RSS Feed  Bak

M ü e l l i f...

Gurbetteki ÖĞRETMEN'E

Değerlendir
Yazan: , tarih : 04-06-2008 , 10:22 AM (543 bakış)






Kahramanlığa, fazilete ve onura selâm olsun. Selâm olsun yücelerden şiir gibi akıp gelen o zincire bir halka olanlara. Selâm olsun, kendisini kâinatın yitik hazinesine bir mirasçı sayanlara… Sâlihlere, iyilere ve dürüstlere selâmdan sonra… Ermiş olmaya ve kemalâtı yakalamaya selâmdan sonra... Aşka, fazilete ve cömertliğe selâmdan sonra… Şimdi bu nâmem sanadır. Hüznüm sana; ümidim dahi sanadır. Bilesin ki şimdi seni yaşıyorum varlığına dâir yazamadığım sözsüz, cümlesiz şiirimde. Bilesin ki şimdi seni merak ediyorum, bu harap, bu fersude yüreğimde.

Sen, ey yüreği aşkla, yüreği sevdayla ıtırlanan… Sen, ey esmer duyguları muradına yanık civan… Sen, ey varlığı semâvî nefeslerle efsunlanmış insan… Merak ediyorum… Merak ediyorum ki sen acep şimdi yeryüzünde hangi notalarla yürüyorsun? Akan suyu nasıl dinliyor, tamamlanan bir dolunaya nasıl bakıyor, yıldız yıldız semayı hangi ellerinle ve nasıl avuçluyorsun?

Gecenin bir vaktinde oturmuş seni tahayyül ediyorum. Destanların yazıldığı zaman öncesi zamanlara gidip sana dâir hayaller kuruyorum gecemin bu en bîtap deminde. Düşünüyorum ki alışık olmadığın çöl sıcaklığında, bir yanda bahçede teni kara, yüreği beyaz o güzel yavrularının başını okşarken, öbür yanda kavruk gözlerini kısıyor ve sapsarı ufuklara bakıyorsun. Bakıyorsun da imtihanlarını hatırlıyorsun ve bütün yaşadıklarına kimi hâlde “off” kimi hâlde “eyvallah” çekiyorsun. Manzaranı kuruyorum, zihnimde: Belki de Uzak Asyaların bir gurbet odasında gecenin bir vaktinde oturmuş ütüsüz pantolonuna, sıladaki yolunda gitmeyen uğraşlarına, ananın hastalıklarına ve bir de kim bilir kimi zaman seni anlamayan arkadaşlarına yanıyorsun. Bir romancı oluyor damarlarında dolanmaya çalışıyor, bir ressam kesiliyor fırçamı efkârına bandırıyor, bir müzisyen olup mızrabımı gurbetinin, yalnızlığının, anlaşılmamışlığının bamtelinde dolaştırıyorum. Ve acılar, müşkülâtlar, en çok da imtihanlar okuyorum. Okuyor da iliklerime kadar hayret kesiliyorum: Söyle, Allah aşkına… Sen takatini nerden alıyorsun? Söyle ki sen gücünü nerden devşiriyorsun? İnsanım, eksiğim, akıl sahibiyim… Şaşmadan, sormadan edemiyorum: Hani ya aynı kaynakları okuyoruz; hani ya aynı şeyleri dinliyoruz seninle… Peki, neden ben buradayım da sen orda? Nedir, sana benden öte fark katan? Okuduklarından, dinlediklerinden, bildiklerinden ne buluyorsun da öyle er oğlu er duruşunla baştan aşağı iyilik kesilip yeryüzünde bir kez daha yürürlüğe giriyorsun? Sevdan aşkına, sen imtihanlar yaşadığında nelere sığınıyorsun; nasıl oluyor da sabrediyor ve nasıl oluyor da her hâlinle çağların merkezine, her hâlinle zamanların ötesine öyle cengâverce yürüyüp gidiyorsun.

Ey uzak diyarların ayağına toprak olduğum kahramanı! Bil, yaşayan bir örnek olmanla sana hayranım. Bil ki, bugün özenmelerim, imrenmelerim, teveccühlerim ve ütopyalarım sanadır. Bil ki şu dem aşkı, cesareti, hamiyeti, fazileti, ahlâkı, adaleti, vefayı, zarafeti ve ille de sahaveti seninle kuruyorum. Düşünüyorum ki beşersin; düşünüyorum ki beşersiniz. Afrika’nın, Asya’nın ve uzak kıtaların herhangi bir şehrinde üç beş yağız yüreksiniz. A, benim kerem sahibi efendilerim…! Söyleyin, büyülendiğiniz Leylâ aşkına. Söyleyin, bir pervane olup da alazına yandığınız o ateşler adına… Söyleyin, bülbüllerin acısıyla bir çığlık kesildiği güller nâmına… Söyleyin ki siz insansınız, sizin de zaaflarınız olmalı, kimi yerlerde kimi demlerde takılmalısınız kupkuru çöllere, yabancısı olduğunuz dillere, birbirinizdeki insanî hâllere… Söyleyin a yiğitler; söyleyin yere düştüğünüzde nasıl ayağa kalkabiliyorsunuz? Nedir, sizi öyle sarsılmaz kılan? Nedir, sizi öyle dimdik ayakta durduran?

Hayır, biliyor ve bir kez daha söylüyorum: Kesindir ki imtihanlarınız var. Hayır, meşgalesi Yâr olanların ve bahtı hep öteye dönük duranların yerdekilerle pek işi olmaz; onu da biliyorum… Lâkin hâl bu ya… Kimi demde arkadaşınız çekilmezdir; kimi demde bırakıp sılaya gitmek gerekmektedir, kimi demde yaşadığınız diyarlar bilinmezdir. Ama nedir, size “Dönmek olmaz!” dedirten. Siz hiç meşakkat çekmez misiniz? İmtihan olmaz mısınız sahiden hiç biriniz? Neden, gidenler pek gelmez? Nasıl olur da semeresi hemen alınmayan bir idealden çark edenler pek görülmez? Nedir, gidenleri oralarda yaşatan? Nedir, sizi bu ideale böylesine inandıran? Bizden öte ne görüyor ve bizden öte ne biliyorsunuz da yazılmamış destanları öyle okuyabiliyorsunuz? Gittiğiniz yerlerde neyle büyüleniyor da, oralarda söz öncesi hâllerle, öylesine tamamlanıyorsunuz?

Ah, adını bilmediğim lâkin rüyasını rüyam bellediğim uzak diyârların bakışları semavî yiğidi! Bilesin diye söylüyorum: Geçen yıl sizden birisiyle -Ali’yle- kalıyorum. Ali, Karadeniz’in hırçın, taşkın dalgası; Ali, genç olmanın en mavisinden rüyası. Gün geldi, “Abi, dedi gidiyorum; vallahi neresi olursa olsun gidiyorum” Bilen biliyor ki sadece “Ahh…!” diye yutkundum. Ah, Ali sen de solladın geçtin. Beni kimlikler, sahte meşgaleler kuşattı; ama sen bir güvercin özgürlüğü kuşanarak yürüyüp gittin faziletlerin sonsuz semaviliklerine. Şimdi ardından düşünüyorum da: Aliciğim… Benim güzel Ali Hocam; bir sen varmış meğer senden içeri. Daha düne kadar kütüphanelerimiz birdi, münazaralarımız, tartışmalarımız birdi, neşelerimiz birdi. Şimdi ne oldu da sen Sibirya’da, evet tâ Sibirya’dayken ben hâlen burada ardından sahte ağıtlar yakarak kim bilir ne kimlikler kurmanın peşindeyim. Düşünüyorum da o aynı kitaplardan farklı ne okudun da babanın sana vaat ettiği sahildeki eve asla yerleşmemeye ahd eyledin? Kardeş, seninle birlikte de kaldık; birlikte kimi eksiklikler kimi zaaflar da yaşadık, ama neydin sen? İn miydin, cin miydin, yoksa birlikteyken fark etmediğim gökten inen bir melek miydin? Kerem miydin? Yoksa Ferhat sen miydin? Kasideler, neşideler hep sana mı yazıldı? Yoksa bütün mesneviler hep seni mi anlattı?

Ah, benim hilâl perçemli Ali Hocam! Sen aslında bütün gidenlersin ve yalnız sen değil, bütün gidenler bu yanık nâmemi dinlesin. Ey bakışları şiir olanlar; ben şimdi imtihanlar yaşadığımda burada, gidip büyükleri ziyaret edeceğim! Camilerden, türbelerden nefesleneceğim. Yeri gelecek felsefe deyip, edebiyat deyip de oyalanacağım. Kimi olacak; sergiler, müzeler gezeceğim. Kimi olacak, anamı babamı ziyaret edeceğim… Ve sonra…! Ve bütün bunlardan sonra, dönüp arsız arsız seninle aynı yolda, sizinle aynı meşgale içinde olduğumdan dem vuracağım. Peki, Allah aşkına; sen imtihanlara duçar olduğunda bir beşer olarak hangi vesilelere başvuracaksın? Ufkunu hazan bulutları sardığında gidip hangi ananın dizlerine yüreğini sunacaksın? Günler haftaları kovalarken sen hangi kitapevinde yayınlanan yeni bir şiir kitabıyla heyecanlanacaksın? Aylar yılları takip ederken sen hangi yeni bir dergiyi şair veya yazar dostlardan kimse var mı diye, meraklı gözlerle alelacele karıştıracaksın? O ruhsuz beton yığınları, ruhunu acıttığında sen hangi tarihî mekâna sığınacak ve hangi eserden asırlar üstü hatıralar devşireceksin? Başın dolandığında, ayağın yalpaladığında sen hangi medeniyeti, hangi sanatı görüp de idealine yeniden sarılacaksın. Ne olur de… De ki bilelim… Bilelim ki sen bir ömür boyu Ezân-ı Muhammedî’yi dişini dudağını yalayarak dinlemeden nasıl yaşayacaksın? Memleketin trenine, otobüsüne, çarşı esnafına, tatlı tatlı yol soran nuranî dedesine, incirine, pekmezine, kayısısına, helvasına, telâşlı şehirlerine, reyhan kokulu köylerine ve ille de bakışı sonsuz şairlerine hasretle bir ömür boyu nasıl dayanacaksın? Söyle ne olur, sen nasıl ayakta kalıyor ve nasıl ayakta kalacaksın?

Ey yürüyüşü heyecan efendim ve ey yürüyüşü gurbet efendilerim… İşte o yüzdendir ki hüznüm sana, hüznüm gurbetteki varlığınızadır. Izdırabım efkârına, ızdırabım katlandığına ve ızdırabım tatmadığınadır. Bil ki şu dem bir ana, bir kardeş şefkatiyle örtünerek, bu akşam yiyemediğine burkuluyor yüreğim. Bir beşerim işte, belli ki sevdanı anlayamıyorum ve ancak kendi değerlerimle gurbetine yanıyorum. Yanıyorum da bir sanatçı hissiyatı bürünerek bu akşam dinleyemediğin türkülere, dolaşamadığın o ferah mahur semailere, kaçırdığın kimi müstesna eserlere eriyor bu harap yüreğim. Ama biliyorum benim efendim; biliyorum ki sen tâ başından beri şair tabiatlısın. Biliyorum ki sen tarihe, estetiğe, türkülere, semailere, Süleymaniye’deki hafızların yanık seslerine, şadırvanların uşşak makamından lâhûti neşesine, güvercinlerin saba makamından derinden derine inlemelerine ve ille de kelimelerin rengi esmer şiirlere hepimizden çok ama çok sevdalısın. Ama yücelik bu ya, benim çelebi efendim! Sen zaten hepimizden bir fazla olduğun için sözsüzlüğün söz olduğu o şairce makamlardasın. Sen zaten çoğumuzdan öte yaşadığın için göklerle yerin buluştuğu mümince ufuklardasın. El-hak, iyilik senin hakkın, yücelik senin hakkın ve en çok da güzellikler senin hakkın.

A, benim şefkati âli efendim… Zaman öyle kayıt düşsün. Yeryüzü öyle bellesin. Sen ki faziletin, onurun ve cesaretin sevdadan âbidesisin. Sen ki zamanın imtihanla, acıyla, yalnızlıkla yazılan her nâmesi, altından destanısın. Sen ki Atlantis’in kayıp evlâtlarının ağıtlarından yazdıkları besteye dokunan sanatkârın o son mızrabısın. Şeref sensin… Haysiyet sensin… Fazilet sensin… Edep sen…
Sen, coşkunun ümitle şaha kalkması…
Sen, aşkın canlı bir destan diliyle yazılması…
Sen, arzın kararmış ufkuna ışığın, iyiliğin ve bilgeliğin yeniden ağarması…

Hüseyin BAYÇOL
Etiketler: Yok Ekle / Düzenle Etiketler
Katogoriler
Katogorisiz

Yorum

Yukarı Çık