![]() |
| | |||||||
Spor Dünyası katogorisi Atletizm forumu içinde "Okculuk" başlıklı konu görüntüleniyor, "Türklerin ok ve yaya verdiği önem, onun inanç dünyasını da etkilemiştir. Pagan dönemlerinden beri Türkler için ok ve yay hâkimiyet sembolüydü. Hakan tahtında otururken elinde ok ve yay tutardı. Komutanlarını ..."
![]() |
| | LinkBack | Seçenekler | Stil |
| | #1 |
| Aktif Uye ![]() Üyelik tarihi: Oct 2007 Nerden: Istanbul Yaş: 37
Mesajlar: 1.499
Blog Mesajları: 1
Cinsiyet: Rep Gücü: 119 Rep: 11723 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Okculuk Türklerin ok ve yaya verdiği önem, onun inanç dünyasını da etkilemiştir. Pagan dönemlerinden beri Türkler için ok ve yay hâkimiyet sembolüydü. Hakan tahtında otururken elinde ok ve yay tutardı. Komutanlarını toplamak için onlara anlamı belli, değişik oklar yollardı. Çetirlerinde, damga ve sikkelerinde ok ve yay resmi vardı(32, s. 4). Okçuluktaki bu töre ve semboller, daha sonra Selçuklularda da devam etmişti. Büyük Selçuklular 1040'da Dandanakan zaferini kazanınca, komşu ülkelere gönderdikleri fetih-nâmelerin başında eski Türk hâkimiyet sembolü olan ok ve yay işaretleri bulunuyordu. Öte yandan, tüm dünya uluslarınca benimsenen gerçekte, ok-yay ve okçuluğun Türklerce dünyaya tanıtılmış olmasıdır. Bu gerçekle ilgili tarihi kanıtların bir bölümü Ergenekon ve Oğuz Destanlarında yer alır. Bedenlerini çeşitli uğraşlarla en iyi biçimde eğiten Türkler, ok ve yayı çok iyi değerlendirmişlerdir. Maden çağının açılması ve atın eğitilmesi sonrası Türklerin Orta Asya'dan göçleriyle ok ve yayın kullanımındaki becerilerini dört bir yana yaymışlardır. Türk, Orta Asya steplerinden uzandığı her yere elinde yayı, sırtında ok sadağı, altında atı ile gitti ve bunları gittiği her yerde tanıttı. Ünlü Türk Hakanı Oğuz Han, Gün, Ay ve Yıldız adlı üç büyük oğluna "Bozok", Gök, Dağ ve Deniz adlı üç oğluna da "üçok" demesi, Türklerin oka verdikleri önemi yansıtması bakımından büyük değer kazanır. Çin kaynakları Eski Türklerin ok ve yay yapımındaki üstün başarılarını da anlatır. Ok sözcüğü, Eski Türklerde kabilelerin adlandırılmasında da kullanılırdı. Oğuz Destanında "üçok" diye bir ada rastlanır. Bu da "üçkabile" anlamındadır. 16 Büyük Türk imparatorluğunda at ile birlikte ok ve yayın önemi ayrıdır. Orta Asya'da Kapçal, Kazire Nehri kenarındaki Minusink bölgesinde, Altay Dağlarındaki Kuray ve çalışman Nehri yakınındaki Kutirge, Tuyak, Kutan bölgelerinde, Orhon ve Tula bölgesinde özellikle çu Vadisinde, Srotski'de, Kızat'ta Aşağı Volga'da ve Volga Boylarında, Nijni, Başkuncak ve Mainz'de, öteki yörelerde bulunan mezarlar, Hunlar, Göktürkler, Kırgız, Yenisey, Hazar Devleti, ıskit ve Alanlar dönemindeki kalıntıların incelenmesi ok ve yayın önemini yansıtır. Türklerde okçuluk binicilikle birlikte beden kültürü anlayışının öncüsü olmuştur. Okçuluk sadece bir savaş uğraşı değil, zevkli bir idman ve yarışma biçimine getirilmiştir. Böylece düzenlenen her türlü törenlerde en büyük yarışmaların sembolü ok ve okçuluk olmuştur. At üzerinde okçuluğun temel eğitimi için su nitelikler zorunlu idi: çok iyi ata binmek, yer egitiminde çok başarılı olmak, at hızla giderken yay kurabilmek, hareket halindeki atla ön taraftan arkaya dönerek bu dönüş açısı içersindeki özellikle hareketli hedefleri vurmak ve üzerine atılan oklardan korunabilmek i için atin değişik yerlerine bedenini gizleyebilmek. Bu nedenle at üzerinde okçuluk çok zor bir uğraştır. Eski Türklerde oklar sırtta ya da atın eğerine takılan özel torbalarda taşınırdı. Bu torbalara "Sadak" ya da "Okluk" denirdi. Eski Türklerde ok ve yay sosyal yaşamda değişik anlamlarda da kullanılırdı. Eski Türklerde, "Akika" adı verilen bir ok atma töreni vardı. Buna, "Sehmi itizar" da denirdi. Bir kabile halkından biri barış günlerinde karşı kabileden birini öldürürse, onunda, öldürülmesi gerekirdi. Ancak, iki kabile ileri gelenleri anlaştıkları durumlarda bir meydanda ok atışı yapılırdı. öldürenin oku, karşı kabile ileri gelenlerinin istediği yere düşerse ölüm cezası kaldırılırdı. Kaşgarlı Mahmutun Divan-i Lûgat-it Türk adli yapitinda, okun ayni zamanda "Pay" anl***** geldiği belirtiliyor. Yüzyıllar boyu süre gelen bu gelenek Anadolu Türklerinde de benimsenmiştir. örneğin, bir tarlanın paylaşılması için bir ok eşit parçalara ayrılır ve pay alacaklara yumurta, renkli taş gibi birer nişan verilir. Bir yabancıya da nişanlanan tarla bölümlerine konulması istenir. Kimin nişani hangi parçaya rastlarsa o bölüm onun olur ve buna "Ok deydi" denirdi. Daha sonraları Anadolu Bektaşilerinin de aynı yöntemi uyguladıkları gibi koyun, ya da öteki büyük baş hayvanlar paylaşılmasında ok atışlarından yararlanılırdı. Değişik kaynaklara göre, paylaşılacak hayvan belirli bir uzaklığa konur ve pay sahipleri bu hayvana ok atarlardı. Oklar hayvanın hangi bölümüne gelirse o bölümü alırlardı. Eski Türklerde ölüm cezalarında yayın kullanılması değişik anlam taşırdı. İp ve elle boğularak cezalandırılmak aşağılayıcı bir ölüm biçimi olarak kabul edilirdi. Buna karşın yay kirişi ile öldürülen kişi için bu ölüm biçimi ise büyük bir değer kazanırdı. çünkü, ok ve yay ile yay kirişi dini bir kutsallığı belirlerdi. Ünlü Arap gezginlerinden. Íbni Batuta, adını verdiği yapıtında bu geleneği anlatırken Türk emirlerinden Halil'in kendisine isyan eden akrabalarından birinin yay kirişi ile boğulmasını uygun bulmasını şöyle açıklar: "Halil dahi yay kirişi ile ihnak ettirdi. Zira, şeyhzadelerin inhaktan başka suretle idam etmemek onlarca gelenekti". Ok-yay yapımı ve okçuluk Osmanlı Türklerinde daha büyük bir gelişim göstermiş ve daha büyük anlam kazanmıştır. Okçuluk Doğu menşeli ulusların hiçbirinde Türklerdeki kadar uzun süre benimsenmemiş ve Türkler kadar başarıyla devam ettirilmemiştir. Türklerin okçuluk alanındaki başarısı, sadece atış üstünlüğünde değil, bu üstünlüğü sağlayan araçların, ok ve yayın özelliklerine ve kalitesine de dayanıyordu. Türkmen boylarının etnolojisi hakkında değerli bir kaynak olan Dede Korkut Kitabı'nda: Türkmen gençlerinin boş vakitlerini ok atıştırmakla geçirdikleri, kuvvetlilik iddiasındaki yiğitlerin ok yarıştırmak yolunu seçtikleri, düğün eğlenceleri sırasında damat ve arkadaşlarının ok koşusu düzenledikleri, evlenen bir yiğidin bir ok atıp, okun düştüğü yere gerdek çadırını kurduğu ve düğün eğlentileri sırasında da damat ile arkadaşlarının ok atıştıkları anılıyor. Eskiye uzanan bu âdetlerin, Osmanlıların ilk dönemlerinde de devam ettiği kanaatindeyiz. Uç beyliklerinin askerî gücünü "Alp" ya da "Gazi" denilen akıncılar teşkil ediyordu. Bunlarda aranan dokuz şarttan ikisi, iyi bir ata ve iyi bir yaya sahip olmak idi. İyi ata binmek, at üstünde isabetli ok atışları yapmak gibi, Asya'dan getirdikleri eski gelenekleri muhafaza etmekteydiler. Alplik ve kahramanlık Türk spor geleneğinin ayrılmaz bir parçası olmuştu. Türk okçuluğu, İstanbul'un fethinden sonra, başkentte ve Osmanlı Devleti'nin belli başlı illerinde yeni bir boyut kazanmıştır. Osmanlı Devleti'nin sınırlarının genişlemesinde ve kazanılan yerlerin korunmasında, ordu bünyesindeki atlı ve yaya okçu birliklerinin önemli bir yeri vardı. Bu önem Yeni Çağ'da, ateşli silâhların orduda resmen kabûlûne, hatta daha sonrasına kadar devam eder. Fetihten sonra, yeni bir örgüt olarak çıkan "spor okçuluğu" da, başlangıçta askerlikle yakın bir ilişki içindeydi. Ünlü okçuların pek çoğu Yeniçeri Ocağı'na mensuptu ve seferlere katılırlardı. Bunlara ok ve yay yapan sivil esnaf da, "orducu esnafı" olarak, bu seferlere katılmakla ordu atölyelerinin yetersiz kalan imalâtını desteklemekle görevli idiler. Osmanlı ordusunda ok ve yay kullanıldığı devirlerde, askerlerden çoğu; iyi yetişmiş, usta birer kemankeştiler. Nitekim, 15-16. Yüzyıllarda menzil sâhibi kemankeşlerden pek çoğunun ordu mensubu olduğu görülmektedir. Kuruluşundan 17. Yüzyıl başına kadar Osmanlı ordularında ok ve yay, topla birlikte , en etkili uzak mesâ-fe silâhı olarak önemini korumuştur. 16. Yüzyıl ortalarından itibaren ateşli silâhların gelişmesi, ok ve yayın giderek yerini tüfeğe bırakmasına sebep olmuştur. Ne var ki bu, ok ve yayın okçuluğun Türklerin hayatından büs-bütün silindiği anl***** gelmez. Önemli bir spor dalı olarak, özellikle İstanbul'un fethinden sonra, moral değerleri ayakta tutan kurumlardan biri olarak, varlığını ve etkinliğini 19. Yüzyıl sonlarına kadar sürdürmüştür .
__________________ |
| | |
| Sponsored Links |
| | #2 |
| Aktif Uye ![]() Üyelik tarihi: Oct 2007 Nerden: Istanbul Yaş: 37
Mesajlar: 1.499
Blog Mesajları: 1
Cinsiyet: Rep Gücü: 119 Rep: 11723 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Spor Ahlakı Prensıbı Atıcılar Kanunu ( Kanunnâme-i rımat) yapılmadan önce, atıcıların kendilerine özel töre ve kuralları bulunuyordu. Her türlü atışlar, yarışmalar, yemek yeme, tekkede oturma sırası, kabza alma, konuşma, selâmlaşma bu töre ve kurallara uyularak yapılıyordu. Ancak yazılı bir kanunları yoktu. Buna rağmen yüzyıllardan beri uygulana gelen adet-i kadimeler kanun diye adlandırılmıştı. Atıcılar arasındaki anlaşmazlıklar yine atıcılar arasından yetişmiş saygı değer bilgili kişilerce çözülebiliyordu. Atıcılar arasındaki anlaşmazlıkları padişah da kadılar da törelere ve adet-i kadimelere saygılı oldukları için, çözmeye yetkili değillerdi. 1640-1682 yılları arasında Ok Meydanı ve Tekkesi yönetimi yaycı ve okçu esnafının eline geçti. Halbuki onların yay ve ok yapmaktan başka atıcılıkla hiçbir bilgileri olmadığı halde, meydanda kabza verme, taş dikme, menzil ve puta yarışmaları hep onların izniyle yapılır olmuştu. Atıcılığın ehli olmadıkları halde kendi yandaşlarını meydan ihtiyarı yaptılar. Ok ve yaycı esnafı Kemankeş Mustafa'nın yakındığı ve açıklandığı gibi rüşvetle taş diktirmeğe kadar varan usulsüzlükler yapmaktan çekinmediler. Atıcılar bu durumun düzeltilmesi için devlet büyüklerine müracaat ederek, bir çare bulunmasını istediler. Bunun üzerine,Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, senelerden beri süre gelen atıcı-yaycı ve okçu anlaşmazlığına bir son vermek ve atıcıları, yaycılarla okçuların elinden kurtarmaya karar verdi. Bunun için bir kanun yapılmasını İstanbul Efendisi (Kadısı) ile Yeniçeri Ağası Tekirdağlı Bekri Mustafa Paşa'dan istedi. O yılın (1682) Ağustos ayında, bizzat atıcılık yapmış 40 kişilik bir kurul (şûra) toplanarak, "Atıcılar kanunu""kanunname-i rımat"ı hazırladı. 1682 yılında Atıcılar kanunu yapıldıktan sonra da çoğu töre ve kurallar değişmedi. Çünkü, Atıcılar Kanunu özellikle yaycı ve okçu esnafını meydandan uzaklaştırmak amacıyla yapıldığı için, meydanın ve tekkenin içindeki davranışları kapsıyordu. Osmanlı Devleti'nin bütün ok meydanlarında, bu yasa uygulanıyor, yasaya aykırı hareket edenlerin menzilleri kabul edilmiyordu. Bu yasadan sonra atıcılığa yararlı olacak bir kural (âdet-i müstahsen) olur ve Sicil Defteri'nde ismi yazılı bütün atıcı pehlivanlar ile Meydan ihtiyarları tarafından uygun görülürse onların da bu kitaba eklenmesi kararlaştırılır. Atıcı pehlivan atış yapacağı yere vardığı zaman, kendisinden eski pehlivan da bulunuyorsa ondan evvel atmayıp eskililiğe/tecrübeliliğe/kıdemliliğe saygı gösterilirdi. Bir atıcı ok atarken arkasından diğer bir pehlivan (başka Ayak yeri'nden) ok atmazdı. Atıcılar, menzil sahibi olan (taş dikmiş) veya Müstehak-ı menzil bulunan (900 geze ok atmış ama Menzil taşı dikememiş) atıcıların bilgilisi ve yaşlısı içinden seçilmiş şeyhü'l Meydan ve diğer ihtiyarlara her zaman saygılı olmak ve onların yapacağı tören (Ayin) ve adetlere uyarlardı. Ok Meydanı'nda "meydan âdâbı"na (usûl, töre ve davranışlar) herkesin titizlikle uyması gerekirdi. Fütüvvete mugayyir bir hâl bulunana "Yolsuz" denir. Yolsuz'un şer', kanun ve fütüvvet yolu ile edeplenmesi gerekir. Fütüvvet ten düşüren amellere yer verilmezdi. Yolsuzluk ve saygısızlık yapan kimseler, "Bizimle oturma!" denilerek azarlanır ve pişman olup özür dileyinceye kadar meydana alınmazlardı. Okçuluk geleneğindeki bu durum fütüvette de vardı. Ok Meydanı'nda sözü dinlenmesi, saygıda kusur edilmemesi gereken kişiler bütün meydan ihtiyarları ve üstatlar "vâcibü'r riâye-i meydan" unvanıyla anılırdı. Rikâb-ı Hümâyun Atıcıbaşısı ile okçubaşısı da böyle kimselerdi. Menzil atılacağı zaman, meydan ihtiyarlarından izin alındıktan sonra menzil atılır ve bir menzilin Ayak-yeri'nde durup idman (meşk) için ok atılmazdı(13, s. 436). Ok meydanlarının kurulmasıyla okçuluk düzenli bir örgüte ve kesin kaidelere bağlanmıştır. Ok meydanları bir vakfa bağlı oluşu, seçimle iş başına gelen yönetici kadroları, iç tüzüğü ve sicile kayıtlı çok sayıda üyesi ile modern birer spor kurumudur. Bu bakımdan, dünya spor tarihinde ilk spor kuruluşları olarak karşımıza çıkarlar. İlk bakışta sadece bir eğlence ve merak gibi görünen ok atışlarında, aslında belli töre ve prensiplere sıkıca bağlılıktan doğan ciddî ve disiplinli bir hava hâkimdir. Bunda İslâmî inançların da büyük rolü olmuştur. Meydanın mescit kadar kutsal sayılması, meydana abdestsiz veya içkili olarak girilmemesi, örgüt reisinin şeyh diye anılması, ok ve yay ‘a kutsal birer eşya diye bakılması ve atışların duâ ile başlatılıp sürdürülmesi bunu göstermektedir. Kemankeşlerin/atıcıların yalnız iyi birer atıcı olması yetmezdi. Aralarında her türlü rekabetin üstünde, saygı ve sevgiye dayanan bir dostluk ve kardeşlik havasının esmesine de dikkat edilirdi. İhtiyarlara, kıdemli atıcılara ve üstâda saygı göstermek sözlerinden çıkmamak şarttı. Atışta hileye sapanlara, yolsuzluk ve serkeşlik edenlere fazla müsamaha gösterilmez, “Bizimle oturma!” denilerek örgütten, çıkartılırdı. Risâlelerde, ünlü okçuların biyografileri verilirken, yalnız atıcılık gücü değil, nasıl bir kişi olduğu da belirtilir. Çoğu için Sâlih , ehl-i imân, ruhu pâk ve tarafeyni ma’mûr gibi sıfatlar kullanılmıştır. Meydan odasında yapılan s bet toplantılarının gençlerin görgü ve bilgisini arttırmak, onları saygılı, disiplinli, yardım sever kişiler kılmak gibi eğitimsel bir fonksiyonu vardı. İhtiyar ve tecrübeli kemankeşler okçuluk anılarını anlatırlar; bunlardan ibret verici sonuçlar ve öğütler çıkartılır, gelenek ve törelerin devamı sağlanırdı .Yemek ve s bet toplantılarında kıdem sırasına titizlikle uyulduğu hâlde, meydanda ve atışlarda meslek ve rütbenin önemsenmediği bir eşitlik ortamı bulunuyordu. Atışlara her meslekten insanın sosyal durumu ne olursa olsun katılabilmesi, zengin ve nüfuzlu kişilere ayrıcalık tanınmaması bunu göstermektedir. Sadrazam Kara Mustafa Paşa’nın Ok Meydanı’na her gelişinde: “Vezirliğim orada kaldı, şimdi aranızdan herhangi bir kişiyim, bana öyle muamele edin” demesi, meydanın töresini bilen bir kemankeş olmasındandı. Okçuluk risâlelerinde “Burası er meydanıdır. Burada şah ü gedâ birdir” sözü ile bu eşitlik inancı sık sık dile getirilerek anılır .Padişah, zengin, fakir, büyük ve küçük ayırımı yapılmadan herkes burada belirtilen kurallara uymaya, ihtiyarların yönetimine, atıcıların örf ve adetlerine ve Kanuna (Deb-i dirin-i tirendazana) uymaya mecburdur. 18.-19.Yüzyıllarda, Ok Meydanı’na daha çok saraya mensup kişilerin rağbet etmesi bu eşitlik töresini zedelemiştir. Toplumsal sınıfların birbirinden kesinlikle ayrıldığı bir devlet yönetiminde, bu ayrıca dikkat çekicidir. Ok Meydanı’nın Yönetimi ve Sorumlulukları Ok Meydanı’nın yönetiminden birinci derecede sorumlu olan en yetkili kişi Meydan Şeyhi’dir. Ok Meydanı’nı yönetir ve o meydanın reisidir (Reis-i Tîrendâzan). Burası aslında kemankeşlerin s bet ettikleri, yemek yedikleri bir spor kulübüydü. Bu makam için değişik unvânlar da kullanılırdı. Bunlar kısaca şöyledir: Şeyhü’l-Meydan , Şeyhü’r-Ramiyân , Şeyhü’l Rumât ,Şeyhü’l-Kemankeşân, Şeyh ve Reisü’l-Tîrendâzân, Okçular Şeyhi, Atıcılar Şeyhi gibi. Meydan şeyhini kemankeşler kendi aralarında seçerlerdi. Ancak, okçu ve yaycıların bu makamı zorla ele geçirmeleri üzerine, izn-i hümâyunla tâyinler de yapılmıştır Bu sebeple Kâtib Abdullah Efendi Okçular Sicili’nde kendisi için Reis-i Tîrendâzan-ı Rikâb-ı Hümâyûn unvânını kullanır. Bunun nedeni; meydan şeyh’i hatt-ı hümâyûnla atanmaya başlanınca, padişahın hizmetinde olunduğunu belirtmek üzere bu unvan kullanılmasıdır.Meydan toplantılarında kıdem ve protokol sırası gözetilerek oturtulurdu. Buna “yollu yolunca oturmak” denirdi. Meydan töresince, şeyhten sonra pirler/ihtiyarlar ve menzil sahibi kemankeşler gelirdi. S bet ve yemek sırasında bunlar şeyhin sağ yanında otururlardı. Bu bakımdan meydan şeyhlerinin menzil sahibi yaşlı kemankeşler arasından seçilmesi âdetti. Seçimde o kişinin şahsiyeti de dikkate alınıyordu. 19.yüzyıl başlarında menzil sahipleri azaldığından, bu şart aranmaz olmuş, saygı değer ve sözü geçer bir kişi olması yeterli görülmüştür .Tekke ve meydan, şeyhin başkanlığında bir heyet tarafından yönetilirdi. Şeyhin sağında eskilik sırasına göre; sağdan birinci Şeyhü’l-Menâzil fi’l-Meydân (Menziller Şeyhi, sağdan ikinci, Şeyh-i Mütevelli’i Akça’yı Vakf’ı Nukud denilen vakfın mütevellisi, onun altında Vâcibü’r- Riâye-i Meydan /Menzil Sahibleri denilen ihtiyarlar otururdu. Şeyh bunlardan seçilirdi. Kabza alan kemankeşler(tâlib-i menziller) kıdem sırası (dümende oturmak) ile solda otururlar, menzil alınca, sağda dümene geçerlerdi. Ok Meydanı’nın Diğer Görevlileri Meydan Amiri/Meydan Kadısı/Nâib: Hukukî anlaşmazlıklar konusunda söz sahibi ve Galata Kadısı’nın vekilidir. Şeyü’l-Menâzil fi’l-Meydan/Menzil Şeyhi: Meydan şeyhinden ayrı bir unvân olup, sadece menzil atışlarıyla ilgilenmektedir. Meydan Nakîbi/Vekilharç : Meydan Şeyhinin yardımcısı. Yazıcı-yı Meydan: Ok Meydanı yazıcısı, kâtibi. Tekke-nişîn: Devamlı Tekke’de kalır; bina ve eşyaların muhafazasından sorumludur. Şeyhin ve mütevellinin yardımcısıdır. Meydan İmamı ve Hatîbi: Toplu ibadetleri ve atışlar sırasındaki duâları yönetir. Meydan duacıları onun emrindedirler. Duâcı-yı Meydan: Meydan Duâcısı. Korucubaşı: Meydanın güvenliğinden birinci derecede sorumlu kıdemli korucu. Korucular: Yeniçeri Ağası’na bağlı olup, Onun tarafından atanır. Meydanın güvenlik işlerinden sorumludurlar. Yaz kış hergün meydanda bulunur, meydan vakfından para alırlardı. Rikâb-ı Hümâyûn Atıcıbaşısı/Okçubaşısı: Padişahın hizmetinde olan okçuların başı. Sicilli Kemankeş/Icâzetli Kemankeş: Gereken şartları yerine getirip, üstadından kabza ve icâzet almış, Okçular Sicili’ne kayıt olunmuş kemankeş. Havacıbaşı: Meydan havacılarının en kıdemlisi. Havacıyı Meydan: Meydan Havacısı, Havacı. Havacılar: Şahitlerle birlikte, atış sırasında “hava yeri”nde durarak okun düştüğü yeri ve rekorları, ayak yerinde duranlara bildiren/ haber veren güvenilir kişiler. Ahçı: Meydan kadrosundandır. Hizmetkâr: Meydan kadrosundandır. Meydan Ehli: Meydan toplantılarında ve atışlarda bulunmağa hak kazanmış kişilerdir: Bunlar:Meydan Görevlileri, İhtiyârlar, Kemankeşler, Yaycı ve Okçu Ustaları, Meydan Müdâvimleridir. Ihtiyârân-ı Meydan/Meydan Uluları/Meydan Ihtiyârları: Okçulukla ilgisini sürdüren yaşlı ve saygıdeğer kemankeşlerdir. Meydan âdabını korumak konusunda söz sahibiydiler. Meydan piri: Ok Meydanı’nın en yaşlı kişisi. Meydanın pir-i pîşkademi. RİTÜELLER Er meydanı, Ok meydanı, Cirit meydanı ve diğer spor meydanları; yiğitliğin, cesaretin, dürüstlüğün, yardımseverliğin, mertliğin ve cömertliğin gösterildiği meydanlardır. Bu açıdan örnek davranışlara sahip sporcular, kin ve nefret duygularından , kötü huylardan uzak ve spor ahlâkının yarışı içerisindedirler. . Okçuluktaki /Ritüeller: Yen giymek, Küçük Kabza ve Büyük Kabza Almak Ok Meydanı’nda bütün törenler gibi, Kabza alma töreni de belli usûllere göre yapılırdı. Kıdeme, merâtib silsilesine göre herkesin yerini almasına çok dikkat edilir, her şeyin yolunca olmasına çalışılırdı. Okçuların kendi branşlarında yükseldiklerini başkalarına göstermek için, kabza sınavları yapılmaktaydı. Ahîlikte de bir kademden diğerine geçişte küçük bir numunesi mahiyetinde bir merasim yapılmaktadır. Bu merasimde hizmete ait Emanet’in teslimi yapılır. Okçulukta da bir üstatdan Küçük ve Büyük kabza alarak menzil atmamış atıcıya, hiçbir meydanda menzil attırılmazdı. Atıcılıkta kabza almak/icazet almak sadece bir başlangıçtır. Okçunun hayatında bir dönüm noktasıdır. Okçuluğa heves eden, bir süre sıkı çalışan sağlıklı her kişi bunu başarabilirdi. Asıl bundan sonrası, okçulukta rekor kırıp menzil alabilecek seviyeye ulaşmak önemliydi. Yine de, menzil sahibi olmak, kemankeşlikte başarının tek ölçüsü sayılamazdı. Binci, hatta Binyüz cü kemankeşliğe kadar yükseldiği hâlde menzil olamamış pek çok usta okçu vardı. Küçük Kabza Alma Töreni Atıcı olmak isteyen kişi bulunduğu şehirde Atıcılar Tekkesi var ise, tekkeye giderek dileğini meydan ihtiyarlarına bildirip, kendisine bir üstat verilmesini ister. Meydan ihtiyarları o kişinin kötü bir şöhreti olup olmadığını araştırıp, ahlâken atıcılığa lâyık görürlerse, menzil alıp sicile yazılmış usta atıcılardan birini ona üstat olarak verir. Eğer o şehirde yalnız ok meydanı varsa, meydana bakmakla görevlendirilmiş ihtiyarlara bu dileğini bildirir veya üstat bir kemankeşle kendisi anlaşarak ona şakirt olur. Bu şekilde bir üstat kemankeşe şakirt olan kişiye, üstadı şu şekilde kabza verir: Şakirt (çırak) üstadının önünde diz çökerek durur. Üstadı sol eliyle bir yayı kabzası altından tutarak şu konuşmayı yapar: “-Bismillâh ve âli berekâtü Resûlu’llâh. Kabza Cebrâil Aleyhi’s-selâm hu süphane ve Taliâlinin emr-i şerifleriyle cennetten çıkıp ibtida oku Peygamber Aleyhi’s-selâm’a getirdi. Sonra Hazret-i Sultan Enbiya-ı Sallâ’llahu ve sellem’in izn-i , şerifiyle Sa’d bin Ebû Vakkas raziyallâhü anh pir’imiz olub kabzayı eshâb-ı güzine verildi. Ondan biribirlerine emanet edilerek üstadım bana verdi. Ben de emaneti sana teslim eyledim. Fi sebilillâh niyet edüp ok at gaza ile ve talib olan kabza aşıkına bu minval üzere hayır ve dua ile teslim eyle” diyerek kabzayı sol eliyle şakirdinin sol eline teslim eder ve sağ elindeki bir oku veya gezi şakirdin sağ eline verip usulünce çektirerek kabza almış olunur. O günden sonra bu şakirde Kabza Talibi denilir. Padişah’ın kabza alması da usûlu dairesinde olmaktadır. Bu suretle Küçük Kabza alan şakird üstadından atıcılığın tekniğini, nasıl idman yapılacağını ve bir atıcıda bulunması gereken ahlâki özellikleri öğrenmeye başlar. Büyük Kabza alıncaya kadar onunla çalışır. Tâlibin eline hemen sert menzil yayı verilmez, yumuşak yaylar ile başlanıp zamanla yayın kuvveti arttırılır. Daha sonra, okçunun ömrü boyunca bıkmadan sürdüreceği idman devresi başlar. Vücudunu atışta hazır tutabilmek için, her gün bir miktar idman yapması gereklidir. Hiç olmazsa her sabah, teberrüken 66 defa kepâde yayı çekmelidir. Henüz kepâde idmanı devresinde bulunan acemi okçuya da Kepâdekeş denirdi. Bu konuda okçular arasında bir atasözü çok tekrarlanırdı: “Sen oku bir gün bırakırsan, o seni on gün bırakır.” Bu süre içinde Küşekçe yayı ile Hava-gezi’ni torbaya atarak idman yapar. Ustası bu idmanları yeterli görünce, ok meydanına giderek Puta ve Menzil atışlarına da çalışır. Büyük Kabza Alma Töreni Kendisine Küçük Kabza veren üstadıyla ok atmayı meşk eden atıcı, Heki okuyla 800 geze, Yeksüvar okuyla 850 geze ve Pişrev okuyla da 900 (594m) geze atabilecek duruma gelince, üstadının da iznini alarak meydan ihtiyarlarına gidip: “-Ihtiyarlar, duanız ve izniniz ile Müsahık isem 900 gez menzile talibim..” der. Ihtiyarlar atıcının hangi menzilde duracağını, yayının ağırlığının o menzilde atmaya uygun olup olmadığını, okçusunun ve yaycısının kimler olduğunu öğrendikten sonra, başka bir engel de bulunmuyorsa atışa müsaade ederler(103). Menzil atmaya izin alan atıcının Ayak Yeri’nde iki, Hava Yeri’nde de üç olmak üzere, beş tanık bulundurması gerektiği için, bunları da hazırladıktan sonra, elverişli bir havada üstadını, yaycısını, okçusunu, tanıklarını, bütün tekke personelini ve o gün meydanda bulunan kemankeşler ile varsa konukları beraberine alarak şeyhin huzurunda toplanmak üzere meydana Meydan Sofası’na gelir. (104). Şeyhin durduğu yere yakın yapılmış olan ehram’a talib oturtulur. Tekkenin vekilharcı, tören başlayınca talibi oturduğu ehramdan kaldırıp şeyhin önüne getirir. Şeyh talibe: “Ayağa durdum ve mahallinden aşırı ok attım, menzil bozdum diye dava edersin. Ayak şahitlerin var mı?” diye sorar. Atıcı/Talip temenna ederek, “Var”. diye karşılık verince, vekilharç, iki “Ayak taşı” şahidini şeyhin önüne getirir. Onlar da tanıklık yapınca, şeyh bu sefer tanıklık yapacak kemankeşlere: “Bu talibi kabza, ayağını ayak yerine düz bastı mı?” der. Tanıklar da: “Bastı”, karşılığını verince, “Destar bozulduğunu gördünüz mü?” “Gördük.” “Böyle tanık mısınız?” “Tanığız” diye karşılık verirler. Vekilharç daha sonra iki havacıyı çağırıp şeyhin önüne götürür. Şeyh onlara da: “Mahallinden aşırı okunu kondurduk ve destar bozduk.” “Böyle tanık mısınız?” “Tanığız” diye karşılık verirler. Şahitlerin bu şekilde tanıklık etmesiyle 900 gezden yukarı ok attığı belirlenince, kabza alacak atıcı şeyhin önünde yere diz çöker. Kabza kısmı yukarıya, çilesi yere gelecek şekilde önüne bir yay konulur. Talip, sağ elini yayın kabzasına koyup kaldırarak parmaklarının içe gelen kısmını öper. Başka bir el öpme şekli de şöyledir: Diğer işlemler aynen yapıldıktan sonra, sol elinin parmak uçlarını kabzanın üzerine koyup, sağ elini de bu sol elinin üstüne (avuç içi avuç içine gelecek şekilde) koyarak iki eliyle yayı havaya kaldırır ve sol elinin üstünü öper. Sonra ayağa kalkıp şeyhin elini öpünce şeyh: “Götürün üstadı kabza versin.”, der. Vekilharç atıcıyı üstadının önüne götürür. Talip üstadının önünde diz çöküp elini öpünce üstadı, çırağının sol kulağını sağ eliyle tutarak öğüt verir ve şu duayı okur: “Bismillahirrahmanirrahim Allahümme salli alâ seyyidinâ ve Nebiyyina Muhammedin ve âli nur-ı Muhammed Mustafa. Allahümme salli alâ seyyidina Muhammed ve âli Haticetü’l kubra ve Fatımatü’l Zehra ve Imam Hasanü’l razi ve imamü’l Hüseyin el mazlumü’l şehid düşen Kerbelâ ve Imam Zeynelabidin, Muhammed el Bakır ve Imam Cafer el Sadık ve Imam Musa el Kâzım ve Imam Muhammedü’l Şafi ve Imam Hasanül askeri ve Imam Muhammed el Mehdi sahibü’l zaman ve kutbü’l devranü’l kayim el rıdvan Allahu Teâlâ aleyhim ecmain ve cümle bu tarıkda gelmiş ve geçmiş ehl-i kabza perverleri ihtiyarları ruhu içün ve mevcud olanların ervahı içün ve cümle şehidlerin ve gazilerin ruhu içün ve rical-i gayib içün ve düşmanların kahrı içün fatiha Ruy-i pak Resûlüllah’a salavat. Bu duayı huşu içinde dinleyen talip, dua bittikten sonra ayağa kalkarak tekrar üstadının elini öper. Daha sonra orada bulunan bütün kemankeşlerin de elini öptükten sonra şeyh ile bitişik odaya girerler. Burada şeyh ona Kemankeş sırrını söyler ve Büyük Kabza Alma töreni de bu şekilde tamamlanmış olur.Okçuluk risâlelerinde, olur olmaz kişinin eline düşer diye, kemankeşlik sırrı açıklanmaz. Bu sır şöyledir: “Yayın kabzasına abdestsiz yapışmaya, onu nâehle, serkeşe teslîm ve tâlim etmeye ve eti yenmez kuşa ve sâir hayvana bilâ özür atmaya, gözü görmediği mahalle atmaya, atışa Besmele ve Salât ü Selâm ile başlana.” Fütüvvet, içine kapalı ve yarı gizli bir teşkilâttı. Taliplere aktarılan bazı öğütlerin, teşkilât dışı kişilerce duyulması ve bilinmesi istenmezdi. Kabza alma töreninde, üstâdın tâlibin kulağına fısıldadığı kemankeşlik sırrı da bu çeşit öğütlerdendir. Meydan şeyhinden bu şekilde izin alan atıcının, en kısa zamanda taşını dikmesi kendisi için hayırlı olur. Çünkü hemen dikmezse hastalık, ölüm, görevle başka yere gitme gibi nedenlerle belki sonradan dikmeye imkân bulamaz. Böylece hem emeği boşa gitmiş ve hem de o menzilin baş taş’ı dikilmemiş olurdu. Kemankeş Mustafa bu konuda atıcılara şu öğüdü veriyor. “Şimdi ey kabza aşığı, malum olaki yarım gez okun baş taştan ziyade düştüyse cehd edüp hemen taş dikesin. Nice kimselere rast gelindi ki, bir zaman buraya dek ok atub taş dikmeyi ihmal eylemiş idi. Daha ziyade atayım, o zaman dikeyim derken bir bahane ortaya çıkıp ya sefere veya hastalık gibi. Bu arada nice müddet geçti idmanı elden gitti. Tekrar ol idmanı elde edemedi. Halbuki o zaman taşını dikmiş olsaydı, şimdi akranı arasında adın anılır eserin yaşamış olur ve taşını görenler falan kimsenin nişanıdır diye ruhuna rahmet okuyup dua ve hayır ile adın anılmış olurdu.”. O günden sonra kemankeş sırrını alan atıcının adı, tekkenin Okçular Sicili defterine yazılır. Atıcının “defterli” olması demek, kemankeş olması/Ah-ı kabza demektir. Koluna Kolçak takabilir padişahlar huzurunda atış yapmaya hak kazanmış olurdu. Padişahların da kabza alma törenleri bu şekilde olurdu. Yalnız Padişahlar el öpmeyeceği için, Büyük oda (Meydan Sofası) da özel surette bir yer hazırlanır, padişah buraya oturarak töreni seyreder. Yerine de vekil ettiği kimse kabza alırdı. Kemankeş sırrını da şeyh efendi padişahın yanına giderek söylerdi 16. yüzyılın sonlarına kadar, kabza törenlerinde, üstâd tâlibin sol koluna iğreti yen veya kolçak takardı. Kolçak : Kabza verirken üstadın talibin sol bileğine taktığı meşin bağdır. Bilek siperinin kullanılmadığı dönemde, sol bileği ok çarpmasından korumak için kolçak kullanılırdı. Kolçak takmak, kökleri ahîliğe ve fütüvvet inancına kadar giden eski bir töredir. Bu âdet fütüvvete göre Hz. Hüseyin’den kalmadır. Ok atarken koluna çarpardı. Bunu gören Ebû Vakkas, “Bir yen olsa iyi olur” dedi ve bunu yaptırdı. Hem ona, hem kendi koluna takdı. Buna iğreti yen de denir . Üstaddan büyük kabza almak demektir . Pir tutmak, yen(kolçak) giymek ve şed kuşanmak gibi âdetler, eski fütüvvet inancının Ok Meydanı törenlerinde devam ettiğini göstermektedir. Gençlerden kurulan ve tarihi 12. Yüzyıldan daha önceye uzanan Fütüvvet yolu ve teşkilâtı, Ahîlik adı ile 14. ve 15.yüzyıllarda Anadolu’da da devam etmiştir. 14.yüzyılda Anadolu’yu gezen Ibn-i Batu’da, birçok illerde rastladığı bu teşkilâtı uzun boylu anlatır. Ayrıca, Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda bu teşkilâtın rolü olduğu, Sultan I. Osman’ın ve Ankara’yı Ahîlerden teslim alan (1361) Sultan I. Murad’ın bu teşkilâta girdikleri bilinmektedir . Bir ahlâk ve dayanışma yolu olan Fütüvvet’e girebilmek için, tâlibin şeyhü’l-fütüvve’den şed kuşanması ve kendi mesleği ile ilgili sembolik bir nesneyi alıp öpmesi gerekirdi. Bunun için düzenlenen törenin, kabza alma töreni ile yakın benzerlikler taşıdığı görülmektedir. Duâlar hemen hemen aynıdır. Vekilharç görevindeki nakîb, tâlibe burada da refakat etmekte, şeyh tâlibin mesleği ile ilgili nesneyi verirken ve nasihât ederken aynı sembolik davranışlarda bulunmaktadır. Kabza talibi abdest alarak hangi menzilde alacak ise, o menzilin “Ayak taşı”na “Bismillâhirrahmanirrahim” diyerek basar. Havacılar hava yerine giderler. Ayak yeri’nde bulunacak tanıklardan birisi kabza talibinin sağında, diğeri solunda durur. Atıcı kurulmuş yayı yaycısından ve oku da okçusundan alıp tekrar “Bismillahirrahmanirrahim” diyerek yayını çeker ve “Ya Hakk” sedasıyla okunu atar. Atılan ok yukarıda da belirtildiği gibi, pişrev ise 900 gezden, Yeksüvar ise 850 gezden ve haki ise 800 gezden aşağı düşmemesi gerekir. Kurallara göre atmış ve gereken menzilden ileri oku düşmüş ise, havacılar sarıklarını havaya atarak işaret verirler. Buna “Destar bozdu” denilir. Atıcı Ayak taşı’na da doğru basmış ise, hep beraber okun düştüğü yere giderler. Ok Atışlarındaki Ritüeller/Törenler Menzil atma durumuna gelen bir atıcı, hangi menzilde ok atmak ve taş dikmek istediğini, meydan ihtiyarlarına giderek: “Dileğimiz hikmetiniz ile ok atmaktır. Filân menzilde ok atmamama ne dersiniz? İzniniz var mı? diye sorar. İhtiyarlar durumu inceleyip istediği menzilde ok atmasına izin verir veya başka tavsiyelerde bulunur . Kanunnâme-i Rımat’a göre, üç boyda menzil yarışması yapılıyordu. Bu üç boyun isimleri ve katılacak olanlarda aranılan şartlar şöyleydi. Aşağı Koşu:Bu boya 900 geze kadar atabilenler ve ihtiyarlar katılır. En yaşlı atıcının çektiği bir yay ile bütün atıcılar beşer ezmayiş oku atarlar. Beşer ok atılmasının nedeni; İslamın şartının beş olması, beş büyük peygamberin (Hz. Nuh, Hz. Ibrahim, Hz. Musa, Hz. Isa, ve Hz. Muhammed) olması ve günde beş vakit namaz kılınması gibi İslam geleneğinde yer alan değerlerden kaynaklanmaktadır. Doküzyüzcüler koşusu: Bu boya Orta koşu da denilir. 900 gez ve yukarısına atanların koşusudur. Yedi’şer heki oku atarlar. Yarışma eğer padişahın huzurunda yapılıyorsa pişrev oku atılır. Yedi ok atılmasının nedeni; yedi yıldızda, yedi gökten, yedi yerden, yedi azadan, Kâbe’nin yedi kez tavafından, Safâ ile Merve arasında yedi kez seyirtmeken ve İsmail’in şeytana yedi taş atmasından ve İslamda mistik hiyerarşi’nin yedi dereceli olmasındandır. Binciler koşusu: Bu boya Baş koşusu da denilir. 1000 gez ve yukarı atanların koşusudur. Dokuz’ar pişrev oku atarlar. Binyüzcüler koşusu: Bu boy, en büyük koşudur. 1100 gez ve yukarı atanların koşusudur. 11’er pişrev oku atarlar. Atışlar genelde ikindi namazını kıldıktan sonra duâ ve senâ ile başlardı. Atışın yapılacağı ayak yeri’nde iki ve okun düşeceği hava yeri’nde de meydan ihtiyarlarından üç şahit (birisi baş taş’ın sağında, biri solunda ve üçüncüsü de ilerisinde durarak oku gözetlerler.), okçusu yaycısı ve o menzilde daha önce taş dikmiş bir atıcı yerini alırdı. Duâcı ortaya çıkar, gerekli duâları okur ve salâvat ederler, oradakiler de Amin derlerdi. Sonra menzil tâliplerinden en kıdemlisi kalkıp ayak yerine gelir. Atıcı oradaki cümle kemankeşlerden icâzet ve himmet talep ederek: “Safâ nazarınız bizimle olsun. İzniniz olursa gaza niyyetine ok atıp menzil almak dilerim” der. Etrafında bulunanlar kendisine: “Nola, koluna kuvvet pehlivan / kuvvet birle küşâd olsun.” diye cevab verince atışlar başlardı. Kemankeş/atıcı Bismillah diyerek şu duayı okur: “Billahi tevekkeltü alellahi velâ ahede sivâhü” ve “Niyyet-i gazâ! Ya Hakk! nidasıyla okunu atar. Her kemankeş, sırasıyla, kararlaştırılan sayıda ok atardı. Bu sayının üç, beş, yedi, dokuz veya on bir olması gerekirdi. Bu tür atışlarda 900’cüler beş, 1000’ciler yedi ve 1100’cüler de 11’er ok atarlardı. Kurallara göre atmış ve gereken menzilden ileri oku düşmüş ise, havacılar sarıklarını-dülbentlerini havada sallayarak, atarak işaret verirler. Buna, Destar bozdu denilir. Destar bozulunca , baş taş geçilmiş sayılırdı. Atıcı Ayak taşına da doğru basmış ise, ayak yerinde bulunanlar hep beraber okun düştüğü yere gidilir. Ok salkı düşmemiş ise geçerli sayılarak, Alin-i erkân ile saplandığı yerden törenle meydan ihtiyarlarından birisi veya atıcının yakını tarafından, çıkarılır . Okun Yerden Çıkarılma Töreni: Atılan ok bir rekor kırmışsa, üstatlar kavlince şast ve kabzadan geçmiş ise; okun yanında toplananların hepsi birden yüksek sesle, Allah’ın azametini ululamak için:“Allâhu Ekber, Allâhu Ekber, Lâ ilâhe illâllah” diye tekbir getirirler. Fütüvvet geleneğinde çâr-pir (Adem, Nuh, Ibrahim, Hz. Muhammed Peygamberler)’e atfedilirken, çâr-tekbîr ise (Rıza, Fenâ, Safâ, Vefâ)’ya tekabül eder. Atıcının üstadı veya orada bulunan meydan ihtiyarlarından birisi, Peygamberimiz Hazreti Muhammed’in, sahabelerine ve Sa’d bin Ebu Vakkas hazretlerinin ruhları ile, ok meydanlarından yetişip de ölmüş bütün atıcıların ruhları için dua ile salat (Fatiha-i şerif ve üç ihlâs-ı şerif okunur) ve selâm edilerek hediye edilir. Daha sonra üç defa tekbir alınarak “Allâhü ekber, lâ ilâhe illâllahü vallahü ekber, Allâhü ekber ve lillâhil hamd” diyerek, oku yapan usta, yoksa atıcı tarafından ok yerinden çıkarılır. Çıkarılan ok atıcısına verilir. Bulunanlar birbirleriyle kucaklaşır (musafaha) yaparlar. Düştüğü yer belli olsun diye oraya bir işaret/nişan konulur veya taş yığılır. Rekorun baş taşın kaç gez ileri düştüğü ölçülüp hep birlikte meydan şeyhinin yanına gidilerek durum anlatılır ve atıcı taşının dikilmesi için izin ister. Tekkede yapılacak izin verme töreni için bir gün beklenir. O gün, menzili bozarak sicile yazılmağa ve Kemankeş unvânını almaya hak kazanan atıcı, masrafı kendisi tarafından yapılarak tekkede öğlenleyin, kabza töreninin şükranesi için bir ziyafet verir/sofra çekilir. Fütüvvette de “şükrane sofrası”nı bir makamdan diğerine yükselen fütüvvet ehli çektiğinden, kabza almadaki ziyafet fütüvvetteki ziyafetle birbirlerini bütünlemektedirler. Ziyafete bütün atıcıları ve kendisine maddî ve manevî yardımda bulunan devlet büyüklerini davet eder. Meydanda yemek yenilirken Sahib-i menzil olanların eskisi, yenisinden önce olmak suretiyle Şeyhin sağ tarafına ve Talib-i menzil ile Müstehak-ı menzil olan atıcılarda, Şeyhin sol tarafına eskisi yenisinden önce olmak üzere (eskilik derecelerine göre/yollu yolunca) oturur. Atıcılar Kanunnamesi’nin 9’uncu bölümü Tekke’nin Taâmiyyesi Beyanındadır başlığıyla, tekkede Pazartesi ve Perşembe günleri atıcılara verilen yemekteki sofra düzeni anlatılırken bu hiyerarşiye yer verilmiştir. Yemekten sonra da Hamd edilir. Şeyh sofra duası yaptırır ve sonra Büyük Kabza Alma töreni yapılır. Bir törende birden fazla tâlibe kabza verildiği de olurdu. Bunun nedeni, talibe fazla masraf yüklememek içindir. Kabza alan tâlibin ziyâfet çekmesi, hiç olmazsa bir koyun pişirtip dağıtması gerekirdi. Bu yüzden kabza töreni, yüksek rütbeli veya zengin bir kişinin verdiği ziyafete rastlatılırdı. Ayrıca, Sultanların, vezirlerin veya saray erkânının kabza alma, yahut taş diktirme ziyafetlerinde, birçok tâlibin kabza aldığı bilinmektedir. Bu sayı bâzen 50’yi bulmaktadır. Menzil alan kemankeş, bir yandan taşçıya menzil taşını yaptırırken, diğer yandan ziyâfet hazırlıklarıyla uğraşırdı. Ziyafetle taş diktirmek âdetti. Menzil taşı diktirecek talip, Şeyhi, ihtiyârları, üstadı ve itibarlı kemankeşleri kendi dâvet eder, diğerlerini havacılara ve dümende ki iki tâlibe davet ettirirdi. Ziyafet, rekor sahibinin maddî imkânları ölçüsünde tutulurdu. Masraf, 17.yüzyıl başında yaklaşık 1000 akçeyi buluyordu. Bazen okçuluğa meraklı padişah, vezir veya paşalar da masrafı üzerine alırdı. O zaman ziyafete, kabza törenleri ve ok koşuları da eklenir, büyük bir şenlik havası verilirdi. Ziyâfette herkes “yerli yerince” oturur, sonunda meydan şeyhine, üstada, vekilharca, yaycı ve okçuya, havacılara ve şahitlik yapacak kişilere hediyeler dağıtılırdı. Sonra birlikte menzil yerine gidilir; kemankeşler çepeçevre, sağda menzil sahipleri solda talibler otururlar; Şeyhin sorgusuyla menzil taşı diktirme merâsimine geçilirdi. Menzil Taşı Dikme Töreni: Okun düştüğü yer daha önce işaret edilen yerde toplandıktan sonra, Şeyh: “Bu menzili sen mi attın ?” diye sorar. Kemankeş: “Allah’ın izniyle ben attım.” derdi. Bunun üzerine önceki menzilin sâhibi veya oradaki birkaç kemankeş usulen (eğer bir hatâ varsa gerçekten) itiraz ederlerdi. O zaman, çağrılan iki ayak ve iki hava şâhidi dinlenirdi. Ayak şahitleri: “Oku yolunca attı, sarık bozulduğun gördük.”, hava şahitleri ise: “oku buraya düştü, konduğunu gördük.” derlerdi. İtirazcılar bu defa şahitler için şahadet isterlerdi. Orada hazır bulunanlar, dört şahidin de sözlerinin doğruluğuna ve garazsız kişiler olduğuna şahitlik ederlerdi. Sonra dualar okunur, bir ihtiyâr kalkıp okun düştüğü çakıl yığılı yer çevresine bir daire çizer, burası kazılır, tekbîrlerle taş diktirilir ve bir Fatiha ile tören son bulurdu.
__________________ |
| | |
| | #3 |
| Aktif Uye ![]() Üyelik tarihi: Oct 2007 Nerden: Istanbul Yaş: 37
Mesajlar: 1.499
Blog Mesajları: 1
Cinsiyet: Rep Gücü: 119 Rep: 11723 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Sosyal Dayanısma Sporculara Maddî ve Manevî Desteğin Sağlanması Kabza alma ve taş dikme törenlerine pek çok kişi davet edilerek, ziyafet verilirdi. Bu nedenle bazı atıcı pehlivanlar masrafı karşılayamadıkları için taş dikememişlerdir. Bazı atıcılar yoksul olup taşını yaptıramaz, yemek ve hediyelerin parasını verecek güçte olmadıkları için, bazıları da atışın arkasından savaşa veya görevde başka yere gitmeleri nedeniyle bir kısmı da çeşitli nedenlerden ötürü taşını dikemez veya dikemez. Böyle durumlarda okun düştüğü yere çevreden toplama taşlar yığılır. atıcılar bu taş yığınına çift derler. Menzil taşı sonradan dikilmemiş bile olsa, kemankeşin adı ve yaptığı menzilin uzaklığı Sicil Defter’ine yazıldığı için bilinirdi. Taş dikemeden ölen, savaşa veya bir memuriyetle İstanbul dışına gönderilen kemankeşlerin taşı, arkadaşları tarafından diktirilirdi(teberruken taş diktirmek). Bu bir meydan töresi ve kemankeşler arasında bir borç sayılırdı. Yine ziyafet çekmeğe gücü yetmeyen kemankeşlerin masrafını aralarında bölüşür, mahzûn etmezlerdi. Ahîliği ve atıcılığı ayakta tutan bu davranışlara ait birkaç örnek: Yeniçeri Ocağı’ndan Okçu Hüseyin(15.yüzyıl sonu-16.yüzyıl ilk çeyreği), Kıble-Lodosu ile atılan Zihgirci (Baş Taşlar) Menzili’nde 1043.5 gezlik bir rekor kırmışsa da taşını dikemeden sefere katılmıştır. I.Viyana Kuşatması’nda (1529) şehit düşmüş, daha sonra kemankeşler teberruken taşını dikmişlerdir. Vezîr Semiz Ali Paşa’nın kullarından kemankeş Lenduhâ Cafer(15.yüzyılı sonu-16.yüzyıl ilk yarısı), zamanının en ünlü kemankeşlerinden biriydi. Ok Meydanı’nda, üçü 1200 gezden aşırı dört menzili vardı. Top Yeri (Hasan Taşı) Menzili’nde Yıldız havası ile okunu 1195.5 geze düşürmüştür. Taşını dikmeye ömrü vefa etmeyip öldüğü için, daha sonra kemankeş arkadaşları taşını dikmiştir. Cebeci Deli Hasan(16.yüzyılı ikinci yarısı-17.yüzyıl başı), Budin Seferi sırasındaki yararlıkları sebebiyle cebeciler kethüdası olmuş, daha sonra Peşte Kalesi’nin düşmesi ile 1602’de esir kalmıştı. Kabzadaşlarının topladığı fidye akçesiyle serbest bırakılmıştır. Sultan II. Mahmud, 1250(1834-1835) yılı bir meydan günü lodos ile atılan Küçük Yeksüvar (Salâ) Menzili’nde, Nazîfi Mustafa Ağa’nın 1072 gezlik yerinden 103 gez aşırı atarak, 1175 geze okunu düşürüp rekor kırmıştı. Ancak, Sultan II. Mahmut, Mustafa Ağa’nın devlete büyük hizmetleri olup vazife başında ölmesi sebebiyle, hürmeten taşını diktirmemiş, orada hazır bulunan merhumun yaşlı oğlu Binci Osman Bey’e; “Eseri pederini sana bahşettim!” diye iltifat etmiştir. Okçular /Tîrendâzan /Kemankeşler Tekkesi Vakfı’nın Kurumlaştırılması Vakıf İstanbul Ok Meydanı Vakfı, fetihten hemen sonra, Fatih Sultan Mehmet’ in emri ile kurulmuş ilk vakıftır. Bu konudaki fermanlarda kuruluş gayesi, “gazilerin ve halkın ok atması ve toplu hâlde dua etmesi için...” diye açıklanmaktadır. Ok Meydanı’nda aynı zamanda bir dua yeri olması ise, okçuluk sporunun dinî yanına dikkatimizi çekmektedir. İstanbul, Bursa ve Edirne gibi ilk Osmanlı merkezlerinde böyle meydanlar bulunmaktaydı. İstanbul Ok Meydanı’nın 50 menzili vardı. Osmanlı kentlerinde, 38 ayrı meydanda 107 ok menzili bulunmaktaydı. Fakat bunların birer vakıf kurumu olduklarına dair bir kayda rastlanmamaktadır. Şu hâlde, tahminimize göre, Osmanlılarda okçuluk sporu ilk defa bir vakıf tesisine bağlı olarak İstanbul’da karşımıza çıkmaktadır. Titizlikle yönetilen bir vakıf kurumuna bağlı, örgütlü ve disiplinli bir okçuluk sporuna öteki Doğu ve İslam ülkelerinde rastlanmamaktadır. Vakfın Gelirleri Ok Meydanı Vakfı’nın nakit gelirinden, menkul ve gayrimenkul mallarının korunmasından sorumlu kimseye; Mütevellî/Şeyh-i Mütevellî-i Akçe-i Vakf-ı Nukûd denirdi. Vakfın gelir ve gider hesabını 1682 yılında Atıcılar Sicili’nin tutulmaya başlamasından sonra, Şeyh Ahmet Efendi tutuyordu. Vaktiyle İstanbul Ok Meydanı’nda Sorkun (Sivrikoz) Çardağı diye bilinen üstü kapalı bir yer vardı. Bosna Valisi Vezir İskender Paşa, Ok Meydanı’na bitişik Sivrikoz Bahçesi’ni satın almış ve bir köşk yaptırmıştı. Kemankeşlerin barındığı çardağı, köşkünün haremine bakıyor diye yıktırınca, atıcılar açıkta kaldılar, ama ses etmediler. Birkaç çadır kurup, orada barındılar. Bir zaman sonra, Sultan II. Bâyezîd’in Amasya’da şehzade iken okçuluk hocası olan Usta Bâyezîd’in oğlu İran’dan konuk olarak gelmişti. Babasının selâmlarını ve hediyelerini Padişah’a sundu. II. Bâyezîd de kemankeşlerden misafirini Ok Meydanı’nda ağırlamalarını istedi. Ok Meydanı’na çadırlar kurularak ziyafet düzenlendi. Bahçesinde oturan İskender Paşa’ya da saygı gereği iki sofra yemek gönderdiler. Bu davranış Paşa’ya pek dokundu, çardağı yıktırdığına pişman oldu. 911(1505) yılında mescit ve tekkeyi yaptırarak vakfa bağlattı. IV. Mehmed devrine kadar, meydan günleri yapılan harcamaların nereden karşılandığı bilinmiyor. 1003 (1595) tarihli bir fermanda Ok Meydanı Tekkesi’nin onarımı için, “Yeniçeri taifesinin hayrata sarf için tâyin eyledikleri sülüs mallarından” para alınması emrediliyor. Gündelik masrafların ise daha çok, bol geliri olan meydan müdavimlerinden karşılandığı anlaşılmaktadır. 1639 yılında, Sultan IV. Murad’ın emriyle, Silahdar Mustafa Paşa’nın nezaretinde tekke onarıldı ve genişletildi. 1232 okka ağırlığında bakır kap kacak vakf edildi. Mescid ve odalara hasır döşendi. Bakım için tahsisat bağlandı . Uşşakîzâde Hamza Çelebi(17.yüzyıl), halktan atıcı olup da Ok Meydanı’na ilk vakıf tayin eden kişi olarak, meydan dualarında hayırla anılırdı. Yılda 200 kuruş olan vakfın; yarısı tekke masrafları, diğer yarısı atıcılara yemek ve çekilecek ziyafetler içindi. Dârüssaade Ağası Evkaf Nazırı Yusuf Ağa (17. yüzyıl ikinci yarısı), 1102 (1690-1691) yılında Medîne’de Haremeyn-i Şerîfeyn olmuştu. Hayırsever bir kişiydi. Üsküdar Atîk Vâlide Camii ve İmâreti vakfından yevmî 20 akçe ve Eminönü Yeni Vâlide Camii vakfından yevmî 20 akçe Ok Meydanı Tekkesi’ne taamiyye bağlatmıştır. Yusuf Ağa, sonradan Divan’a arz gönderip, müceddeden berât-ı şerif istemiştir. Bu konudaki 16 Şevval 1093 (1682) tarihli iki fermanda bu konular yazılıdır(Belge:1). Bu iki ferman daha sonra 2 Muharrem 1099 (1687), 26 Ramazan 1102 (1691), 22 Cemaziyülâhır 1106 (1695), 10 Rebiülahır 1115 (1703) (Belge0:2) ve 28 Sefer 1168 (1754) tarihlerinde istek üzerine yenilenmiştir. Bu tarihten sonra taamiyye kesildiği anlaşılıyor. Yusuf Ağa, Yıldız Poyrazı ile 840 geze ok atarak kendi adıyla anılan Yusuf Ağa Menzili’ni açmış, Tekke’ye taamiyye bağlattığı için, bu mesâfeye ana taşı diktirmesine izin verilmiştir. Menzilde yalnız Dârüssaade ağalarının atması şartını koymuştur. Sultan III. Ahmed’ e aid 1127 (1715) tarihli bir ferman, bu tarihten önce Tekke’nin onarıldığını, daha sonra gerekecek tamirler için İstanbul Gümrüğü Mukataası malından elli akça yıllık bağlandığını göstermektedir. 1720’de Ok Meydanı’nda yapılan sünnet düğününde, Atıcılar Tekkesi hanım seyircilere tahsis olunmuştu. Sultan I. Mahmud devrinde (1730-1754) tekkeye yeni bir taamiyye bağlanıyor: Darüssaade Ağası ve Haremeyn Evkaf Nazırı Hacı Beşir Ağa Divan’a arz gönderip, Ok Meydanı Tekkesi’nde sakin olanların taamiyyeleri azaldığı için, Eyüb’deki Dershâne ve Mederesenin evkafı 20 akçe bağlanmasına izin ve ferman çıkartıyor. 8 Rebiülevvel 1150 (1737) tarihli ferman, 28 Safer 1168 (1754)’de Sultan III. Osman tarafından yenileniyor. Ayrıca, tîrendazlar “Divân-ı Hümâyûna arzuhal sunup Ok Meydanı’nda vâki Atıcılar Tekkesinin taamiyyesi kalîl olub ianete muhtaç olmağla düşen mahlulden takas şartıyla Filibe Nezareti’nden almak üzere yevmî bir şinik pirinç verilmesine” ferman çıkartıyorlar. 19 Cemaziyülâhır 1153 tarihli fermana, yine aynı tarihte, bu pirinci her yıl Filibe’ye gidip almak zor olduğundan, ocaklık pirinci ile birlikte getirtilerek Kiler-i Amirei’den verilmesi yolunda bir ferman eklenmişti Bu iki ferman da, 28 Safer 1168 (1754), Receb 1176 (1763) (Belge:3) ve 18 Rebiülevvel 1219 (1804) tarihlerinde yenilenmiştir. Bunların bir kısmı kesilirken, “Zümre-i Rumat Şeyhi Seyyid Fethizâde Seyyid Elhac Mustafa, Edirne mukataası malından mutasarrıf olduğu yevmi 20 akçesi tamamen Hazinede kalmış olup, mukabelesinde takas şartıyla 20 akça daha zam olunarak Duhan Gümrüğünden sade yağ bahası 40 akçeye iblağı...” konusunda bir arzuhal sunarak Sefer 1198 (1787) tarihli ferman çıkartılıyor. 3 Receb 1233 (1818) tarihli birinci fermanda, Ok Meydanı’nda kâin Kemankeşin Tekkesinin ez seri nev ihyâsıyla... Tekke-i mezbûreye Matbah-ı Amirem tarafından tayin edilmiş olan senevî seksen kile pirincin üzerine yirmi kile dahi zam ve ilave ile yüz kileye iblağ ve beher meydan günlerinde tabhı mûtâd olan taam lâzimesiyçüm ibtidâ-i rûz-ı Hızır’dan rûz-ı Kasım duhûlüne kadar ikiyüzkırk kıyye rugân-ı sâdenin dahi Matbah-ı Amirem tarafından tahsîsi...” emrolunmaktadır. 6 Receb 1233 (1818) tarihli ikinci ferman, “Müceddeden ihyâ olunmuş bulunan Ok Meydanı Tekkesi’nde rûz-ı Hızır’dan rûz-ı Kasım’a değin hasbü’l-mutâd Perşembe ve Pazartesi günlerinde tabh ve ihrâç olunan sofralar içün beher atış günlerinde Tersâne-i Amirem Kalyonları furunundan ita olunmak üzere seksener aded man-ı azîz tâyin ve tahsîsi...” yolundadır. 3 Receb 1233 (1818) tarihli üçüncü ferman ise, “Ok Meydanı’nda Kâin Kemankeşân Tekkesi’nin... tâyînâtı olmadığına binâen bu senelere göre kaide-i remiyân üzre vâki kırk nöbet atış günlerinde onbeşer vakıyye itibariyle rûz-ı Hızır’dan rûz-ı Kasım’a kadar Kassabân-ı hassam tarafından... altıyüz vakıyye lâhm-ı ganem tahsîsi” hakkındadır. Bu tarihten sonra, Tekke hizmetlerinin maaşlarını alamadıkları konusundaki iki arzuhal ve cevaplarından başka resmî bir belgeye rastlanmamaktadır. 1307 tarihli, Bekçi Kâmil ve Havacı Ahmed Cemal mühürlü arzuhalde, Ok Meydanı Dergahı’nın tamiratı yüzünden kapalı olması bahanesiyle 1306 yılından beri 60 ve 40 kuruş olan maaşlarını alamadıkları bildiriliyor. Evkaf Nezareti durumu inceletip, 17 Şubat 1281 tarihinden beri Sultan II.Mahmud vakfından Tekke’nin şeyhine aylık 550 ve hademelerine 1020 kuruş ödendiği anlaşılmış, ödenmesinin dev***** karar vermiştir. İkinci arzuhal yine bu konu ile ilgili bir itirazdır. İstanbul Ok Meydanı’nda biri ünlü Helvacı karlığı olmak üzere beş karlık vardı. Kar satışından Tekke’ye gelir sağlanırdı. Helvacı Karlığı adını, Kanunî devrinde burada tezgâh kuran, pamuk ekmeği ve helvası kemankeşlerce çok sevilen bir helvadan alıyordu. Ok Meydanı Tekkesi’nde her Pazartesi ve Perşembe günleri atıcılara yemek çıkardı. Bu yemek 7 sofra ve 7 çeşit çıkarılır ve gideri tekkenin vakfından karşılanırdı. Sultan III.Selim zamanına kadar bu miktar üzerinden yapılıyordu. Sultan III.Selim padişah olur olmaz atıcılığa başlayıp tekkeyle ilgilenince, atış yapanlar çoğaldı ve 7 sofra yetişmez oldu. Bu nedenle babası Sultan III.Mustafa’nın vakfından senede 1000 kuruş verilmek üzere sofra adedini 10’a çıkarttı. Ok Meydanı’nın son devrinde meydan günlerinde 11 sofra ve 7-8 çeşit yemek çıkartılıyordu. Ayazma ve Havuz Başı mesîresi şeyh tarafından icara verildi. Bâyezîd’de Okçular Çarşısı’ndaki 97 nolu dükkanın icarı da şeyh tarafından alınıyordu. Tekke hademesi aylıkları ise 59 kuruştu. Ok Meydanı tekkesinden okçulara gıda yardımı da yapılıyordu . Bu konuda Okçu Köse şöyle diyor: “Bundan 10 sene evveline kadar tekkeden 60 kuruş ve bir miktar yağ, pirinç verirlerdi. Onları da kestiler. Bir müddet ağızcılıkla geçindim. Şimdi bu kulübede çile dolduruyorum ve emr-i Hakk’ı bekliyorum.”
__________________ |
| | |
| | #4 |
| Aktif Uye ![]() Üyelik tarihi: Oct 2007 Nerden: Istanbul Yaş: 37
Mesajlar: 1.499
Blog Mesajları: 1
Cinsiyet: Rep Gücü: 119 Rep: 11723 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Okcu ve Yaycı Esnafı Yeniçağ’da Osmanlı toplum düzeninde örgütlenmenin genişlediği ve yeni kurumların ortaya çıktığı görülür. Bir örgüte bağlı spor okçuluğu da bu yeni kurumlardan biri, kuruluş ve özelliği bakımından bizce en ilgi çekici olanıdır. Osmanlı toplumu belirli ve birbirinden kesin olarak ayrılmış sınıflardan ve bu sınıflara bağlı kurumlardan meydana geliyordu. İlmiyye sınıfı, asker sınıfından, esnaf ve tüccar sınıfı öncekilerden farklı yetki ve sorumluluğa sahipti. Şenlik ve sefer alaylarında bu ayrıma titizlikle uyulduğu görülür. Bunlara ait kurumlardan sadece o sınıfa giren kişiler yararlanabilirdi. Yalnız bir kurum bu kuralın dışında kalmaktadır: Okçuluk. Değişik sınıftan kişiler, hiçbir ayrıcalık gözetilmeden, eşit şartlarla bu kurumda bir araya gelebiliyordu. Bilindiği üzere, feodal toplum düzenlerinde bu çok ender görülen bir şeydir. Esnaf ve zanaatkâr zümresi, Osmanlı düzeninde, sağlam ve köklü bir teşkilâtı olan güçlü bir sınıftır. Gerek kuruluşunda, gerekse güçlü ve disiplinli bir teşkilat haline gelişinde Fütüvvet tarîkinin ve bunun Anadolu’daki devamı olan Ahiliğin önemli bir rolü vardır. Bu rolü, teşkilatın kuruluş ve yönetim biçiminde, unvânlarda olduğu kadar, inanç ve töreye bağlılık, meslekî doğruluk, çalışma disiplini, karşılıklı saygı, maddî ve manevî dayanışma gibi konularda da açıkça görülmektedir.
__________________ |
| | |
| | #5 |
| Aktif Uye ![]() Üyelik tarihi: Oct 2007 Nerden: Istanbul Yaş: 37
Mesajlar: 1.499
Blog Mesajları: 1
Cinsiyet: Rep Gücü: 119 Rep: 11723 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Cevap: Okcu Esnafı Osmanlı esnaf teşkilâtı içinde, yaycı ve okçular ayrı ayrı loncalar hâlinde ve kendilerine ait çarşılarda toplanırlardı. Okçu dükkânları, Bâyezîd Camii yanındaki Okçularbaşı Yolu üzerinde, yaycı dükkânları, Vezneciler’ de Kuyucu Murad Paşa Türbesi bitişiğinde idi. Sultan II.Mahmud’ a ait tuğralı ve 6 Zilhicce 1230(1815) tarihli bir emirnâmeden öğrenildiğine göre, Bâyezîd Camii kurbünde fatih zamanından beri yarısı yaycı, yarısı okçu esnafına ait 27 dükkân vardı. Bu gediklerden 6 tanesi Dâye Hâtun, 21 tanesi Ayasofya-i Kebîr Vakfı’na bağlıydı. Gediklerin başka esnafa devri yasaktı . Diğer esnaf zümreleri gibi, yaycı ve okçular da kanun ve törenlere sıkıca bağlı, ayrı birer lonca , yine belirli sayıda dükkân vardır. Yaycı ve okçu dükkânları hem imalat, hem satış yeri idi. Bu dükkanların yeri ve işletme hakkı (gedik) sınırlandırılmış olduğundan, her isteyen kişi, dilediği yerde dükkân açamazdı. Her lonca, mensuplarının kendi aralarından seçtiği bir heyet tarafından yönetilirdi. Bu bağlamda her esnaf loncası, kendi işini kendisi yürüten ve denetleyen bağımsız birer kuruluştu. Yay yapıp satan esnafa da, Keman fürûşân denirdi. Okçu ve yaycı esnafının başlıca müşterisi kemankeşler olduğundan, onlarla sıkı ilişki içinde bulunurlar, meydan günlerinde Ok Meydanı’na giderek, sattıkları yaylara ve oklara gereken düzen ve tımarı verir, küçük tamirleri yaparlardı. Ok ve yay satışı da çoğunlukla bu sırada olurdu. Bâzı okçu ve yaycı ustaları, tanınmış bir kemankeşin hizmetine girer, yalnızca onun için ok ve yay yapar, idman ve atışlarında hep yanında bulunurlardı. Rekor kırıldığında, okçu ve yaycıya da ödül verilirdi. Bir örnek:Tozkoparan İskender, Edirne’deki Deve Kemâl Menzili’nde aşırı atıp rekor kırdığı için, Sultan II. Bâyezîd 11 Cemâziyülevvel 916 (1510) tarihinde Tozkoparan’a bir câme benek ve 3000 akçe, yaycısı İçkoz Ahmed’e ve okçusu Bahtiyarzade Hacı Hasan Çelebi’ye 500’er akçe ihsan etmişti. Okçu ve yaycı esnafı, her zaman ilişki hâlinde bulundukları kişilere satış yaptıkları ve düşük kalite hiçbir şekilde hoş karşılanmadığı için titiz çalışmak, iyi iş çıkartmak zorundaydılar. Atışlar sırasında okçu ve yaycılar da hazır bulunduğundan, kusurları hemen yüzlerine vurulurdu. Bu açıdan okçu ve yaycı esnafı mesleklerine/sanatına, işine önem verirlerdi. Okçuluk ve yaycılıkta, kişi bu sanatı bu işin ustasından/şeyhinden bey’at etmeden, icazet almadan kendi kendine işleyemezdi. Eğer işlerse, onun bu sanattan elde ettiği her şey haram olur inancı hirfetin esaslarındandı. Bu açıdan, hirfet’in(iş) fütüvvetteki yerini yaycılık ve okçuluk mesleğinde de görmek mümkündür. Konulan narh üstünde yüksek fiyatla yay ve ok sipariş eden kemankeşler de vardı. Eski okçu ustalarından kalan oklara bir altına kadar ödendiği olurdu. Büyük kemankeşlerin özel yaycı ve okçuları bulunurdu; bunlar başkası için ok ve yay yapamazlardı. Hizmetinde çalıştıkları kemankeşin vücut ölçüsünü, atış üslûbunu dikkate alarak ok ve yay yaparlar, atışlar sırasında tımarını yapıp hazır ederlerdi. Yayların baş tarafına usta adı ve yapım tarihi yazılırdı. Bu yaycının kalite üstünlüğü konusunda hem iddia hem de sorumluluk sâhibi olduğunu göstermektedir. Okçu ve yaycı esnafının, askerî imalâthaneler ve orduyla da bazı ilişkileri vardı. Ordu ihtiyacını karşılayan silah imalathanelerine zaman, zaman, sivil esnaftan geçici veya sürekli olarak san’at birle okçu ve yaycı ustalar alınır ve üç ayda bir maaş ödenirdi.
__________________ |
| | |
| | #6 |
| Aktif Uye ![]() Üyelik tarihi: Oct 2007 Nerden: Istanbul Yaş: 37
Mesajlar: 1.499
Blog Mesajları: 1
Cinsiyet: Rep Gücü: 119 Rep: 11723 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Orducu Esnafı Ordu için gerekli olan ok ve yay, esas itibarıyla resmî imalathanelerde üretiliyor, yetmediği takdirde piyasadan temin ediliyordu. Ayrıca Kanun gereğince, bir kısım esnaf kuruluşları, bu arada okçu ve yaycı loncaları, sefer sırasında orducu esnafı vermek zorundaydılar. Orducular sefere katılarak, ordu ihtiyaçlarının karşılanmasında ve gerekli onarımların yapılmasında orduya yardımcı olurlardı. Esnafla ordu arasındaki ilişki, ordunun büyümesi ve ihtiyaçlarının alabildiğince artması nedeniyle 16.Yüzyıl ortalarında kurulmuştur. Yaycı ve okçu esnafının yardımcısına ve okçuluğa yeni başlayana şakird denirdi (195). İstanbul’da 45 kadar talimhane bulunuyordu. Talimhane esnafı buralardan aldıkları ücretle geçimlerini sağlıyorlardı. Sultan III Murad devrinde, 1582 yılında At Meydanı’nda düzenlenen ve geceli gündüzlü 57 gün süren sünnet düğününde, yaycı ve okçu esnafı da esnaf loncaları arasında şenliğe ve geçit törenlerine iştirak etmiştir. Sultan Ahmed’in dört oğlunun sünneti dolayısıyla, 1720 yılında yapılan düğün için, Ok Meydanı tahsis olunmuştur. Düğünün 14. günü esnaf alayının geçidinde, Meydan kendilerinin olduğu için, geçide kemankeşler, okçular ve yaycılarla başlanıldı. Sultan IV. Murad devrindeki büyük esnaf alayının geçişinde; önde şeyhleri olmak üzere, okçu ve yaycı esnafı, atlar üzerine kurdukları küçük dükkanlara ok ve yaylarını dizerek, unsurlar ve ihtiyar atlı, şakirdler yaya olarak geçmişlerdir. Tirendaz ve kemankeşler ise, şimşir kütüklere nişan atarak, havaya attıkları okları düşerken yakalayarak ve buna benzer hünerler göstererek geçmişlerdir .
__________________ |
| | |
| | #7 |
| Aktif Uye ![]() Üyelik tarihi: Oct 2007 Nerden: Istanbul Yaş: 37
Mesajlar: 1.499
Blog Mesajları: 1
Cinsiyet: Rep Gücü: 119 Rep: 11723 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Cevap: Orducu Esnafı Kaynak Doç. Dr. Özbay GÜVEN (Gazi Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksek Okulu Öğretim üyesi) İnternette yayınlanmış yazılar Ünsal Yücel Türk Okçuluğu Atıf Kahraman Osmanlı Devletinde Spor Doğan Yıldız Türk spor tarihi İstanbul-1979 Halîm Bâkî Kunter Eski Türk sporları üzerine alıştırmalar
__________________ |
| | |