![]() |
| | |||||||
TARTIŞMA (polemik) katogorisi Serbest Kürsü forumu içinde "Hayata Dair" başlıklı konu görüntüleniyor, "Yazar Kenan Engin "Hayatı o kadar hafif yaşamaya yetmez bizim gücümüz." İnsanoğlunun belki de en dramatik varoluşsal sorununa işarettir M.Kundera'nın bu yalın sözü. Sıradan cümleler gerçekleri, büyük cümleler hep yalanları ..."
![]() |
| | LinkBack | Seçenekler | Stil |
| | #1 |
| Uye ![]() Üyelik tarihi: Feb 2008 Nerden: umut dolu bir yerlerden
Mesajlar: 386
Cinsiyet: Rep Gücü: 53 Rep: 5247 ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | Yazar Kenan Engin "Hayatı o kadar hafif yaşamaya yetmez bizim gücümüz." İnsanoğlunun belki de en dramatik varoluşsal sorununa işarettir M.Kundera'nın bu yalın sözü. Sıradan cümleler gerçekleri, büyük cümleler hep yalanları söyler gerçeğini doğrularcasına. Bu kısa ve yalın cümleyi düşündükce ;İnsanoğlunun geçmişten bugüne yaşadığı acıların, ezaların, çilelerin altında büyük bir güçsüzlüğün, teslimiyetin, pes edişin yattığını düşünürüm. Geçmişten bugüne uzanan onbin yıllık insanlık macerasında, insanlık yazgısının hep acıyla ortak yürümesi yoksa neyle açıklanabilir ki? Ve dahası her geçen zaman diliminde bunun katlanarak devam edişi. Hayatı bir an olsun savsaklayarak ya da dahada güçlü bir duruşla onu karsılamayı neden beceremeyiz. Diğer bir deyimle insanoğlu neden hep acı olanı, daha güç olanı, hep kendisine sonrasında acı verecek eylemi seçer? Ulaşamayacağını bildiği birşey adına, neden onu sever, onun adına çabalar, onun adına herşeyekalkışır? Neden o yeni acılara davetiye çıkaracak tavrıyla yeni zoruklara sürükler kendini? Acı çekmekten de korkmasına ragmen. İnsanoğlunun varoluşundaki mazoşist bir eğilimin kendini hayatla yüzleştirme denemesi mi yoksa? Ya da hayatın doğal yasalarının insanı kaçınılmaz olarak sürüklediği noktada, insanlığın yeniden kendini varetme ve ispatlama çabası mı? Hangi noktadan bakılırsa bakılsın nihayetinde bizim hayatı kendisi kadar algılayamadığımız gerçegi var ortada. Onu bazen ağırlığından daha fazla, bazen ağırlığından daha az bir değer biçeriz. Ve çoğu zaman da ikinci seçeneğe daha yakındır duruşumuz. Hayatiı çoğu zaman ya savaşılması gereken amansız birhasım, ya altedilmesi mümkün olmayan bir karabasan ya da boynumuza geçirilmiş yağlı bir urgan gibi algılarız. Ondandır ki, hayatın önümüze çıkardığı şeylerle hep uğraşıp dururuz. Oysa bizim hayatın karşısına çıkardığımız çok az şey vardır. Ve bu bizi hep huzursuz ve tedirgin kılar yaşam karşısında. Hep yanıldığımızı, yanlışı seçtiğimizi düşünüp varolanı kendimizden görmeyiz. Hep mutsuzluklarla, bosluklarla,tamamlanmamışlıklarla dolu bir yaşama davetiye çıkarır bu durum. Hayatımızın büyük oranına sebeb tesadüflerin, rastlantıların belirleyiciliği de bundandır ya. Öyle ki, bir noktadan sonra ters tarafa akan iki nehir gibi birbirine yakın durup birbirine uzaklaşan tezata dönüşür bizimle hayat arasındaki ilişki. Gündelik hayatın her karesinde dile gelen; "Hayat işte ne yapalım,elden ne gelir", "Yasamak zor,hayat zor zor kardeşim", "Kaderimiz bu bizim çekeceğiz" ve bunun gibi daha da çoğaltilabilecek her serzlenişte, hayat karşısında kaybedilmiş, mağlup, çaresiz ve umarsız bir duruşun izlerini görmek mümkün. Bir dokunuşta bin ahın dile gelişi de bundan ya. Peki onbin yıllık maceranın hangi noktasına oturtmak gerekir bu gerçegi? Her gözde, deprem yemiş bir depremzadenin acizliğini ve yıkım yemiş bireyin mağlup bakışlarını görmenin, her tende, vebadan kıl payı kurtulmuş insanin ürperen teninini hissedebilmenin,her bakışta büyük savaşlarda ordusundan kopmuş ve karşı cephenin sınırlarına bilmeden geçmiş erin çaresiz şaşkınlığını görebilmenin,her çırpınısta mamasına ulaşmak isteyip de ulaşamayan bebeğin umutsuzluğunu fazlasıyla izleyebilmenin mümkün oluşu, hayat karşısındaki insanoğlunun mağlup durumunu izah eder etmesine de bunu neyle açıklamak mümkün? İnsanoğlu neden hayatı bu kadar ağır yasar? Neden olduğundan daha fazla abartır herşeyi? Ya da M.Kundera'nın söylediği kaçınılmaz bir insanlık yazgısı mı? Yoksa bizimkisi basit bir acı çekme müptelalığı mı? İnsanoğlunun güçsüz olduğu noktada güçlükleri tercih edişi basit bir tercih hatası mı? Ögrenme ve bilme dürtüsünün iç gıcıklayıcı dayanılmazlığı mı? Bilinmezlikler karşısında dizginlenmeyen bilincin kendini gerçekleştirme eylemi mi? Ve daha da çogaltılabilecek sorular ekseninde anlam arayan insanoğlu macerasının, bilinmezliğindeki çekici haz! Hani şu okyanuslarda binlerce kilometre yol katedip 7-8 km çapındaki Ascension adasına onlarca tehlikeye ragmen sadece yumurtalarını bırakmaya giden yeşil kaplumbağaların macerasını benziyor aslında insanoğlunun hayatla oynaşısı. Zorluklarla, tehlikelerle yaşama alışkanlığı Dogrusu üzerinde fazlasıyla düşünmeye değer sorular ve noktalar. Oysa bir tezat değil midir bu durum? Güçlü olanların güçlüklerle, güçsüz olanların kolay olanla uğraşması gerekirken. Ne de güçsüzün güçlükler karşısındaki hergünkü yenilgiye rağmen ısrarı. İlk bakışta böylesi bir denklem anlaşılmaz ve mantıksız görünse de, biraz daha düşünüldüğünde denklemdeki bilinmeyenler yer değistirmeye başlıyor ve mantıksız görünen bir çerçeveye oturmaya başlıyor. Ve giderek her bilinmeyen kendi bilinmezliği ile bir cevap oluyor kendi oluşturduğu soruya. Sanırım A.Altan'nın deyimiydi; "Hayat içi boşaldıkça ağırlaşır. Taşınması zor bir yük olur". Bu noktada düşünüldüğünde aslında insanoğlunun hayat karşındaki aczi, biraz daha anlaşılır oluyor. Verili yaşamdaki insani ilişkilerin; sevmelerin, dostlukların, alışverişlerin hepsinde giderek büyüyen erezyonun yarattığı yıkımda, içi bosalan bir hayat silüeti var. Ve bu zahiri hayatın içi boşaldıkça büyüyen gövdesi altında can çekişen zavallı insanoğlu, kaçınılmaz bir felaketin kurbanı oluyor hergün. Kisisel kaybedişlerin yarattığı boşlukta büyüyen kamusal ahlakın bataklığında kaçınılmaz sonuç! En nihayetinde hayat karşısında hergün yenilen insanoğlunun yenilgisi karşısındaki bir olgunun baskısı sonuncu değil, kendisinin doldurmayı akıl edemediği noktada büyüyen uçurumun korkusuna yenik düşüşünden. Kendi elimizle anlamsızlaştırıp kördüğüme çevirdiğimiz hayatın bizden bir yönüyle öç alısı da denilebilir buna. Kamusal bağların kopuşu ve bu kopuşun yarattığı boşluklarda büyüyen zayıflıklar, güçsüzlükler, umutsuzluklar, hergün insanı daha da kendine doğru parçalanıp, büzüşmesini kaçınılmaz kılıyor. Her parçalanış kendisiyle kalmayıp mitoz bir bölünmeyi andırırcasına daha da kendi içine doğru parçalanır hale geliyor. Ve böylelikle de hergün, her an birbirimizden farkında olmadan kopuyoruz, dağılıyoruz. Ufalıp savruldukça mağlubiyetler zorunlu bir misafir gibi kapımızı çalıp, istemediğimiz halde içeriye giriyor. İşte hayatın taşınması zor bir yüke dönüşü tam da bu noktada aşılıyor insanın o incecik ve narin boynuna. Yani çekiciliğini yitirmiş bir hayatın, manasını büyük ölçüde yitirmiş geleceğin, içi bosaldıkça ağırlaşan bir ömrün tuhaf harmonisinde gezinen şaşkın bir gezgine dönüşüyor insanoğlu. İlk görünüşte hayat karşısında çoğu zaman tekrarlanan "Aman ne olacaksa olsun " gibi hafife alır bir tavır aslında kendi içindeki felaketi gizlemeye yöneliktir artık. Çünkü hayatın gerçeği öyle ki, sen onu boşverdikçe, o, senin üstüne üstüne gelir ve ezer seni. Sen onu kendinden saymayıp es geçtiğinde ağırlaşıp karabasan gibi çöker üstüne. Fakat ona anlam verip, kendi dışında cereyan eden bir olgu degil de, ancak seninle varolan bir olgu olarak algıladığında yaşanır kılınılabilir. Zaten hayat da, bir yönüyle insanla varolabilen bir olgu degil mi, insansız bir ortamda da hayattan bahsedilebilir mi? Hayat, insanın yaşadığının farkına varabilme yetisidir. Yaşadığını hissetmek, onun bir anlamı olduğunu, daha da anlamlandırılması gerektiğini bilmekle ancak varoluşumuzun gerçeğine ve gereğine tanım koyabiliriz. İnsanoğlu tümden bunu başarabilir mi? Mutlak olana ulaşılamyacağına göre, ucu iki Tarafa da açılabilicek bir soru olarak çıkıyor karşımıza bu durum. Çayokovski'nin bile bile salgın mikrobu taşıyan sudan içişinin nedeni belki de bu soruların cevapları karşısındaki çaresizliğiydi kimbilir. "Kaybedilip bulunanı, ve yeniden kaybedileni yeniden kazanmak için edilen kavga var yalnızca ve şimdi uğursuz görünen koşullar altında. Ama belki ne kayıp ne kazanç, bizim için yalnız çabalamak var. Gerisi bizi ilgilendirmez." East Coler'in bu sözlerini hatırladıkca; Sonsuz bir tekrarın her an ayrı ayrı nesneler üzerinde kayıpsız ve kazançsız kendini icra edişi mi yoksa acaba gerçekten hayat, diye düsünmeden de edemiyor insan. Siz ne dersiniz?
__________________ Örümcek beyinlere hiç tahammülüm yoktur.!!!! |
| | |
| Sponsored Links |
| | |