam fıkhında, örtü, örtünme ve başörtüsü sorunu çevresinde belirginleşmektedir. İki farklı kadın, iki farklı avreti ve dolayısıyla iki farklı muameleyi doğurmaktadır. Hür kadın örtülü ve başörtülü olmakla yükümlü iken, cariye sınıfına giren kadın bu yükümlülükten muaftır. İlk bakışta, yükümlülükten muafiyet, bir ayrıcalık ve şans gibi görülebilir. Ancak durum bunun tam tersidir. Örtünmemek, örtünmeye layık görülmemek demektir. Başörtüsü cariyeye yasaktır. Çünkü cariye hür kadın statüsünde değildir. Örtünme ve başörtüsü takma, bir ayrıcalıktır. Aynı ayırım bugün de teorik anlamda geçerliliğini korumaktadır.

El-Mer’e fi’ş-Şi’ri’l- Cahili (Cahiliye Şiirinde Kadın) adlı eserinde Dr. Ahmed Muhammed el-Hufi (Kahire 1997, s. 369-376) Arap şiirinden hareketle, Cahiliye dönemi kadınlarının açıklık ve örtünme konusundaki tutumlarını tasvir etmektedir.
__________________
Şiddet göstermeme,inancımın birinci maddesidir.Aynı zamanda o,benim itikatımın da son maddesidir. M.G.
SAHARAY isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Mesajı Digg'e ekleMesajı del.icio.us'a ekleMesajı Technorati'ye ekleMesajı FURL ekle
Alıntı ile Cevapla
Alt 01-05-2008, 12:34 AM   #4
Aktif Uye
 
SAHARAY - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
En uzak mesafe,iki kafa arasındaki mesafedir,birbirini anlamayan.C.Y.
 
Üyelik tarihi: Apr 2008
Nerden: Okyanus
Mesajlar: 1.513
Cinsiyet:
Rep Gücü: 122 Rep: 12081
SAHARAY çok gurur duyuyorSAHARAY çok gurur duyuyorSAHARAY çok gurur duyuyorSAHARAY çok gurur duyuyorSAHARAY çok gurur duyuyorSAHARAY çok gurur duyuyorSAHARAY çok gurur duyuyorSAHARAY çok gurur duyuyorSAHARAY çok gurur duyuyorSAHARAY çok gurur duyuyorSAHARAY çok gurur duyuyor
Cevap: “başörtüsü” Söyleminin Islam Felsefesi Açısından Eleştirisi

Hufi’ye göre, Cahiliye döneminde Arap kadını ne tamamen kapalı, ne de bütünüyle açıktır. Açık kadınlar olduğu gibi, örtülü kadınlar da vardır. Bazı şiirlerden, baş ve yüz örtüsünün hürleri cariyelerden ayırt eden bir özellik olduğu; acı, hüzün ve ağıt yakma gibi durumlarda yüzlerin ve başların açıldığı nakledilmektedir. Bu yüzden, savaşta yenileceklerini ve esir düşeceklerini anlayan hür kadınlar, kendilerine tenezzül edilmez düşüncesiyle cariyelere benzemek için yüzlerini ve başlarını açarlar ve bu şekilde kaçmaya hazırlanırlardı.

Örtünme ve başörtüsü bu tarihsel malumata göre, kadınların toplumsal statüleriyle doğrudan ilgilidir. Kadının örtünmesini ve başörtüsü takmasını amir hüküm, dini bir esastan çok, İslam öncesi sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel koşullardan kaynaklanmaktadır. Yani, tam anlamıyla bir geleneksel pratiktir.

“Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve (öteki) bütün mümin kadınlara (toplum içine çıktıklarında) dış kıyafetlerini üzerlerine almalarını söyle: bu, onların (temiz kadınlar olarak) tanınmalarını ve rahatsız edilmemelerini temin eder. Ama unutma ki Allah çok bağışlayıcıdır, rahmet kaynağıdır.”

Örtünme, İslam öncesinde kadınlar için hürlük ya da cariyelik konumlarını belirleyen bir simgedir. Bu ayette, Peygamber eşlerinin, kızlarının ve İslam’ı kabul etmiş tüm mümin kadınların, dışarıya çıktıklarında dış giysilerini üzerlerine almaları emredilmektedir. Çünkü, kadın dışarıya dış elbisesini almadan çıktığında, cariye sanıp rahatsız ediliyordu. Toplumsal bir kategori olarak yerleşik uygulamanın kurbanı cariyenin dezavantajlarıyla sokakta karşılaşılmaması için bu ayetin uyardığı bildirilmektedir.

Kur’an, bu ayette aslında yerleşik toplumsal bir yara olan cariyelik geleneğini yıkmak için, kadınların kıyafetlerine çeki-düzen vermelerini istemiştir. Eğer böyle bir ayrımın bulunmadığı bir topluma seslenmiş olsaydı, güçlü olasılıkla özellikle dış elbise giyerek dışarı çıkılması emredilmezdi. Çünkü ayetin illeti (inişine dayanak teşkil eden neden) ortadan kalkmış olurdu.

Bazı Kur’an yorumcuları (müfessirler), bu ayete dayanarak kadının kimliğini gizlemesi ve ayak takımının tacizleri sırasında tanınmamaları için çarşaf giymeleri gerektiği hükmüne varmışlardır. Oysa dış elbiseyi çarşafla tefsir etmek son derece yersizdir. Çünkü ayette dış elbise, zaman ve koşulların belirlediği, örf ve geleneğin hoş gördüğü elbise tarzı olmak bakımından kişinin kendi seçimine bırakılmıştır.

Örtünmenin tarzı ve başörtüsünün dini bir temele dayanıp dayanmadığına ilişkin ayrıntıları daha sonraya bırakalım.

Fahreddin er-Razi (ö. 606/1209) 24 Nur 31. ayette geçen “ziynetlerini göstermesinler” kısmını tefsir ederken şu görüşü savunur. “ İslam bilginleri, ayetteki “kendiliğinden görünen yerler dışında ziynetlerini göstermesinler” ifadesinin sadece hür kadınlarla sınırlı olduğu konusunda uzlaşmışlardır. Zaten ifadeden bu anlamın kastedildiği açıktır. Çünkü cariye, bir maldır. Dolayısıyla alınıp satılırken ihtiyatlı olunması gerekir. Bu da ancak ona iyiden iyiye bakılmasıyla olur. Oysa hür kadınlar için böyle bir durum söz konusu değildir.”

XIII. yüzyılda yaşayan çok önemli bir Kur’an yorumcusu, ayetin yorumundan cariyelerin “mal” olduğu sonucunu rahatlıkla çıkarabilmektedir. İslam’ın gelişinden itibaren yüzyıllar geçtiği halde, kaldırılmak istenen bu meş’um gelenek, klasik tefsirlerle yaşatılmıştır. Ancak cariye olmamak ve cariyelikten kurtulmak için, kadın olmak hatta Müslüman kadın olmak bile yetmemiştir. Çünkü cariyelerin Müslüman olup olmamaları fark etmemektedir. Günümüzde bile bu ilkel sosyal sınıfın varlığını, teorik düzlemde hem de İslam’a dayanarak savunanlar hayli fazladır. Örneğin çağdaş İslam fıkıhçılarından Vehbe ez- Zühayli, cariyelerin hür kadınların statüsünde olmadıklarını ve avret mahallerinin diğer kadınlardan farklı olarak, aynen erkeklerinki gibi, diz kapağı ve göbek arası yer olduğunu söylemiştir. Cariyenin avretinin göbek ile diz kapağı arasında olduğu şu rivayete dayandırılır: “ Peygamber buyurmuştur: Biriniz kölesini veya cariyesini ya da işçisini evlendirdiği zaman, artık onun göbeğinin altına ve dizinin üstüne bakmasın” Demek ki, efendi, evlendirinceye kadar cariyesinin istediği her yerine bakabilmekteydi. Böylece, örtünme konusunda cariyelerin hür kadınlardan farklılığı İslam öncesinden gelen bir geleneğin devamı olarak sürmüştür.

Cariyelik geleneğine bağlı olarak Kur’an’ın o zamanki örfe dayanarak yaptığı kılık-kıyafet düzenlemesinin geçerliliğini koruması, bu geleneğin yaşatılması ya da yaşatılmaması ile doğrudan ilgili bulunmaktadır.

Dini literatürde yer alan rivayetler, başörtüsü söylemiyle cariye ile hür kadın arasındaki ayrımı kökleştirmiş; bu sosyal ve sınıfsal ayrım günümüzde başörtüsünün dini gerekçesine temel oluşturmuştur.

İbn Ömer’e göre, satışa çıkarılan cariyenin hürmeti (dokunulmazlığı) olamaz. Çünkü o bir maldır; dolayısıyla göğsüne, karnına, arkasına, bacaklarına bakmak ve dokunmak caizdir. Alınıp satılan mal olan cariyelerin, kadın olmaları, hele “örtünmeyi hak edecek hür kadın” statüsüne yükselmeleri mümkün değildir. Ömer’in, huzuruna gelen dış giysili (cilbablı) cariyeyi, hür kadınlara benzeme hakkı olmadığı gerekçesiyle, başına vurarak dövdüğü ve başını açtırdığı rivayet edilmiştir. Halifeliği döneminde cariyelerin başlarını örtmelerini yasakladığı da gelen haberler arasındadır. Ebu Musa el-Eş’ari’nin de cariyesini cilbab (dış elbise) giydiği için dövdüğünü yine başka bir rivayetten öğreniyoruz. Neredeyse tüm rivayetler bu yöndedir.

Cariyelere reva görülen sözde dini gerekçelere dayalı bu muamele, İslam rasyonalizmi ve sağduyulu akademik bir ciddiyetle eleştirilecek yerde, savunulmuş; hürlükleri hangi gerekçeye bağlı olarak belirlendiği meçhul bulunan kadınların taciz edilmemesi için cariyelik bir araç olarak meşrulaştırılmıştır. Bu yaklaşıma göre, hür kabul edilen kadınlar dışında herkes birbirinin, cariye olarak tuttuğu kadınına rahatlıkla sarkıntılık edebilir sonucu çıkarmak için kafa yormaya gerek kalmamaktadır. Bu ise, İslam’la ve Peygamber’in yaşam felsefesiyle esastan çatışır.

Bu arada köleler de ihmal edilmemiştir. Tıpkı cariyeler konusunda olduğu gibi, köleler konusunda da akıl almaz rivayetler, Hz. Peygamber’in ağzından aktarılırken hiçbir kayıt ve ölçü tanınmamıştır. Köleler de cariyelerin erkek versiyonu olarak karşımıza çıkmaktadır:

Hz. Peygamber, kızı Fatıma’ya bir köle getirdi. Bu köleyi ona hibe etmişti. O sırada Fatıma’nın üzerindeki elbise, kendisini tam olarak örtebilecek nitelikte değildi. Peygamber: Bunda senin için bir beis yok (sıkılma), içeri gelen sadece baban ve kölendir” demiştir. Aişe’nin saçını tararken kölesinin ona baktığı bildirilmiştir. Kimisine göre, kölenin, sahibesinin saçlarına bakamayacağı iddia edilmiş, bazı rivayetlere göre köleye mahrem olmadığı belirtilmiştir. Maverdi’ye göre de, erkek köle sahibesine haram, cariye ise efendisine helaldir. Çünkü bir kadının cinselliğinden yararlanmak, ancak onun sahibi için söz konusudur. Oysa erkek kölenin sahibesinin cinselliğinden yararlanma hakkı yoktur. Cariyenin ferci (dişilik organı) ise efendisinin malıdır.

İnsan aklını, insaf ve iz’anını darmadağın eden bu yargılar, kadın cinselliğinin hangi boyutlarda din adına sömürüldüğünü; bu sömürge zihniyetinin günümüzde başörtüsü şeklinde nasıl tecelli ettiğinin yapay geleneksel art alanını oluşturmaktadır.

Deyim yerindeyse, kadın ve örtünme konusunda birbiriyle bu kadar çelişen, insan akıl ve havsalasını bu denli dümura uğratan; kadını insandan aşağı, cariyeyi de kadından aşağı gören bu bir yığın rivayet keşmekeşi, İslam’ın kadına bakışını gölgelemiştir. Bu çelişkili ve onur kırıcı rivayetler, zaman zaman fark edilip yumuşatılmaya çalışıldıkça iş daha da karmaşık bir hal almış, çığırından çıkmıştır. Cariyelerin neden örtünmeleri gerekmediği sorusu, efendilerine hizmet için sık sık dışarı çıkmak zorunda kaldıklarıklarından, onları örtünme zahmetinden kurtarmak içindir, gibi, özrü kabahatinden büyük, mantıksız, insafsız ve cahilce yorumlar yapılmıştır.

Eğer kadınların saçından tırnağına kadar avret sayıldıkları için örtünmeleri farz kılınmış olsaydı, bu da sırf kadın veya Müslüman kadın olmalarına bağlı bulunsaydı, hür kadınlar için ayrı, cariyeler için ayrı avret-mahremiyet ölçüsü konulabilir miydi?

Acaba cariyelerin varlığı ve cariyelik kurumunun devamı, hür kabul edilen kadınlar ya da bu sınıfa girmeyi hak kazanan kadınlar karşılığında topluma sunulan kurbanlar mıdır?

Başörtüsüyle ilgili olduğu iddia edilen 24 Nur 31. ayet inmeden önce, Ebu Zekeriya el-Ferra (ö. 207/822)’ya göre kadınlar, İslam öncesi dönemde başörtülerini arkalarına salıverirler ve ön taraflarını (boyun ve yakalarını) açarlardı. Bunun üzerine Müslüman kadınlar tesettürle emir olundular. Başka bir rivayette, “kadınlar başörtülerini(aslında örtülerini-şf) yakalarının üzerine kadar örtsünler” (24 Nur 31) ayeti indiğinde, “Ensar kadınlarının başları üzerinde adeta kargaları andıran (siyah) örtüler olduğu halde evden dışarı çıktıkları” öne sürülmektedir.

Bu “karga başlı” kadınlar arasında cariyelere yer verilmemiştir. Ayrıca, kelimenin tam anlamıyla kaba avret yerlerini örtecek, hatta cenazeleri defnedecek zorunlu örtü veya giysinin bile güç-bela tedarik edildiği Hz. Peygamber döneminde, kara çarşafın farz olduğu yanılgısına iten bu rivayetler, rastlantısal değildir.

Çalışmanın ileri aşamalarında üzerinde duracağız. Kadını neredeyse salt kadın olduğu için insanlık onurunu hazmedemeyen, canı sıkılınca onu cariye sınıfına dahil ediveren sığ dünya görüşü, insanın Kur’an’da belirtilen fıtri örtünme duygunsunu istismar ederek, kadını ardı arkası gelmez örtünme emri adı altında dini bir sıkı yönetime tabi tutmuştur. Örtünme, gittikçe çarşaf koşuluna, çarşaf da, tek göz dışında peçe ile birlikte tüm vücudun tepeden tırnağa örtülmesi talimatına bağlanmıştır. Asırlar geçtikçe bu keyfi yorumlar, artık dinin, Kelime-i şehadeti bile gölgede bırakan bir emri olarak insanların zihinlerine kazınmıştır.

“Hür-cariye ayrımını savunmak, örtüden çarşafı, örtünmeden de tek göz dışında tüm bedenin kapatılmasını anlamak ve bunu iman-küfür çizgisi olarak belirlemek, “örtülü ya da örtüsüz, başörtülü ya da başörtüsüz herkese özgürlük” iddia ve istemini inandırıcılıktan uzaklaştırmaktadır. Örtünmemekten kasıt, başörtüsüzlük olarak bilinmekte ve çıplaklık başörtüsüzlükle özdeşleştirilmektedir. Hatta öyle ki, başörtüsü, karma eğitimi onaylamamanın bir simgesidir. Başı örtmemek, her türlü ahlaksızlık ve fuhuşa davetiye çıkarmaya aday olmak anl***** gelecek şekilde yorumlanmıştır:

Örnek verelim:

“Türkiye’de ilk karma eğitim veren kuruluşlar Köy Enstitüleri’dir. Bu, kızlı-erkekli eğitimin ilk meyvelerini Eşref Edip açık bir dille ortaya koyar: Köy Enstitüleri ki orada kız ve erkek çocuklar bir arada bulunduruluyorlar, her türlü rezaletler oluyor, sık sık idarecilere içkili, danslı ziyafet veriliyor, mumlar söndürülüyor, diploma yerine kucaklarında bir piçle evlerine dönenler oluyordu. Kız-oğlan karışık olduğu için sevişmeler, fuhuş ve rezaletler tabii hale gelmişti. Çok kızların diploma yerine bir piç ile evlerine döndükleri teyit edilmiştir.”

Karma eğitim yapmak, başörtüsü örtmemek bu sonuçlara götürdüğüne göre, “özgürlük verilen taraf”, özgürlüğü olan tarafa nasıl davranacağını önceden bilmektedir. Bir eylemi, dini ve ya din-dışı gerekçeye dayanarak yapma talebi, başkalarını karalama ve iftira ile besleniyorsa, o eylem ya da amel, İslam’a mal edilebilir olmaktan çıkmıştır. Başörtüsü özgürlüğü, başörtüsüzlük özgürlüğünü, din ve tanrı adına denetlemek ve kontrol etmek özgürlüğü olarak anlaşılıyorsa, özgürlük istemi, bedel olarak ötekinin özgürlüğünü almak demektir.

Hür kadın-cariye kadın ayrımı ile ilgili olarak İslam’la temelden çelişen bu rivayet ve görüşler, kadını tesettürlü olduğu için hür değil, hür olduğu için tesettürlü; cariyeyi, tesettürsüz olduğu için cariye değil, cariye olduğu için tesettürsüz saymaktadır. Yani işlevsel değil, ontolojik bir tasnif esas alınmaktadır. Kadın hürse, kadındır. Kadın cariyeyse cariyedir.

1980’li yıllardan sonra İran devriminin de etkisiyle, siyasal dinci akımlar, başörtülü olmayan kadınları ve kızları, bazen doğrudan, çoğun da dolaylı şekilde cariye olarak adlandırırlardı. Bu tasnifin klasik tarihsel arka planını ayrıntısıyla görmüş olduk. “Başörtüye özgürlük” söylemi, başörtüsüzlüğü içten içe cariyelik olarak telakki etmektedir.

Zamanla sırf başörtüsüyle te’vil ve temsil edilen örtünme acaba, İslam’da hangi dini gerekçelere dayanmaktadır? Bu gerekçeler varsa, bağlayıcılığı nedir? İddia edildiği kadar bu gerekçeler güçlü müdür? Farz mıdır? Sünnet midir? Yapılmadığı takdirde cezası var mıdır? Yoksa sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel kodlar üzerinde mi temellenmektedir? Veya geleneksel bir uygulamadan mı ibarettir?

Örtünme, kadın bedeninin avret olmasıyla mı, yoksa kadının sosyal statüsüyle mi ilgilidir? Eğer ikincisiyse, sosyal statülerin değişmesi ya da bir sınıftan öbürüne geçme, örtünmeyi etkiler mi? Eğer birincisiyse, cariyeler kadın değil midir?

Son sorunun yanıtı açıklığa kavuşmuştu: Cariyeler kadın değil, maldırlar.

Biz öteki soruların olası yanıtlarını araştıralım.

Başörtüsünün Dayandırıldığı Dinsel Gerekçeler

Kur’an kronolojisini araştıran ilim adamlarına göre, 24. Nur suresi, Hicret’in beşinci yılının son aylarında indirilmiş medeni bir suredir. Siyer ve iniş nedenleri (esbab-ı nüzul) ile ilgili bilgilerden, başörtüsüne gerekçe teşkil ettiği öne sürülen 33. Ahzab ve 24. Nur surelerinin hemen hemen aynı zaman diliminde ve aynı atmosfer içinde indiği anlaşılmaktadır. Çünkü 33. Ahzab suresi, Hicret’in beşinci yılı Şevval ayında başlayan Hendek/Ahzab gazvesinin (savaşının) hemen ardından inmeye başlamış ve surenin tamamlanması yaklaşık dokuzuncu yıla kadar sürmüştür. 24. Nur suresi ise, Hendek Gazvesi’nden kısa bir süre önce veya sonra vuku bulan Beni Mustalik Gazvesi’ni takiben inmiştir. Vahyin başlangıç tarihi olan Miladi 610 yılı ise bu iki surenin iniş zamanı arasında on yedi yıllık bir zaman diliminin bulunması, örtünme ile ilgili ayetlerin oldukça geç bir dönemde indiğini göstermektedir.

Bu sureler içinde özellikle kadının örtünmesi ve başörtüsü kullanmasına gerekçe olarak gösterilen iki ayete bakalım:

“İnanan erkeklere söyle, gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler ve iffetlerini korusunlar; temiz ve erdemli kalmaları bakımından en uygun davranış tarzı budur. (Ve) Şüphesiz Allah onların (iyi ya da kötü) işledikleri her şeyden haberdardır.

İnanan kadınlara söyle, onlar da gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler; iffetlerini korusunlar; (örfen) görünmesinde sakınca olmayan yerleri dışında cazibe ve güzelliklerini açığa vurmasınlar; ve bunun için başörtülerini(yani genel örtülerini-şf) yakalarının üzerine salsınlar.”

“ Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve (öteki) bütün mü’min kadınlara (toplum içine çıktıklarında) dış kıyafetlerini (cilbablarını) üzerlerine almalarını söyle: bu, onların (temiz kadınlar olarak) tanınmalarını ve rahatsız edilmemelerini sağlar. Ama (unutma ki) Allah, çok bağışlayıcıdır, rahmet kaynağıdır.”

“Cilbab” kavramı, kadınların örfe göre üzerlerine aldıkları herhangi bir dış elbise değil, başörtüsü üzerine alınan ve tüm vücudu örten örtü ; hatta çarşaf olarak tefsir edilmiştir. Başörtüsü üstüne yeniden bir dış örtü zorlama bir yorumdur. Kaldı ki cilbab, zamanın ve koşulların belirlemesine bırakılmış bir giyim tarzıdır ve Kur’an’da çarşafı ima eden hiçbir belirti de bulunmamaktadır.

Örfen onaylanmayan yerlerin örtülmesi ve iffetin korunması, Nur suresinin 30. ayetinde de geçtiği gibi her iki cinsi de bağlayıcı bir kapsamdadır.

“Mü’min erkeklere söyle, gözlerini çeksinler…ve ferclerini (ön ve arkalarını -ş.f.) korusunlar. Bu ayet, başkalarının ferclerine ve avret yerlerine bakmayın emrini de içeren bir anlam taşımaktadır.

Ferc, avret, sev’e (çoğulu sev’at) den maksat, kadın ve erkeğin genital organları ve makatlarıdır.

Mümin kadınlar, ziynetlerinden görünen kısmımdan başkasını açmasınlar. Buradaki ziynet, bazen, kadının açması uygun olmayan yerleri, bazen de kullandığı süs, takı ve çeşitli ziynet eşyası şeklinde yorumlanmıştır.

İslam öncesi Araplar, en mahrem yerlerini (ferclerini dahi) örtmeden ibadet etmeyi doğru bir davranış saydıklarından, örtünme emirleri ile, kadının başörtüsü ya da çarşafa bürünmesi anlamında değil, her iki cinsin de ağır avret yerlerinin (avret-i muğallaza) kapatılması gereği üzerinde durulmuştur ki, farz ve doğru olan örtünme de budur.

İbn Abbas ve Mücahid’den aktarıldığına göre, Cahiliye dönemi Arapları, içerisinde günah işledikleri elbiseyle tavaf etmenin doğru olmayacağı düşüncesiyle Kabe’yi çırılçıplak tavaf ediyorlardı. İbn Abbas’tan gelen bu konudaki rivayete göre o, şöyle demiştir: “Vaktiyle kadın beyti çıplak olarak tavaf eder. Bana kim ödünç bir tavaf elbisesi verecek? Derdi. Onu fercinin (cinsel organının) üzerine koyar: ‘Bugün bir kısmı, yahut hepsi görünür ama görünen kısmını helal etmem!’ derdi. Allah onların bu çarpık uygulamaları nedeniyle mü’minlere, “ Ey Ademoğulları! Mescide her gittiğinizde ziynetinizi (elbisenizi) üzerinize alınız”, demiştir.

Nur suresi 30-31. ayette, “kadınlar ziynetlerini göstermesinler”, (la yübdine ziynetehunne) ifadesindeki ziynet, ayıp yerler, gizli görkem ve güzellikler; örfen de gösterilmesi uygun olmayan kısımlara işaret etmektedir. “Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar” (ve’l-Yadr**** bi humurihinne ala cuyubihinne) ifadesinde geçen “başörtüsü” (humur), esasen başörtüsü anlamında değildir. Sözcük, “örtmek, gizlemek, evinden dışarı çıkmamak, utanmak, sarhoş etmek” anlamındadır. Ayette başörtüsü olarak çevrilen hımar/humur, genel anlamda “örtü”dür. Özellikle ve kesin olarak başörtüsü değildir. Başörtüsü anlamı, örften çıkarılan bir anlamdır. Örften çıkarılan ve örfen yaygın bir anlamın, başörtüsünü farz kılması ise mümkün değildir. Kaldı ki, İslam öncesi Arap kadınları, başörtüsü bir yana, ağır avret mahallerini ve göğüslerini bile örtmekte gevşek davranıyorlardı. Başörtüsünün göğüsleri, gerdanı, boyun ve kulakları örtecek şekilde sıkıca başa sarılmasın yolundaki görüşler, ayette açıkça zikredilmeyen kişisel yorumlardan ibarettir. Başlarının üzerindeki örtü, açık göğüslerini örtmeye hizmet etmiyordu. Burada örtülmesi hedeflenen ve istenen bölge, baş değil, göğüslerdir ve göğüsler ise, ferc kadar ağır avret bölgesi içindedir. Kaldı ki, başın örtülmesi bu denli kesin bir farz ve dinin vazgeçilmez bir emri olsaydı, “baş” (Ra’s) ve “saç” (şa’r) sözcüklerinin ayetlerde geçmesi gerekirdi. Kur’an, pek çok konuda ayrıntılı olarak sözcük zenginliğinden kaçınmazken, böylesine ciddi olduğu iddia edilen bir farzın en önemli bu iki sözcüğünü neden telaffuz etmekten kaçınmış olsun? “Bir sivri sineği bile örnek vermekten çekinmeyen Tanrı , neden baş ve saç sözcüklerini örnek vermemiştir? Demek ki Kur’an, başın örtülmesini, başı şu ya da bu şekilde örtmeyi tamamen kadınların kendi iradelerine ve yaşadıkları sosyo-kültürel çevrelerinin koşullarına bırakmış olmaktadır. Bunun adı ise, gelenektir.

Ağır avret yerlerinin örtülmesini ihmal pahasına günümüzde, el ve yüz dışında, başörtüsü başta olmak üzere kadının tüm bedeninin örtülmesi gerektiğini dinin kesin bir farzı olarak savunanlar çoğunluktadır. Erkek-kadın cemaatle namaz kılarken bile, ağır avret yerleri açılan erkeklerin bu durumunu görmemeleri için kadınlara onlardan önce secdeden kalkmamaları yönünde uyarıların yapıldığı Peygamber dönemi gözümüzün önünde dururken, “başörtüsüz namaz kılan bir kadının namazını Allah kabul etmez” rivayetine dayanarak başörtüsünü namazda bile kesin bir hüküm sayanlar bulunmaktadır. Bu görüş, İslam dininin temel esprisine uymadığı gibi, Peygamber dönemi toplumsal yapısına, sosyal ve tarihsel gerçeklere de aykırı düşer.

Transparan ve yarı çıplak giyinenlere Hz. Peygamber’in “doğru dürüst giyinin” ikazı bile, bedenin esas örtülmesi gereken yerlerini görmezden gelme pahasına, başörtüsü emri olarak yorumlanmıştır.

Başın örtülmesini farz sayan yorumlar, “görünen yerler hariç” (illa ma zahara minha) ifadesinden, el ve yüzler dışında tüm bedenin örtülmesinin cumhura göre gerekli olduğu yorumunu da, neredeyse tüm geleneksel rivayetlerin bir araya toplandığı İbn Kesir’in tefsirinden almışlardır. Hemen herkes, aynı şeyleri tekrarlayıp duran birkaç kaynaktan hareketle bu yorumları yapınca, cumhurun kavli gibi bir yanıltmaca ortaya çıkmaktadır. Bu tefsir, bugün bile örtünme ve başörtüsü konusundaki pek çok klasik literatürünün birkaç ana kaynağından birisidir. Dinsel, tarihsel ve toplumsal bakımdan birbirine zıt pek çok rivayetin-içlerinde örtünme emrini izleyen günlerde Ensar kadınlarının siyah çarşaflar geçirerek başları karga başı gibi olduğu rivayeti de dahil-bu tefsirde yer aldığını biliyoruz. Zaten yanlışlık da buradadır.

Göğüsleri örtmek için mutlaka “hımar” (başörtüsü) kullanmanın gerekmediğini çağdaş İslam düşünürlerinden Muhammed Esed şöyle açıklığa kavuşturmaktadır:

“ Hem İslam’dan önce, hem de İslam’dan sonra Arap kadınlarının kullandıkları geleneksel başörtüsüdür. Klasik Kur’an yorumcularına göre, bu başörtüsü kadınlar tarafından İslam öncesi dönemde az-çok süs giysisi olarak kullanılır ve uçları, örtünen kadının sırtına serbestçe bırakılırdı; o günün yaygın modasına göre, kadınların giydiği gömleğin ya da bluzun önünde genişçe bir açıklık bulunur ve böylece göğüsler örtülmezdi. Bunun içindir ki göğsün “hımar” ile örtülmesinin emredilmesi, bu iş için mutlaka hımar kullanılmasının gerektiğini ifade etmez; fakat, yalnızca, kadınların göğüs kısmının, örfen açık bırakılmasında sakınca bulunmayan yerlerden olmadığını ve dolayısıyla örtülmesi, gösterilmemesi gerektiğini ifade eder.”

Muhammed Esed, “(örfen) örtülmemesinde sakınca olmayan yerler ya da, kendiliğinden görünen kısımlar hariç” (illa ma zahara minha) ifadesini de şöyle yorumlamaktadır:

“ ‘Örfen’ sözcüğüyle yaptığımız ilave, İslam alimlerinin ve özellikle (Razi’nin kaydettiğine göre) el-Kifaali’nin yaptığı “kişinin hakim örfe” (el-adetu’l-cariye) uyarak açık tutulabileceği, yani ‘örtmemesinde beis olmayan yerler’ şeklindeki açıklamayı yansıtmaktadır. İslam hukukunun geleneksel temsilcileri “görünmesinde örfen sakınca olmayan” ifadesinin tanımını her ne kadar kadının, yüzü, elleri ve ayaklarıyla sınırlı tutma eğilimini göstermişler, hatta sınırlamayı daha da ileri götürmüşler ise de- illa ma zahara’nın anlamı, bizce çok daha geniştir; nitekim, kullanılan ifadedeki kasdi belirsizlik (yahut çok anlamlılık) da bu hususta insanın ahlaki ve toplumsal gelişiminin gereği olarak ortaya çıkan zamana bağımlı değişikliklerin göz önünde bulundurulduğunu göstermektedir. Burada hem erkeklere hem de kadınlara ulaştırılmak istenen mesajın özü, onların “haramdan gözlerini çevirmeleri ve iffetlerini korumaları” noktasında düğümlenmektedir ki, kişinin yaşadığı çağda, Kur’an’ın toplumsal ahlak konusunda getirdiği ilkeleri göz önünde tutarak, dış görünüşünde, giyim-kuşamında göstermek zorunda olduğu dikkatin sınırlarını da ölçü belirlemektedir.”

Bazı araştırıcılar, metin dışı yorum yapanların, başörtüsünü toplumsal koşulların dayatması sonucu geçici bir hüküm olarak nitelendiren görüşlerini eleştirerek, ilgili ayetleri metin merkezli yorumlamak gerektiğini öne sürmüşlerdir. Eğer örtünme ve başörtüsünü içeren ayetler, insan toplumu ve toplumsal gelişim paranteze alınarak yorumlanırsa, bizi doğru bir sonuca, başörtüsünün bağlayıcı bir hüküm olduğu sonucuna götürecektir. Bu görüşte olan araştırıcılar, metin merkezleri yorumları yine birbiriyle çelişkili yorum ve rivayetleri içinde barındıran klasik tefsirlerden aktarmaktadırlar. Bunun en büyük nedeni, başta da vurguladığımız gibi, İslam Rönesansı’nın sonundan bugüne kadar insan ve özellikle kadınla ilgili dinsel hükümlerin, homosentrik değil, teosentrik bağlamda teşkil edilmiş olmasıdır. Başka bir deyişle, temel problem, Tanrı-insan- din ilişkilerinin insandan değil, Tanrı ve dinsel emirlerden kalkılarak kurulmuş olmasıdır. Bu kör döngü tersine çevrilmediği sürece hiçbir reform ve yenileşme çabası sonuç vermeyecektir.

Başörtüsü, modern çağın gelişme ve değişimi adeta dayatması sonucu, insan sorunu çevresinde ele alınacak yerde, hep kadını bireysel ve sosyal yaşamdan uzaklaştırma cezası olarak tecelli etmiştir. Bu konuda son yapılan çalışmalar da, yine klasik literatürü olduğu gibi referans verdiklerinden, kamusal bir dindarlık simgesinin İslam’ın temel şartlarını unutturacak kadar, klasik eserlerdeki rivayetleri tartışılamaz ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez dogmaya dönüştürmüşlerdir.

Örneklere bakalım:

Hımar’a başörtüsü anlamı yükleme yanlışlığından daha ileriye gidilmiş, bu kavramı yüz örtüsü ya da peçe şeklinde tercüme ederek, 24 Nur 31. ve 60. ayetleri delil gösterilmiştir. Hımar’a peçe anlamı verenlere göre belli bir çağa ulaşmış kadınlar ile cariyeler bu yüz örtüsünden (hımar’dan) muaf tutulmuşlardır. Adetten kesilen bir kadına peçenin farz olmadığını iddia eden bazı araştırıcılar, hür kadınların peçe kullanmalarının farz olduğunu öne sürmüşlerdir. Bu farzı yerine getirmemenin herhangi bir cezai müeyyidesi olmadığını bildikleri için, bunun Allah ile kul arasında olduğunu söylemek zorunda kalmışlardır. Hiçbir dinsel gerekçe ve kanıta dayanmadan hımar’ın anlamı başörtüsü ötesinde peçeye kadar genişletilmiştir. İslam muamelatının İsrailiyat ve Mesihiyyat adı verilen Yahudi ve Hristiyan geleneklerden de beslenerek çelişik rivayetler içerdiği önemli konulardan biri, belki de en önemlisi, hiç kuşkusuz örtünme emridir. Peçe, Yahudilikte kullanılan bir kavramdır. İslam’a bu din ve gelenekten sızdığını söyleyebiliriz.

Başörtüsü, başı örtmek, çıplak baş ve saçların örtülmesi gibi kavram ve uygulamalar en açık-seçik olarak Talmud’da geçmektedir. Eğer bunları başörtüsü için dinsel delil olarak kabul etseydik, ya da Yahudiliğe mensup olsaydık, başörtüsünün hiç tartışmasız ve kesin bir dinsel emir olduğunu söyleyebilirdik. Kaldı ki Talmud, Yahudi dini hukuku ile ilgili kitaplardır. Mişna ve Talmud’da, açıkça başı ve saçları örtmenin gerekliliği defalarca vurgulanır.

Birkaç örnek verelim:

“Erkekler bazen başlarını kapatırlar bazen de kapatmazlardı; fakat kadınların başları daima kapalı idi…” (Talmud bavli, Nedarim, 306)

“Mişna zamanında kadınların başlarını kapatmaları genel bir uygulamaydı” (Talmud Bavli, Nedarim, 306)

“…geleneksel Yahudi uygulamasına göre, kadına başı açık bir şekilde dışarı çıkması yasaklanmıştır.” (Talmud Bavli, Kethuboth, 726)

Bedenin kapatılması ve başın örtülmesine gerekçe olarak gösterilen nedenler, yapay geleneksel İslam’la ile, Yahudilik’te neredeyse birbirinin aynıdır. Bu ayniyet, İslam’ın geçersiz ilan ettiği Yahudiliğin, İslam’a eklemlenen yapay gelenekte varlığını nasıl sürdürdüğünü belgelemektedir.

Yahudilik’te bedenin örtülmesine ilişkin gerekçeler şöyle sıralanmaktadır:

1. Kadın vücudu tahrik edicidir.

2. Kadınların kapalı giysiler giymeleri erkeklerin kışkırtılmalarını engeller.

Başörtüsü kullanmayı gerektiren nedenler de şöyle sıralanır:

1. Başörtüsü kadının en cazip bölgesini kapatmak içindir.

2. Başörtüsü asil ve zengin kadınların sembolüdür.

3. Başörtüsü kadının erkeğin alt seviyesinde olduğunu gösterir.

4. Başörtüsü kadının tabiatındaki kötülüğün simgesidir.

5. Başörtüsü çıplaklığı kapatmaktadır.

Bu gerekçeler, İslam’da örtünme ve özellikle başörtüsü için öne sürülen gerekçelerin hemen hemen aynıdır. Son maddeye dikkat edersek, çalışma boyunca vurguladığım gibi, başörtüsü, çıplaklığı kapatmanın sembolüdür. Başka bir deyişle, kadın ne kadar örtünürse örtünsün, başörtüsü kullanmadığı sürece çıplaktır. Yahudilik’teki başörtüsünün üstlendiği rol ile, yapay İslam geleneğinde yer alan başörtüsü söyleminin ve başörtüsünün üstlendiği rolbirbirine çok benzemektedir. O halde, her ikisinde de başörtüsü hem nedenleri, hem rolleri ve hem de sonuçları bakımından birbirinin aynıdır, diyebiliriz.

Klasik İslam kültüründe imanın altı şartı içinde geçmediği halde tesettür kavramının simgesi olan başörtüsü, “zarurat-ı diniyye” den sayılmış; başörtüsü kullanmanın da zımnen bu altı şart içinde bulunduğu iddia edilmiştir. Gerekçe olarak da, birbirleriyle çelişik rivayetler tevatür kabul edilmiştir. Namaz ve orucun ihlali ile tesettürün ihlali farksız görülmüştür. Ama yapılıp yapılmamasını değerlendirecek hukuki ya da imani herhangi bir müeyyide gösterilememiştir. Ayetlerde işaret edilen tesettürü kabul ettiği halde bu yerleşik yorum geleneğinin aksine teviller yapmak, dolaylı inkar ya da küfür olarak hükme bağlanmıştır. Tesettüre riayet etmemek, hem büyük günahlardan değildir denmiş, hem de zinadan korunma emriyle örtünmek bir tutulmuştur.

İçki içmek, zina etmek gibi fillerde İslam hukuku devreye sokulurken, neredeyse imanla, İslam’la özdeşleştirilip simgeleştirilen başörtüsü veya peçenin takılmamasının kul ile Allah arasında bir “suç” olarak görülmesi, başörtüsünün dinsel temele dayandığı tezini çürütmektedir. Kaldı ki farziyeti konusunda söylenenler birbiri ile taban tabana çelişkili olup, “örtünmek gerekir, başörtüsü örtülmelidir” demekten başka bir bağlayıcı kanıta dayanmamaktadır.

Başörtüsüne dinsel ve hukuksal ikna edici bir kanıt bulunamayınca, geçmiş din ve uygarlıklardaki uygulamalar referans gösterilerek onlardan istimdat beklenmiştir.

“Kitab-ı Mukaddes, havari Pavlus’tan Korintoslulara yazdığı mektupta örtünmeyi emreder: Ben Mesih’e uyduğum gibi, siz de bana uyun. Bilmenizi isterim i her erkeğin başı Mesih, ve kadının başı erkek, ve Mesih’in başı Allah’tır. Erkek Allah’ın sureti ve izzeti olduğu için başını örtmemelidir. Fakat kadın erkeğin izzetidir. Bu nedenle ve melekler uğruna kadın, bir yetki işareti olarak başını örtmelidir. Kadının örtüsüz Allah’a dua etmesi yakışır mı?

İslam’ın geçersiz kıldığını ilan ettiği Tevrat’tan da bu konuda kanıtlar getirilmiş; klasik İslam literatüründeki-buna en sahih hadis kitapları da dahil- konuyla ilgili zaten karmakarışık ve çelişkili rivayetler böylece iyiden iyiye içinden çıkılmaz hal almıştır.

Örnek vermek gerekirse: Aişe’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: “ Kadınlar başörtülerini yakalarının üstüne salsınlar” (24 Nur 31) ayeti indiği zaman, izarlarını (uzun eteklerini) aldılar da etekleri yönünde yardılar ve bunlarla başlarını örttüler”.

Bu rivayet, baştanbaşa çelişkilidir. Bir kere, ilgili ayette, “örtülerini (başörtüsü söylemine göre başörtülerini) yakalarının üstüne salsınlar” ifadesi bulunmaktadır. Arap kadınlarından bir kısmının zaten başlarına aksesuar ve süs olsun diye örtü taktıklarını biliyoruz. Olmayan başörtüsü, bu rivayete göre, nasıl salınacaktır? Kaldı ki Arap kadınlarının hepsinde de başa atılan bir örtü de yoktu. Bu rivayet doğru ise, ayetteki başörtüsü, bizim anladığımız anlamda olmamalıdır. Çünkü eteklerini yırtıp başörtüsü yapan kadınlardan bahsedilmezdi. Tamamen tutarsız ve çelişkili olan bu ve benzeri rivayetlerin Buhari veya Muslim’de geçmesi, akla ve iz’ana saygıyı elden bırakmamızı gerektirmemektedir.

Kur’an ve Hz. Peygamber’e nispetinde kuşku götürmeyen hadislerin hiç birinde başörtüsüyle ilgili açık ve kesin bir emir olmadığı için, başörtüsü söylemi, yine aynı söylem sahiplerinin yeri geldiğinde muharrefliğini kuvvetle vurguladıkları, başörtüsüne dinlerarası diyalogla dinsel destek aradıklarında da “İbrahimi dinler” diye meşrulaştırdıkları Hristiyanlık ve Yahudilik’teki uygulamalardan desteklenmiştir. İslam’da başörtüsü söylemi, hep konuyla ilgisiz ayet ve birbiriyle çelişkili rivayetlerle güçlendirilmeye çalışılmıştır. Dil oyunu ile din uygulaması yapılmıştır. Bu da çelişkinin başka bir boyutudur.

Örneğe bakalım:

“Tevrat’ta erkekler de başını örtüyor. Yüz de öyle. Hz. Yakub’un annesi Rebeka, Hz. İshak’ın eşi, Yehuda’nın gelini Tamar, Hz. Yusuf’un eşi Rachel, ve Hz. Yakub’un eşi, hepsi de başörtülü. Tevrat’ta bunları görüyoruz. Demek ki İbrahimi gelenek olarak da, başörtüsü yaşıyor.”

Başörtülü-başörtüsüz ayrımını keskinleştirmek ve başörtüsünün, temel insani örtünmeyi gölgede bırakacak kadar vurguyla dayatılmasını sağlamak için, Asurluların bile kanıt gösterildiğine tanık olmaktayız.

Talmud’da “bazen erkeklerin de başı kapalıydı” ifadesi, “sünnette başı açık olmak diye bir şey yoktur, Hz. Peygamber evde ve ev dışında daima sarık sarardı” iddiasının İslam’a değil, İslam öncesi din ve gelenekleri, çağrıştırdığını fark etmemek mümkün değildir. Ülkemizin bazı bölgelerinde15-20 yıl öncesine kadar, başı açık, şapkasız dolaşan erkekler de kınanırdı. Aynı araştırıcı, Müslüman kadının başörtüsüyle simgelendiği gibi, Müslüman erkeğin de müşriklerden farkının sarık olduğunu söylemiştir. Ona göre, Mevlevi kavuğu veya fötr şapka hoş görülmemiştir. Ama kimin, neden bu şapkaları ya da külahları hoş görmediğini belirtmemektedir. Hımar, araştırıcıya göre, yalnız başörtüsü değil, tüm eli, yüzü örtecek bir örtüdür. Aslında bu örtü, gözleri de örtmelidir. Ne var ki kadının yürümesi ve önünü görmesi bir canlı varlık olarak zaruri olduğundan, gözlerini kapatmamasına izin verilmiştir.

İslam dini gelinceye kadar, aşağılanan, horlanan ve insan vasfı layık görülmeyen kadın, tam İslam’la aydınlığa kavuştum, insanlığım iade edildi derken, hem de akademik düzeyde, onun mahremiyetinden hareketle İslam öncesi mahrumiyete yine İslam kullanılarak mahkum edilmesi, geçerliliğini yitirmiş din ve geleneklerin, İslam’a eklemlenen yapay gelenek içinde varlığını sürdürdüğü gerçeğini ortaya koymaktadır.

Kadının tüm varlığı ve bedeniyle mahrem, avret ve cinsel cazibe kaynağı olarak görülmesi, hiçbir dinsel, insani ve medeni ölçü tanımadan, aklı ve mantığı hiçe sayan boyutlara ulaşmış; kadının başını örtmesi, çarşafa girmesi, tepeden tırnağa tek gözü hariç her yerini kapatması, onu “sakıncalı bir cinsel varlık” olmaktan kurtaramamıştır. Örneğin, Hayrettin Karaman, başın avret olduğunu söylemekte, hangi başörtüsünü örterse örtsün, başın çizgilerinin belli olacağından, başörtüsünün bile avret olan başı tam örtmediğini öne sürebilmiştir. Karaman, başörtüsünü kesin ve vazgeçilmez bir dinsel emir olarak anlatmak için, bu şekilde, avret olan başın çizgilerini göstereceği “tehlikesi”ne işaret ederken, başörtüsünün kutsiyetini haleldar etmemek için, cariyelere de konumlarını hatırlatmayı ihmal etmemiştir:

“Kadınların hizmetine ihtiyaç varmış. Bu hizmet de cariye denilen bir insan tipiyle karşılanmış. Bunun mümini de var, kafiri de var. Mümin oldum diye örtünmez. Cariyeyse cariyedir.”

Açıkça görüleceği gibi, kadın, erkeğe göre daha az insan; cariye de kadına göre daha az kadındır. Bir cariye, Müslüman da olsa, kadınlık, insanlık mak***** yükselememektedir. O cariye olarak kalmalıdır. Çünkü lütfedilirse hizmetkar, kahredilirse satılık bir maldır. Örtünme ve başörtüsü kullanabilmesi için, kadın olması yetmez; hür de olmalıdır. Bugün fiili olarak cariyelik geleneğinin olmadığını, dolayısıyla, akademisyenlerin bu konuyu bir fikir teatisi bağlamında ele aldıkları gibi iyi niyetli iddialar varsa da, teorik açıdan, aynı akademisyenlerin, cariyeliği hala zihinlerinde İslami bir kurum ve uygulama tarzı olarak muhafaza etmeye çalıştıklarını da görmemezlik edemeyiz. Daha kötüsü, teorik düzeyde akademik bir tartışma gibi değerlendirilen bu konunun, başörtüsü vurgusu ve dayatması yapıldığında, toplumsal pratikte nasıl bir ayrımlaşmayı tevlit edeceği aşikardır.

Örtünme, cariyeler söz konusu olduğunda bir hak, bir özgürlük anl***** geliyor, erkekler söz konusu olduğunda ise, avretten avrada, mahremiyetten mahrumiyete dönüşen bir mahkumiyet anl***** büründürülüyor.

Oysa örtünme ya da tesettür, dinsel temele dayanmayan başörtüsü ile bir değildir. Başörtüsü örtünmenin yerine geçmediği gibi, başörtüsüzlük de çıplaklıkla açıklanamaz.

Tesettür, açık-saçık olmamak, hicap ise, kadının kendisine nikahı helal olanlar karşısında açmaması gereken kaba avret yerlerini açmamasıdır. Kur’an’da kadınlar için, ziynetlerini açmasınlar, ırzlarını korusunlar emri, örtünmeyi anlatır, başörtüsünü anlatmaz.

Peygamber zevceleri için örtünme verasının özel bir anlamı vardır. Peygamber ve zevceleri konuklarına çok ikram ederler ve yoksullara yemek vermekten zevk alırlardı. Bu yüzden birçok kimse, yemek için Peygamber’in evine gelir, bazen yemeğin pişmesini bekler, bazen yemek piştikten sonra konuşmaya dalardı. Peygamber’in zevceleri ise zorunlu olarak bunlar arasında dolaşır ve yemekte beraber bulunurlardı. Hicap (örtünme) ayeti bu durumu bir koşula bağlamak için indirilmiştir.

Aslında, başta Peygamber’in evi olmak üzere, insanların birbirlerinin evlerine temel insani görgü kurallarına riayet ederek girmelerini emreden Kur’an, örtünmeye dikkati, genellikle görgü kuralları bağlamında çekmiştir. Araplar, Peygamber’in evine dahi paldır-küldür, destursuz girerler, onu ve ailesini zor durumda bırakırlardı.

“ Siz ey imana ermiş olanlar! İzin verilmedikçe Peygamber’in evlerine girmeyin; ve yemek için (davet edildiğiniz zaman erkenden) gidip hazırlanmasını beklemeye kalkışmayın: çağrıldığınızda (en uygun zamanda) girin; yemeği yiyince hemen ayrılın, lafa dalmayın: bu durum Peygamber’i üzebilir, ama sizden (gitmenizi istemeye de) çekinebilir: fakat Allah doğruyu size öğretmekten çekinmez.”

Tesettür ayetinin iniş sebebi de, dışarı çıkan kadınları cariye sanarak taciz eden ayak takımının davranışları idi. Bu gibi kadınlar tanınsınlar diye örtünmeleri bildirildi. Ayetteki tanınsınlar ve incitilmesinler illeti de bunu gösterir. Bu gün ise böyle bir illet ya da neden zaten mevcut değildir. Çıplaklık nedir, örtülü olmak nasıl tanımlanır gibi hususlar, Türk kültür ve örfüne göre belirlenerek saptanır.
__________________
Şiddet göstermeme,inancımın birinci maddesidir.Aynı zamanda o,benim itikatımın da son maddesidir. M.G.
SAHARAY isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Mesajı Digg'e ekleMesajı del.icio.us'a ekleMesajı Technorati'ye ekleMesajı FURL ekle
Alıntı ile Cevapla
Alt 01-05-2008, 12:36 AM   #5
Aktif Uye
 
SAHARAY - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
En uzak mesafe,iki kafa arasındaki mesafedir,birbirini anlamayan.C.Y.
 
Üyelik tarihi: Apr 2008
Nerden: Okyanus
Mesajlar: 1.513
Cinsiyet:
Rep Gücü: 122 Rep: 12081
SAHARAY çok gurur duyuyorSAHARAY çok gurur duyuyor