Son Yolcuya Seranat
Gonderdi 09-05-2008 saat 06:14 PM by aliÖZDEMİR
Kansere yakalanıp kurtulamayan Orhan'a...
Sen, Karadeniz'in hırçın dalgalarından kopup gelmiştin. Ümitlerin vardı yıldızlar kadar, hayallerin sonsuz. Onsekizindeydin; dünyayı sığdıracak kadar yüreğin, Toroslar'ı yıkacak kadar bileğin vardı. Ay sarısı saçların zamanın acımasız dişlilerine fazla direnememişti; yüzünde birkaç yüzyıllık yenilgilerin biriktirdiği derin çizgiler kol geziyordu.
Üniversiteye gelmiştin, bu münbit topraklara... Çoraklaşmış gönüllerde yeni bir dirilişin bahçıvanlarından biriydin. Alabildiğine mert, alabildiğine yiğit, alabildiğine onurlu ve diriydin. Kitap ve dostluklarla örülü dünyanda malayanî meselelere yer yoktu. Öğrenci yurtlarının samimi havasında en ağır mevzular, genç beyinlerimizde bir solukta çözüme kavuşurdu. Nice acemi aşklar taşıdık yüreğimizde, nice büyük idealler. Gün oldu kırık ümitler serdik soframıza, gün oldu birkaç demlik muhabbetle sabahladık. Verilmemiş hesapların korkusuyla endişelendik bazen. "Dayanın çoğu gitti, azı kaldı" muştusuyla, bilmem hangi hisardan esen rüzgâra 'hey gidi günler!' sadasını gömdük bazen.
İdealimizin uçsuz bucaksız ovalarında ölesiye, çatlayasıya at koşturduk. Bu şehrin kaldırımlarına, sokaklarına, okul yollarına, öğrencilerine, esnaflarına, parklarına, duraklarına, kitapçılarına, yıldızsız akşamlarına, velhasıl her zerresine hayatımızın en dizginsiz yıllarını gömdük. Bu şehre kaç fırtınalı yürek gibi biz de gençliğimizi verdik.
Yalnız kaldık aldırmadık, parasız kaldık aldırmadık, gün oldu dışlandık ama yine aldırmadık. Mataramızda herkese yetecek kadar su vardı, nasıl olsa hayallerimiz bir denizdi. Şiirler çiziktirdik dergi sayfalarına, gökyüzünü umutlarla bezedik. Yıldızları toplayıp birer birer kaç mekânın yollarına serdik? Kaç kapıdan tersyüz edildik, kaç gönül kapısını yüzümüze kapadı? Dünyaya bulaştık, ya da dünya sarıldı boynumuza. Yaralar açtı yüreğimizde, içimiz kanadı, yanlış sevdalarla çalkalandık. En dizginsiz çağında hercai heyecanlarla sallandık yılların önünde. Zamansız hazanlara ve rüzgârlara kaptırdık yapraklarımızı. Ama biz tercihimizi ateşten yana yapmıştık; sevsek de yanacaktık, sevmesek de...
Bir yangın çağına düşmüştük. İçinde neslimiz, milletimiz ve farkında olmadan biz yanıyorduk. Alevleri gökleri ve gönülleri yalıyordu. Gözyaşlarımızla söndürme gayretindeydik. Ve biz yanarak serinliyorduk.
Sokak lâmbalarının loş ışıklarına emanet ettiğimiz nice sırlarımız oldu. Dudaklarımızda yarım kaldı nice hüzzam şarkı. Bir şiir divaneliği kuşatmıştı beni. Sen Cemil Meriç derdindeydin; 'Bu akşam fanilerin en bahtiyarıyım sevgilim, sevgi çakıl taşları parçalıyor ayaklarımı' diye başlayan parçalar okurdun Jurnal'den.
Kavi dostlarımız oldu, çatal yürekli arkadaşlarımız. Bir candık, bir kandık ve birbirimize yürekten inandık.
Sonra mücellâ insanlar girdi hayatına; vefası, cefası ve efsanesi Toroslar kadar.
Yılların acımasız dişlileri günlerimizi bir bir eskitmişti, okul bitmiş; ama biz bitmemiştik. İçimizde bizi yaşatan idealimiz vardı. Mesleğimiz peygamber yadigârıydı. Hakkını vermeliydik ve Allah şahit sen, o çakır gözlerinde yanan ateşi, muhtaç gönülleri tutuşturmak için devamlı besledin. Gözyaşınla, kederinle, samimiyetinle, hüznünle besledin. Okuldan sonra imamesi kopmuş tespih taneleri gibi dünyanın dört bir yanına düşmüştük. Nice hizmet sevdalısı gibi; insanları, Anadolu'nun kara yağız delikanlılarını bir emanet etrafında toplamak için dağılmıştık.
Artık birer bahçemiz vardı, içinde güller yetiştirdiğimiz. Sen güllerini damarlarından kanı çekip suladın; renkleri solmasın, tam kıvamında olsunlar diye. Kış oldu elbisenle örttün çiçeklerini, kar oldu kendini siper ettin, yağmurlara bedenini gerdin. Üşümesinler diye üşüdün, hasta olmasınlar diye hastalandın, ağlamasınlar diye ağladın, inlemesinler diye inledin.
Gittin; ama yaşadığın gibi, dosdoğru ve dimdik. Hz. Ömer'in gözyaşları içinde, bir çadırda, hasır üstünde oturan Ebu Ubeyde'ye dediği gibi "dünya çoğunu değiştirdi, ama seni değiştiremedi." Beraber askerlik yapacaktık oysa, sen o hastalığın pençesine düşmeseydin. İkimiz de Çanakkale'ye düşmüştük. Ama ben destanlar şehrinde mahzun, sen hastalıklarla müzdariptin. Ankara ve İstanbul'da insanlar sana çare ararken, sen vazife yerine gitmeyi tercih ettin. Sanki vazifenin başında ölme derdindeydin. Dert çoktu, derman yoktu, düşman kavi ve talih zebundu. Bu amansız hastalığın çaresi yoktu; ama Allahımız ve idealimiz vardı. Gerisi boştu; gerisi yalan, gerisi tufan, gerisi beyhude uğraşlardı.
Sen ötelere seyahate çıkmadan iki gün önce insanlar derman telâşesine düşmüşken, ben senin gözlerinde yolculuğa başladığın kanaatine varmıştım. Yaşadığın gibi pervasız, yaşadığın gibi dosdoğru gidiyordun.
Ve bir akşam aydan önce gittin yiğidim!...Yıldızlar çıkmadı utançlarından. Ay, soluk benzini bulutlara saklamaya çalıştı. İnsanların gözyaşları en liyakatli vazifelerini yapıyordu. Geride mücellâ bir emanet, said bir yavru, cevşenimde iki damla gözyaşı ve insanların beyhude telâşı kaldı. İyi insan olduğunu ispatlamak için ölmen gerekmezdi be kardeşim!.. Şimdi ötelerde hangi ulvî meclislerde ağırlanmaktasın bilemem, ama ben hâlâ kimbilir nerelerde boy atacak çiçeklerin derdindeyim.
Hatıran, burada nice delikanlıya, nice memleket sevdalısına, ilham olmaya devam edecek. Ben de ardından 'bir yiğit vardı, gümdüler şu karşı bayıra' türküsünü söyleyip, gönül sazımı inletmeye devam edeceğim.
Şimdi sen ötelerde binbir râyiha ile dolu cennetlerde, nice yüce kametle birlikteyken, ben hâlâ o bahçeye gül dikme telaşındayım ve bilesin ki, artık her yıl bir gül de senin kabrine dikeceğim.
Giden son yolcusun virane gönlümden
İlk defa korktum, bilesin ölümden
Bir hüzün türküsü başlar yüreğimde
Solgun bir gül, düşerken elimden.
Sen, Karadeniz'in hırçın dalgalarından kopup gelmiştin. Ümitlerin vardı yıldızlar kadar, hayallerin sonsuz. Onsekizindeydin; dünyayı sığdıracak kadar yüreğin, Toroslar'ı yıkacak kadar bileğin vardı. Ay sarısı saçların zamanın acımasız dişlilerine fazla direnememişti; yüzünde birkaç yüzyıllık yenilgilerin biriktirdiği derin çizgiler kol geziyordu.
Üniversiteye gelmiştin, bu münbit topraklara... Çoraklaşmış gönüllerde yeni bir dirilişin bahçıvanlarından biriydin. Alabildiğine mert, alabildiğine yiğit, alabildiğine onurlu ve diriydin. Kitap ve dostluklarla örülü dünyanda malayanî meselelere yer yoktu. Öğrenci yurtlarının samimi havasında en ağır mevzular, genç beyinlerimizde bir solukta çözüme kavuşurdu. Nice acemi aşklar taşıdık yüreğimizde, nice büyük idealler. Gün oldu kırık ümitler serdik soframıza, gün oldu birkaç demlik muhabbetle sabahladık. Verilmemiş hesapların korkusuyla endişelendik bazen. "Dayanın çoğu gitti, azı kaldı" muştusuyla, bilmem hangi hisardan esen rüzgâra 'hey gidi günler!' sadasını gömdük bazen.
İdealimizin uçsuz bucaksız ovalarında ölesiye, çatlayasıya at koşturduk. Bu şehrin kaldırımlarına, sokaklarına, okul yollarına, öğrencilerine, esnaflarına, parklarına, duraklarına, kitapçılarına, yıldızsız akşamlarına, velhasıl her zerresine hayatımızın en dizginsiz yıllarını gömdük. Bu şehre kaç fırtınalı yürek gibi biz de gençliğimizi verdik.
Yalnız kaldık aldırmadık, parasız kaldık aldırmadık, gün oldu dışlandık ama yine aldırmadık. Mataramızda herkese yetecek kadar su vardı, nasıl olsa hayallerimiz bir denizdi. Şiirler çiziktirdik dergi sayfalarına, gökyüzünü umutlarla bezedik. Yıldızları toplayıp birer birer kaç mekânın yollarına serdik? Kaç kapıdan tersyüz edildik, kaç gönül kapısını yüzümüze kapadı? Dünyaya bulaştık, ya da dünya sarıldı boynumuza. Yaralar açtı yüreğimizde, içimiz kanadı, yanlış sevdalarla çalkalandık. En dizginsiz çağında hercai heyecanlarla sallandık yılların önünde. Zamansız hazanlara ve rüzgârlara kaptırdık yapraklarımızı. Ama biz tercihimizi ateşten yana yapmıştık; sevsek de yanacaktık, sevmesek de...
Bir yangın çağına düşmüştük. İçinde neslimiz, milletimiz ve farkında olmadan biz yanıyorduk. Alevleri gökleri ve gönülleri yalıyordu. Gözyaşlarımızla söndürme gayretindeydik. Ve biz yanarak serinliyorduk.
Sokak lâmbalarının loş ışıklarına emanet ettiğimiz nice sırlarımız oldu. Dudaklarımızda yarım kaldı nice hüzzam şarkı. Bir şiir divaneliği kuşatmıştı beni. Sen Cemil Meriç derdindeydin; 'Bu akşam fanilerin en bahtiyarıyım sevgilim, sevgi çakıl taşları parçalıyor ayaklarımı' diye başlayan parçalar okurdun Jurnal'den.
Kavi dostlarımız oldu, çatal yürekli arkadaşlarımız. Bir candık, bir kandık ve birbirimize yürekten inandık.
Sonra mücellâ insanlar girdi hayatına; vefası, cefası ve efsanesi Toroslar kadar.
Yılların acımasız dişlileri günlerimizi bir bir eskitmişti, okul bitmiş; ama biz bitmemiştik. İçimizde bizi yaşatan idealimiz vardı. Mesleğimiz peygamber yadigârıydı. Hakkını vermeliydik ve Allah şahit sen, o çakır gözlerinde yanan ateşi, muhtaç gönülleri tutuşturmak için devamlı besledin. Gözyaşınla, kederinle, samimiyetinle, hüznünle besledin. Okuldan sonra imamesi kopmuş tespih taneleri gibi dünyanın dört bir yanına düşmüştük. Nice hizmet sevdalısı gibi; insanları, Anadolu'nun kara yağız delikanlılarını bir emanet etrafında toplamak için dağılmıştık.
Artık birer bahçemiz vardı, içinde güller yetiştirdiğimiz. Sen güllerini damarlarından kanı çekip suladın; renkleri solmasın, tam kıvamında olsunlar diye. Kış oldu elbisenle örttün çiçeklerini, kar oldu kendini siper ettin, yağmurlara bedenini gerdin. Üşümesinler diye üşüdün, hasta olmasınlar diye hastalandın, ağlamasınlar diye ağladın, inlemesinler diye inledin.
Gittin; ama yaşadığın gibi, dosdoğru ve dimdik. Hz. Ömer'in gözyaşları içinde, bir çadırda, hasır üstünde oturan Ebu Ubeyde'ye dediği gibi "dünya çoğunu değiştirdi, ama seni değiştiremedi." Beraber askerlik yapacaktık oysa, sen o hastalığın pençesine düşmeseydin. İkimiz de Çanakkale'ye düşmüştük. Ama ben destanlar şehrinde mahzun, sen hastalıklarla müzdariptin. Ankara ve İstanbul'da insanlar sana çare ararken, sen vazife yerine gitmeyi tercih ettin. Sanki vazifenin başında ölme derdindeydin. Dert çoktu, derman yoktu, düşman kavi ve talih zebundu. Bu amansız hastalığın çaresi yoktu; ama Allahımız ve idealimiz vardı. Gerisi boştu; gerisi yalan, gerisi tufan, gerisi beyhude uğraşlardı.
Sen ötelere seyahate çıkmadan iki gün önce insanlar derman telâşesine düşmüşken, ben senin gözlerinde yolculuğa başladığın kanaatine varmıştım. Yaşadığın gibi pervasız, yaşadığın gibi dosdoğru gidiyordun.
Ve bir akşam aydan önce gittin yiğidim!...Yıldızlar çıkmadı utançlarından. Ay, soluk benzini bulutlara saklamaya çalıştı. İnsanların gözyaşları en liyakatli vazifelerini yapıyordu. Geride mücellâ bir emanet, said bir yavru, cevşenimde iki damla gözyaşı ve insanların beyhude telâşı kaldı. İyi insan olduğunu ispatlamak için ölmen gerekmezdi be kardeşim!.. Şimdi ötelerde hangi ulvî meclislerde ağırlanmaktasın bilemem, ama ben hâlâ kimbilir nerelerde boy atacak çiçeklerin derdindeyim.
Hatıran, burada nice delikanlıya, nice memleket sevdalısına, ilham olmaya devam edecek. Ben de ardından 'bir yiğit vardı, gümdüler şu karşı bayıra' türküsünü söyleyip, gönül sazımı inletmeye devam edeceğim.
Şimdi sen ötelerde binbir râyiha ile dolu cennetlerde, nice yüce kametle birlikteyken, ben hâlâ o bahçeye gül dikme telaşındayım ve bilesin ki, artık her yıl bir gül de senin kabrine dikeceğim.
Giden son yolcusun virane gönlümden
İlk defa korktum, bilesin ölümden
Bir hüzün türküsü başlar yüreğimde
Solgun bir gül, düşerken elimden.
Toplam Yorumlar 7
Yorumlar
-
Çok güzel çok anlamlı ellerinize sağlık.Alıntı:Giden son yolcusun virane gönlümden
İlk defa korktum, bilesin ölümden
Bir hüzün türküsü başlar yüreğimde
Solgun bir gül, düşerken elimden.
Gonderdi 12-05-2008 saat 07:31 PM by doğangüneş
-
Gidenler ,en çok acıtanlardır içimi...Emeğinize sağlıkGonderdi 14-05-2008 saat 12:14 PM by RABİA
-
Değerli 2 kardeşimin değerli yorumları için teşeekkürler...... O güzellik kendilerine aittir.Gonderdi 14-05-2008 saat 01:54 PM by aliÖZDEMİR
-
Emeginize ve yazan ellerinize saglik cok ama cok guzel ve bi okadarda anlamli bir paylasimdi...Tesekkurler...Alıntı:Giden son yolcusun virane gönlümdenGonderdi 15-05-2008 saat 07:58 PM by Nil@y
-
Şimdi sen ötelerde binbir râyiha ile dolu cennetlerde, nice yüce kametle birlikteyken, ben hâlâ o bahçeye gül dikme telaşındayım ve bilesin ki, artık her yıl bir gül de senin kabrine dikeceğim.
kabrine güller dikecegim sen rabbinle buluşurken
melekler sana hoşgeldin diyecek ben ağzına zemzem suyunu damlatırken
Ali bey bende bişeyler eklemek istedim gerçekten harika olmuş tebriklerGonderdi 19-05-2008 saat 07:21 PM by Selinamm
-
Nilay hanım ve Selinamm hanıma yorumları için teşekkür ederim. Bakan gözlerinize....... Okuyan aklınıza........ yazan parmaklarınıza sağlık.
Selinam hanım ın katkıları için ayrıca teşekkür ederim.Gonderdi 20-05-2008 saat 10:40 AM by aliÖZDEMİR
-
Gercekten Harıka!!!cok Begendım,acı Ancak Bu Kadar Guzel Satırlarda Kendını Hıssettırır Herhalde:)Gonderdi 20-06-2008 saat 04:25 PM by gzm28












