RSS Feed  Bak

M ü e l l i f...

Horoz ŞEKERİ ve Sazlık KAMIŞI...

Değerlendir
Yazan: , tarih : 04-06-2008 , 10:36 AM (618 bakış)

I-) Kelimeler çok belirsiz... Kavramlar üzerinde mutabakat yok, hatta kavramlar çoğu zaman var ile yok arasında salınıp duruyorlar. Çok yoğun bir sis her yanı sarmış ve ışık yok. İnsanın ruhunu yiyip bitiren bir iletişimsizlik hükümferma. Etrafta konuşmalar var, ama kimsenin ne söylemek istediği anlaşılmıyor. Bazı kelimeler insanı delirtecek kadar vahşi çağrışımlar uyandırıyor. Entelektüel, medya, fundamentalizm... İnsanın Shakespeare’e dönüp “burası sahne değil, tımarhane” diyesi geliyor. Belki de tımarhanedeki delileri oynuyoruz ve oyuna kendimizi fazla kaptırdık.

Varlığımızın mana boyutuna yapılan sürekli ve güçlü saldırılar yüzünden mana âleminde tam bir kaos yaşıyoruz. ‘Nefs’ ve “ruh” birbirine girmiş, ruhun havasları olan irade, zihin, his ve latife-i rabbaniye nefs tarafından sürekli yıpratılıyor. Horoz şekerlerinin peşinden koşan çocuklardan farkımız yok: Hayatımız sanki nefsi tatmin için harcanan periyotların birleşimi. Her periyotta nefsimize yeni bir horoz şekeri buluyoruz ve sonra utanmadan “hayat, tecrübelerin bir toplamı, daima yeni şeyler öğreniyoruz” deyiveriyoruz. Eh doğru tabii; mavi horoz şekeri, kırmızı horoz şekeri, sarı horoz şekeri... Bunlar önemli tecrübeler,..

II-) —Duydun mu? Hatice Hanım’ın oğlu Ahmet, üniversiteyi kazanmış!
—Aferin vallahi çocuğa.
*** ***
—Hatice Hanım’ın oğlu Ahmet profesör olmuş kız!
—Vallahi inanmam; helal olsun!
*** ***
—Prof. Dr. Ahmet Bey ölmüş be!
—Vah vah...
*** ***

III-) Horoz şekerlerinin sonunun hep “vah vah” olduğunu anladığımız anlarda, bu karmaşadan bizi çıkaracak bir rehber arıyoruz. Toplumun “işaret taşları” olması gereken entelektüellerden ne yazık ki ses yok. Manevi bir geçmişten beslenmiyor entelektüel, üzerinde durduğu bir platform yok. Bu yüzden boyu kısa entelektüelin, maddi âlemi çevreleyen bulutların üstüne çıkmaya “boyu yetmiyor”. Ondan duyduklarımız hep nefsin varyantları; bu durum umutsuzluğumuzu artırıyor. Üstelik entelektüelimiz nefsin labirentlerinden “gerçek” sesler getiren bir Kierkegaard ya da Kafka bile değil; sadece bir Batılı aydın karikatürü… Patates burunlu, hımbıl bir karikatür. Umutsuzluğumuzun giderek artması karşısında yapabileceğimiz tek şey kaçmak. Kendi kabuğumuza çekiliyoruz, ağlamaktan başka bir şey elden gelmiyor. Ama bu kadar kolay değil dış âlemden soyutlanmak. O, bizi rahatsız etmeye devam ediyor. Kapandığımız odanın kapısının altından, bizi boğmak üzere çamurlu bir su sızıp duruyor. İşte o zaman, odanın etrafının suyla çevrili olduğunu anlıyoruz. Su, yavaş yavaş yükseliyor...

IV-) Kapıyı açmak ölüm demekti. Çıldırmış gözlerle odanın içinde sürekli olarak seviyesi yükselen suya baktı. Su yavaşça, ama kararlı olarak yükseliyordu. Aniden çamurlu suyun içinden bir çamur adam çıktı; elinde bir parça balçık var.

—Direnmenin mânâsı yok! Şu çamuru ye! Sonra beraber dalalım suyun içine, zaten az sonra istesen de istemesen de batacaksın.

—Allah’ım, Allah’ım!

Sonrası belirli değil. Sazlıklarda yetişen şu dev kamışlardan biri nasıl eline geçmiş, çamur adam niye aniden yok olmuştu? Su yükselmeye devam ederken, kamışı odanın tepesinden yukarıya uzattı. Kamışa ağzını dayayıp yüzeyden gelen temiz havayı derin derin soludu. Su, çamurlu denizin dibindeki küçücük odanın her yanını doldurmuştu. Ama denizin dibindeki bu küçücük küp(oda) ışıldıyordu...

V-) Belki baştan beri anlatılan dünya, bu kadar karanlık değil. Belki tüm bu hikâye bir abartı ve yazılanlar bir sayıklama. Dünya çamurlu bir su; oda, içine kapandığımız benliğimiz ve dev sazlık kamışı da.

Serdar POYRAZ
Etiketler: Yok Ekle / Düzenle Etiketler
Katogoriler
Katogorisiz

Yorum

Yukarı Çık